Ali Nesin: “Hep suçluyu düşündüm, hep ona üzüldüm”

“Ey yüreğimin onmaz acıları / Ey beynimin dinmez sancıları / Suç ne bende ne de sende / Suç seni karanlıklara gömenlerde / Ne de olsa yurttaşımsın / Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne / Bilmelisin bir yerin var canevimde” (Aziz Nesin’in ‘Sıvas Acısı’ adlı şiirinden)

Katliamın üstünden henüz bir gün geçmişti. Hürriyet’in “Sivas’ta Aziz Nesin isyanı” manşetiyle çıktığı gün Zaman gazetesinin baş sayfasında “Sivas’taki Müslümanlara yönelik provoke olaylara Aziz Nesin’in tahrik dolu konuşmasının baş sebep olduğu” yazıyordu. Ertesi gün toplanan parlamentoda Refah Partili Çankırı milletvekili İsmail Coşar, katliamın sorumluluğu hakkında “Aziz Nesin’dir, başkası değildir” derken, Sivas milletvekili Abdüllatif Şener’in kürsüden “özellikle belirtmek istediği nokta”, “olayların Aziz Nesin’e duyulan tepkinin bir neticesi” olduğuydu. Başbakan Tansu Çiller ise oteli saran vatandaşlara hiçbir zarar gelmediğini duyurmaktaydı.

1993 Temmuz’undan sonra doğan bebeklerin annelerinin dünyaya yeni bir insan getirme ümidine benzin dumanlarının kokusu sinmiş; bütün bir ülke, hafızasında derin ve kapanmayacak bir yara açan katliamı saatlerce endişe içinde seyretmişti.

35 insanımızı aramızdan alan Madımak Katliamı’nın üstünden tam 27 yıl geçti. Aziz Nesin örneğinde görüldüğü gibi birisine haksızca ve aşırı yüklenme söz konusu olduğunda linç kalabalıklarının büyümesi mümkün hale geldi. Alevilik açısından bir dönüm noktası yaşandı. Hiçbir mahkeme kararı yüreklere su serpmeye yetmedi. Madımak Katliamı’nın yarattığı acı dinmedi, yaranın izi silinmedi, Türkiye’nin alnına kapkara bir leke sürüldü.

Katliamın 27. yıldönümünde Madımak Oteli’nden kurtulan yazar Aziz Nesin’in matematik profesörü oğlu Ali Nesin ile söyleştik.

Katliamın ardından yapılan değerlendirmelerde, o gün Sivas’ta “derin devletin” gizli ellerinin bulunduğundan bahsediliyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Devletin herhangi bir düzeyde dahli olmadan bir linç örgütlenebileceğini düşünüyor musunuz?

Bu savı ortaya atan ilk kişilerden biri olduğumu sanıyorum, en azından dost toplantılarında. Arkada herhangi bir güç olmadan Türkiye’de bu tür katliamlar, ayaklanmalar, başkaldırılar mümkün olamaz gibi geliyor bana. Sonuç olarak binlerce yıllık bir birlikte yaşanmışlık, bir geçmiş var. Bu tür katliamlar olabiliyorsa, halkın daha eğitimsiz olduğu eski zamanlarda ve çok daha sık olmalıydı. Belki meczubun biri tek başına hareket ederek birini katledebilir, ki ona da inanmıyorum, ama olabilir diyelim. Böylesine geniş katılımlı bir ayaklanma destek almadan mümkün değildir benim görüşüme göre. Bu destek de ancak o zamanın derin devletinden gelebilir.

Bunun bir komplo teorisi değil, siyasi tarihimize ilişkin bir bilme biçimi olduğunu düşünüyorum. Kimi devlet görevlilerinin sorumluluğu olabilir, böyle bir örüntü olabilir; ama böylesi bir kötülük kendisini kullandırtacak yığınları kolaylıkla nasıl buluyor?

Güzel soru! Ama benden ziyade sosyologlara sorulması gereken bir soru. Bir aydının görevi bu insanlara düşman olmak değil, onları anlamak olmalıdır. Ezilenden yana olmalıyız, ezilen de çoğu zaman suç işleyen kişidir. Ezenlerin suçuyla ezilenlerin suçu arasında bir ayrım yapmalıyız. İyi insan olmak güç gerektirir. Güçlü olup da kötü olana acımam yoktur, ama güçsüz olup çaresizlikten, cehaletten, durumu idrak edememekten suçlu konumuna düşmüş birine üzülürüm. Demek ki suç işleyen çaresiz kişiden yana olmalıyız. Suçu savunalım filan dediğim sanılmasın sakın, tabii ki konumu, durumu, eğitim seviyesi, gerekçeleri ne olursa olsun, suçlu suçludur ve cezasını çekmelidir, ama suç işlediği için o kişiye üzülmeliyiz ve bu tür suçların işlenmemesi için gerekeni yapmalıyız. Bu da tabii ki suçluya bir sempati duymayı gerektirir. Çoğumuz için çok zor. Ben gençliğimden beri böyleydim, hep suçluyu düşündüm, hep ona üzüldüm. Mağdur edilene de üzüldüm tabii, ama o kolay olanı. Mağdura herkes üzülür, asıl marifet suçluya üzülmekte. Bir insan bence suç konusuna bu bakış açısıyla yaklaşmalı.

‘Korku insanları kötülüğe sevk eder’

Bilgece bir yanıt. Güçlü olup da kötü olanların bu gibi yasal olmayan faaliyetleri somut insanlar tarafından harekete geçirildi. Bu, o gün orada bulunan insanların bireysel sorumluluklarını devletin gölgesi altına saklamasının da mazereti olamaz mı?

Bir dakika! Ben kesinlikle Sivas olayının ardında derin devlet vardır demedim, muhtemelen dedim… Dolayısıyla hipotetik bir soru oldu. Ama bir önceki sorunuza cevabımı biraz daha açayım: Ben hiç tecavüz etmedim, hiç insan öldürmedim, hiç hırsızlık yapmadım, bundan sonra da yapmam. Niye ben yapmıyorum da başkası yapıyor? Ben Allah’ın sevgili kulu muyum ki ben suç işlemiyorum da başkası işliyor? Tabii ki koşullar insanı suça teşvik ediyor, kötülüğe sevk ediyor. Kötülüğün ana nedeninin de korku olduğunu düşünüyorum. Korku insanları kötülüğe sevk eder. Geleceğinden, yakınındakinden, devletten korkmayan insanın kötü olması için bir neden yoktur….

Bir yandan korkuyla hareket ettiler, ama diğer yandan ötekileri yok etme gibi bir tutkuları yok muydu? Örneğin, hiç unutamadığım bir görüntü var. Birisi otele tırmanmayı başarınca kitle bunu alkışlar ve ıslıklar eşliğinde, büyük bir coşkuyla tezahürat yaparak karşılıyordu.

Biz insanlar en çok kendimizden geçmeyi severiz. Korku filmine gitmişsindir, filmdir biliyorsun. Her şey film icabı, arkada kameralar var biliyorsun. Dekor, makyaj, müzik, ses, her şeyin kurmaca olduğunu biliyorsun; ama gene de korkuyorsun, çünkü kendinden geçmişsin ve bir türlü kendine gelemiyorsun, çünkü aslında kendine gelmek istemiyorsun. Ya da bir kitaba başladın, zamanın nasıl geçtiğini anlamadın, baktın sabah olmuş… Ya da maratoncuyu düşünelim, koşarken kimbilir ne kadar acı çekiyordur değil mi, çişini tutamayanlar var, organlar iflas ediyor… Ama hayır, maratoncu kendinden geçmiş, hipnotize olmuş. İnsanlar kendilerini pek sevmezler, sevilecek bir yanları da yoktur doğrusu, pek zavallıdırlar, ne de olsa ölümlüdürler, dolayısıyla kendilerini unutmak, bilinçlerini yitirmek, başka bir varlığa bürünmek isterler. Bu hepimizde vardır. En mutlu olduğumuz zamanları “zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım” cümlesiyle tasvir ederiz. İnsan biraz düşününce zamanın tadına varmak isteneceğini sanar; ama öyle olmuyor işte, tam tersi oluyor: Ne kadar az biz, o kadar mutluluk. O zavallı da öyle. Kendinden geçip mutlu olmuş.

Bir başka açıklaması daha var… İnsan pek aciz bir varlıktır. Tek başına bir hiçtir. Ölecektir. Ölmemek için bir inanca, bir ideolojiye, bir futbol takımına sarılır. Sarıldığı şey ne kadar absürtse o kadar sıkı sarılır, çünkü zaten aklından kaçmak istiyordur. Bu yüzden insanlar bir inanç uğruna hayatlarını feda edebilirler.

‘Kişiliğinden sıyrılıp bir güruh olmanın cazibesi vardır’

Haklarını teslim etmek lazım, o gün namazdan sonra doğru evine giden, kendinden geçmeyen insanlar da vardı. Belki onların korkusu da böyle bir infialin içinde yer almaktı. Neden kimse yangına bir kova su dökemedi? Bir linç kalabalığında “Ne yapıyorsunuz, yanıyor burası” demek sadece bir cesaret işi mi sahiden?

Evet!

Kimse “Yapmayın, etmeyin, başımıza bir iş açacaksınız” da demedi. Dedilerse de pek etkili olamadılar. “Hepimiz aynı şeyi yapıyorsak hiçbirimiz yargılanmayız” diye mi düşündüler acaba?

Yargılanma kısmının akıllarından geçtiğini sanmıyorum. ‘Toplum psikolojisi’ denen şey bu olmalı herhalde. Daha önce dediğim gibi, kendi kişiliğinden sıyrılıp bir güruh olmanın cazibesi vardır. O cazibeye kapıldılar. Hepimiz kapılabiliriz, belki o güruha değil de başka bir güruha. Geçmişte olmadı mı? Solcular çeşitli kliklere ayrılıp birbirlerini katletmediler mi?

Bundan kurtulmanın yolu öncelikle kendinin bir hiç olduğunu kabullenmektir. Bunu kabullenemeyenler, ki çoğunluk kabullenemez, belli koşullar bir araya geldiğinde bilinçlerini, akıllarını, kişiliklerini, benliklerini kaybederler. Düşünsene, sadece sen değil, çocukların da yok olacak, sadece soyun sopun değil, insanlık da yok olacak. Bunu kabullenip bu bahtsızlığa bir ilaç bulmak gerekiyor.

Belki de bu nedenle, yanınızdakiler tasvip etmediğiniz bir şey yaptığında, bir sınırı ihlal ettiğinde “Acaba benim sözüm, duruşum yanımdakini nasıl etkiledi, onu ne kadar kışkırttı, bunda benim payım nedir?” diye sürekli düşünmek gerekiyor.

Sadece bunu değil sürekli her şeyi düşünmek gerekiyor. Çok zor. İnsan doğanın bir parçası. Doğada “en az enerji harcama” yasası vardır ve bu yasa insan için de geçerlidir. İnsan, en doğal haliyle en az enerjiyle yaşamak ister. Durduk yere düşünmek de enerji gerektirir, çaba gerektirir. Kendimiz için bir tehlike olmadığında pek düşünmeyiz. Hele ait olduğumuz toplumdaki varlığımızı sorgulayacak düşüncelerden özellikle kaçınırız, yukarıda söz ettiğim nedenlerden dolayı.

Bir çocuk mesela başkalarından farklı olmak istemez, anne babasının diğer anne babalara benzemesini ister. Herkes gibi olmak onun için güven ve huzur demektir. Çocuk huzur ister çünkü çocuk olmak zordur, hayat anlamadığı şeylerle doludur, o anlamadığı şeylerden kaçmak ister. Her türlü farklılık onu düşünmeye tetikleyecektir. Yetişkinler de çocuklardan farklı değildir.

‘Kimse çıkıp af dilemedi, pişman olmadı’

Aradan tam 27 yıl geçti. O yığının içinden pişmanlığını bildirip sizden veya gıyabında Aziz Nesin’den bir özür dileyen, affınızı isteyen oldu mu?

Bildiğim kadarıyla olmadı. Sadece bazı Sıvaslılar “Sıvaslıyım ama onlardan değilim” diye Sıvaslı olduklarından dolayı bir nevi özür diledi. Bu arada babamın çok güzel bir Sıvas Acısı şiiri vardır. (Babam Sivas değil, Sıvas yazardı.)

“Sivas mağduru” olan, yani ceza yatanlarla görüşen bir avukat arkadaşıyla konuşmuş bir yakınım. 9-10 kişiyle görüştüğünü, kimsenin de pişman olduğunu belirtmediğini söylemiş. Bunlar zaten olayda bir sorumlulukları olduğuna inanmayan insanlar. Sağdan soldan toplanmış, “Aziz Nesin ölse sevinirdim; ama benim olaylarda bir katkım yok” diyenler. Birinin verdiği eşgalle alınan, birahanede içerken din davasına çağrılan, bildirilerden haberi olmayan, “jandarma çekilmeseydi” filan diyen adamlar.

“Yakmak yanlış, eylemimiz yok” diyenler pişmanlıktan çok mağduriyet duyuyor anladığım kadarıyla. Tabii, İslam uğruna hareket ettiklerine de inanıyorlar. Pişmanım demeleri de, neden gittim diye hayıflanmamaları da zor.

Bugün birisi çıkıp hatasını anlayıp özür dilese ne yanıt verirsiniz? Onu affeder misiniz?

Ben onları affedecek konumda değilim, ama onlara evet derim.

Katliamın sanıklarından birisi (Ahmet Turan Kılıç) cezalandırıldıktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Bazı gazeteler ona yapılanı bir zulüm gibi gösterdi. Dosyasına hakim değilim, ama medyada “kendi halinde, yaşlı ve tonton dede” şeklinde resmedildiğini gördüm. Yaratılan bu imaj, o gün orada bulunan insanların bir sorumluluk üstlenmelerinin önünde bir engel değil mi?

Aradan 27 yıl geçti. Ahmet Turan Kılıç o zamandan bu zamana olumlu değişmiştir diye düşünüyorum. Müebbet hapsin 20 yılla sınırlı olması gerektiğini düşünüyorum, 20 yıl bir kuşak demektir aşağı yukarı ve cezalandırılan kişi artık aynı kişi değildir. Ama Cumhurbaşkanı’nın affetmesi bambaşka bir olay. Bunun tasvip edilecek bir yanı yok.

‘Babamın öldüğünü sandım, kimse telefonuma çıkmadı’

Döneminin siyasetçileri ve medya çok kötü bir sınav verdiler. Katliamdan sanki babanız sorumluymuş gibi yansıttılar. Siz bundan nasıl etkilendiniz? Aziz Nesin ile olaydan kaç gün sonra görüştünüz? O an neler hissettiniz?

Olaylar olduğunda ben Amerika’daydım, daha önce gelecektim Türkiye’ye, ama bir işim çıktığından ertelemek zorunda kaldım. Olaylardan üç gün sonra geldim diye anımsıyorum, ama daha önce babamla telefonda konuştum.

O zamanlar internet sadece haberleşme amacıyla kullanılıyordu, haber siteleri filan yoktu. Birçok tanıdığımdan “Başın sağolsun” mesajları aldım. Babamın öldüğünü sandım. Türkiye’de gece geç vakitti, sabaha karşı 2-3 suları olabilir. Annemi aradım açmadı. Tanıdığım arkadaşlarımı aradım, kimse açmadı. Çok çok eski bir telefon defterim vardı, o defterdeki insanları teker teker aradım. Kimse konuşmak istemedi, bir kısmı telefonu yüzüme kapadı. Ama en çok, çok sevdiğim bir arkadaşıma üzüldüm. Babası ressamdı. Ablası açtı telefonu. Bilgi vermek istemedi. Sonra ahizeyi annesine verdi. Annesi de konuşmayı kısa kesti. Yani korku o dereceydi.

‘Babam kişisel olarak yaşadıklarını hiç anlatmadı’

Neden çıkmadılar telefonlarınıza, neden korkuyorlardı? Sorumluluk aydınlar arasında da mı babanıza yıkılıyordu?

Telefonlarının dinlendiğini, şeriatın ülkeyi ele geçireceğini düşünüyorlardı.

Nasıl yani? Aziz Nesin’e yönelen haksız tepkileri aydınlar mı sürdürdü?

Tabii ki, hemen her köşe yazarı babamı eleştirdi. Bir, babam lince neden olabilecek bir şey söylememişti. İki, lince kalkışanlar babamı dinlememişlerdi. Üç, tüm hazırlıklar günler öncesinden yapılmıştı. Dört, lincin geçerli bir nedeni olamaz. Tabii tüm bu eleştirilerin altında yatan şeriat korkusuydu. Yarın öbür gün şeriat geldiğinde öbür tarafa hoş görünme çabasıydı. Babamı öldüren Sıvas değildir, o zamanın aydınlarının tepkisi ve tavrıdır.

Aziz Bey sonraları bu konuyu sizinle konuştu mu? Duygularını anlatır mıydı?

Ölenlere üzüldüğü kadar tepkilere de çok üzüldü. Dışarıda hiç belli etmedi, aslan gibi kükredi, ama için için çok üzüldüğünü ben biliyorum.

Babam tuhaf bir insandı, kişisel hayatı sanki hiç yoktu, olayları hep toplumsal olarak değerlendirirdi. Olayları hiç konuşmadık, kişisel olarak yaşadıklarını hiç anlatmadı.

Aziz Nesin’in 1995 yılında yayımlanan “Sıvas Acısı” şiiri:

Ben tanırım

Bu bulut bizim oranın bulutu

Hemşeriyiz ne de olsa

Benim için kalkmış ta Sıvas’tan gelmiş

Yurdumun bulutu

Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim

Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı

Hemşerimiz ne de olsa

Benim için kopup gelmiş yayladan

Yurdumun rüzgârı

Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım

Bu acı bizim ora işi hançer acısı

Bir ülkedeniz ne de olsa

Aynı dili konuşsak da

Anlamayız birbirimizi

Hançerin nakışı

Tanıdım acısından Sıvas işi

Ben duyarım duyumsarım

Bizim oranın sızısı bu

Binip kara bir buluta Sıvas ilinden

Sıvas rüzgârında uçup gelmiş

Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları

Ey beynimin dinmez sancıları

Suç ne bende ne de sende

Suç seni karanlıklara gömenlerde

Ne de olsa yurttaşımsın

Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne

Bilmelisin bir yerin var canevimde

Önceki İçerikOtel oteli
Sonraki İçerikDünyada son durum: Koronavirüs’te 200 bin vaka sınırı da aşıldı