AK üyeliğimizin askıya alınması mümkün mü?

 

Başlıkta siyasi gündemimizin ilk sıralarında yer alan AB ile müzakere sürecinin dondurulması     değil, kurucularından olduğumuz AK (Avrupa Konseyi) üyeliğimizin askıya alınmasından söz ediyor olmam size şaşırtıcı gelebilir kuşkusuz. Bunun nedeni, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB müzakere süreciyle ilgili olarak dile getirdiği “yıl sonuna kadar bekleyelim, sonra bu konuyu halkoyuna götürelim” önerisini gururuna yediremeyen Arianne Bonzon’un Slate.fr’de yayımlanan son yazısında Türkiye’ye “hak ettiği dersin” AB değil AK üzerinden verilmesini öneriyor olması.

 

Arianne Bonzon herhangi biri değil; on yıl Fransız-Alman kültür kanalı Arte’de İstanbul temsilciliği, eşi de Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış bir gazeteci. Gezi olaylarından sonra ılımlı bir Erdoğan ve AK Parti karşıtı olduğunu yazılarından anlamıştık. Ama darbe girişiminden bu yana şirazeyi giderek kaçırıyor. Bu halkı on yılda tanıyamamış olması büyük eksiklik. 15 Temmuz’un ciddiyetini anlamamakta ısrar eden ABD ve AB’ye duyduğumuz haklı isyanı kavrayamaması ise oldukça sorunlu. Nitekim yazısına attığı “Avrupa Türkiye karşısında güçsüz diyenleri dinlemeyin. Bu yanlış” (N’écoutez pas ceux qui disent que l'Europe est impuissante face à la Turquie, c'est faux) gibi sorunlu bir başlıkla Türkiye karşıtlığı çıtasını yükseltiyor. (http://www.slate.fr/story/128822/turquie-europe-impuissante-faux)    

 

Bonzon yazısına AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in “Türkiye gün geçtikçe Avrupa’dan uzaklaşıyor” sözüyle başlıyor. Ama kastettiği uzaklaşma halkımızın kendi değerlerini bir tarafa bırakan AB’ye ilgi ve güveninin azalması değil. Türkiye’nin Avrupa değerleri olan temel insan haklarını çiğnemesi ve sığınma hakkı gibi bir başka değere saygı göstermemesi. Bonzon’a göre, darbeye kalkışmış, başı dışarda kolları bürokrasimiz ve sivil toplumumuzun içindeki casus şebekesine (FETÖ) mensup oldukları gerekçesiyle yargılanan kişilere reva görülen muamele Avrupa değerleriyle bağdaşmıyor. Yargılanma kaygısıyla Türkiye’den kaçıp Avrupa’ya sığınanları “kapımızı çalan zulüm gören kişiler” olarak takdim ediyor.

 

Konuya böylesine çarpık bir açıdan yaklaşıldığında Bonzon ’la ve onun gibi düşünenlerle demokrasi tanımında uzlaşmak bile mümkün değil. Darbe girişimine fiilen katılmış olanların yanı sıra, aynı casus şebekesi içinde yer alan herkesin bürokrasiden temizlenmesi, ilerde yeni bir darbe girişimi veya çeşitli casusluk faaliyetlerinin önlenmesi için şart. Demokrasiye aykırı eylemlerin en başında askeri darbeler geldiğine göre, böyle düşünmek demokrasinin gereği.

 

Gel gör ki, askeri bir darbe girişimi yaşamadığı halde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesi uyarınca bir yıldır olağanüstü hal altında yaşayan ve gelecek yılki başkanlık ve milletvekili seçimlerine de bu şekilde girecek olan bir ülkenin vatandaşı gazeteci önce Fransa’yı eleştirmek gerekirken tüm hırsıyla Türkiye’ye yükleniyor. Öyle ki insan ister istemez, Türkiye’yi bürokrasi ve sivil toplum üzerinden işgal edenler sizin adamlarınız da casus şebekesinin gelecekteki eylemleri için sökülüp atılmasına karşı mı çıkıyorsunuz diye sorası geliyor. Bu soru, Türkiye’de yakalan Çek uyruklu PYD’li teröristlerin ABD ve Almanya’nın yanı sıra Fransa özel kuvvetlerinden de eğitim aldıklarını itiraf ettikleri göz önüne alındığında çok da uçuk değil kuşkusuz. 

 

Arianne Bonzon bir yazısında Fransa ve Türkiye’deki “olağanüstü hali” de karşılaştırmıştı. Birçok konuda benzerlikler görüldüğünü ama olağanüstü halde Türkiye’de yargı denetiminin Fransa’daki gibi etkin olmadığı, ayrıca Türkiye’de görevden almalar gibi sonuçları bu durum sona erdikten sonra da devam edecek uygulamalar yapıldığını vurgulamıştı. Türkiye’nin Fransa’dan farklı olarak terörle mücadele dışında ayrıca bir darbe girişimi yaşadığını yazısının ancak son cümlesinde geçiştirmişti. Tahmin olunacağı gibi, Türkiye’nin sadece Daesh’le değil, PKK başta olmak üzere başka terör örgütleriyle de mücadele ettiğini, FETÖ’nün de esas itibariyle bir casus şebekesi ve bizim açımızdan terör örgütü olduğunu vurgulamamıştı.

 

Bonzon 15 Temmuz’dan sonra yayımlanan bir başka yazısında Türkiye “demokrasi” dedikçe Avrupa’nın “demokratür” (sahte demokrasi) anladığı ve darbecileri bastırmak için aldığı önlemleri “aşırı ve orantısız” bulduğu ve bunun “sivil bir darbe ortamı yarattığı” görüşünü savunduğunu dile getirmişti. Bonzon o yazısında iki tarafın yaklaşımları arasındaki bu temel uzlaşmazlığa objektif bakar gibi görünürken, bugün artık iflah olmaz bir Erdoğan karşıtına dönüşmüş bulunuyor.

 

“Türkiye’yi Avrupa Konseyi’nde cezalandıralım” 

 

Arianne Bonzon ‘un bu yazısının özgünlüğü başlıkta belirttiğim gibi, Türkiye’nin emekleyen AB müzakere sürecine dokunulmamasını, buna karşılık kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi içinde sıkıştırılmasını önermesinden kaynaklanıyor. AB Dışişleri Bakanları’nın önceki günkü Brüksel toplantısında da dile getirildiği gibi, AB üyelik sürecinin Avusturya’nın önerdiği gibi dondurulması, Avrupa’nın Türkiye’yi etkileyebilme olanağını kaybetmesine yol açacağı gerekçesiyle, özellikle büyük AB ülkelerinin çıkarına uymuyor.

 

Bonzon, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB ile müzakere sürecini dondurmak için idam cezasını geri getirmesinin veya çağrıda bulunduğu gibi süreci referanduma götürmesinin yeterli olduğu görüşünde. Bu nedenle AB tarafının herhangi bir girişimde bulunmamasını ve inisiyatifin ve AB ile köprüleri atma sorumluluğunun Türkiye’ye bırakılmasını salık veriyor.

 

Bonzon, Türkiye’nin başından beri üyesi olduğu AK’nin ülkedeki imajının AB’ninkinin aksine iyi olduğunu ve Avrupa’nın Erdoğan’a karşı uygulamak istediği yaptırımları bu kuruluşa kaydırmasının bazı avantajları olacağını söylüyor. Bunlardan ilkinin baskıyı 27 üyeli AB’den 47 üyeli AK’ne yayarak cephe genişletmek, ikincisinin de öngörülen yaptırımı tarihi perspektife oturtmak olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda, Yunanistan’ın üyeliğinin Albaylar Cuntası döneminde askıya alınmış olduğu gibi, 12 Eylül Türkiye’sinin AKPM’ye katılımının engellenmiş bulunduğunu hatırlatıyor. Acı olan şu ki Bonzon bugün bu öneriyi darbeye boyun eğmemiş bir Türkiye için yapıyor. 

 

Fransız gazeteciye göre, yaptırımların AK çerçevesinde uygulanmasının bir avantajı daha var. O da AK üyeliğinin askıya alınmasının “otokratik bir spiral” içine girdiğini öne sürdüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etkilemese de hâlâ direnen demokratlara yönelik kuvvetli bir mesaj olacağı. Bonzon, bu mesajın milliyetçi-İslamcı ve Kemalist elitlerde de bir şok oluşturacağı görüşünde. Peki, bu parlak düşüncenin AK içinde hayata geçirilmesi ne kadar mümkün?  

 

AK Statüsü ’nün 8. maddesine göre “3. madde hükümlerini (hukukun üstünlüğü ilkesiyle yargı yetkisi içindeki herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanması ilkesi) ciddi biçimde çiğneyen herhangi bir Konsey üyesinin hakları Bakanlar Komitesi tarafından askıya alınabilir ya da üyelikten çekilmesi istenebilir.” 20. Maddenin 4. fıkrası uyarınca bu karar oy kullanan temsilcilerin üçte iki çoğunluğuyla alınabilir.

 

Aritmetik olarak mümkün görünüyorsa da Türkiye’nin halihazırda 3. madde hükümlerini ihlal ettiğini öne sürmek mantıklı değil. Bugüne kadar yapılanları AİHS’in “Olağanüstü Hallerde yükümlülükleri askıya alma” başlıklı 15. maddesine ve AK Statüsü ’nün yukarıda kayıtlı 3. maddesine aykırı bulmak kolay değil. Ama daha önce belirttiğim gibi, AİHS’in ölüm cezasını her koşulda yasaklayan 13 sayılı protokolüne aykırı bir düzenleme yapılmadığı takdirde.

 

Sonuç olarak, idam konusunda duygularımızın önüne aklımızı koyabilirsek, Bonzon’un artık insanı çileden çıkaran “evet, Türkiye artık Avrupa değerlerine uygun değil dememizin zamanı geldi” sözleri de havada kalır.  Böyle olması Bonzon’un tanımıyla “hâlâ direnen demokratlar” olarak en büyük dileğimiz elbette.