Ama kafamız nası güzel… (Cesur Yeni Dünya üzerine)*

Amacım Cesur Yeni Dünya dizisi için eleştiri ya da yorum yazısı yazmak değil. Diziyi seyrederken kendi kendime sorduğum soruları soracağım size. Biraz da siz dertlenin.

NBC’nin yeni çevrimiçi platformu Peacock, Cesur Yeni Dünya’nın (Brave New World) dizi uyarlamasını yayınladı.

Seyrederken düşüncelerimin arka planında hep bu cümle döngüdeydi;

“ama kafamız nası güzel…”

Hatırlarsınız, eğlenceli bir Youtube röportajıyla bu cümleyi hayatımıza sokan kardeşimiz kullandığı “şey”in ne kadar kaliteli olduğunu anlatıyordu.

İnsan neden uyuşturucu kullanır? Acıyı dindirmek için mi yoksa eğlenmek için mi?

Uyuşturucu kullanımı epey karışık mesele, bu yazıyı yazma sebebim.

Amacım Cesur Yeni Dünya dizisi için eleştiri ya da yorum yazısı yazmak değil. Diziyi seyrederken kendi kendime sorduğum soruları soracağım size. Biraz da siz dertlenin.

Blade Runner, Matrix, Black Mirror, West World, Years And Years ve daha nice şahane distopik eserin kaynağı Brave New World romanının diziye uyarlanması çok heyecanlandırdı beni. Rap/arabesk ve utanmaz bir tonlamayla ‘mekanın sahibi geldi’ dedim kendi kendime. Aldous Huxley 1932’de yayınlamış romanı. Bugünden 88 yıl önce. Hayranı olduğum bir hayal gücü. Geçen bir arkadaşıma Spinoza’yı çok merak ettiğimi, yazdığı her şeyi okumak istediğimi söyledim. ‘Spinoza ile ilgili yazılmış bir kaç kitap biliyorum tavsiye edebilirim’ dedi. Abi neden gerçek kaynak dururken yorumları okuyayım önce? Tıpkı bunun gibi işte, Aldous Huxley’in romanını okumadan distopya edebiyatı ve sineması üzerine ahkam kesilir mi? Hadi kitap okumuyoruz artık dizisi de var yani, müthiş. Matrix’ten konuşacaksınız mesela ama Cesur Yeni Dünya’dan haberiniz yok, üzgünüm muhatap olmam.

Distopya kavramını anlamak için Ütopya’yı bilmek gerekiyor sanırım. Yunanca “ou” yok/olmayan, “eu” mükemmel olan, “topos” yer/toprak/ülke kelimelerinden türemiş, kısaca “aslında olmayan mükemmel ülke” diye çeviriyoruz Ütopyayı. Antitezi de Distopya. Gerçi “Dys” (dis) kötü, hastalıklı, anormal manasına da geliyormuş Yunancada. Böyle bir okumayla tek başına bir kavram olarak hastalıklı, kötü ülke diye de okunabilir. Ve bazı Filozoflar bu ikisinin karşıt kavramlar değil ayrı kavramlar olduğunu tartışıyorlarmış ama bırakalım, soruşturmak onların işi zaten.

Aldous Huxley kitabın ismini Shakespeare’in bir eserinden almış. Ama üstadın zamanında “brave” kelimesi “güzel” manasında kullanılırmış. Aslında Huxley’in kitabını eski İngilizceden çevirirsek “Güzel Yeni Dünya” dememiz gerekiyor.

(size de oluyor mu, bazı gereksiz bilgiler neden iyi hissettiriyor acaba).

Romandan uzun uzun bahsetmeden kısa bir alıntı yapacağım, çağımızın bence en iyi tarih anlatıcılarından Yuval Noah Harari’nin “21. yy. için 21 ders” kitabının ‘Bilimkurgu’ bölümünden;

“Neredeyse yüzyıl önce yazılmış olsa da her geçen yıl daha da isabetli hale geliyor. Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’yı 1931 yılında, komünizm ve faşizm Rusya’da ve İtalya’da iyice yerleşmişken, Nazizm Almanya’da yükselişe geçmişken, Japonya Çin’i fethetmeye atılırken ve Büyük Buhran tüm dünyayı tutsak etmişken kaleme almış. Ama Huxley tüm bu karanlık bulutların ötesini görüp hiçbir savaşın, kıtlığın ya da salgın hastalığın yaşanmadığı, aralıksız bir huzurun, bolluğun ve sağlığın hüküm sürdüğü bir dünya kurgulamayı başarmış. Bu dünya insanların dilediğince takıldığı bir tüketici dünyası; seks ve uyuşturucu gırla gidiyor ve en yüce değer mutluluk. Kitabın temelinde insanların biyokimyasal algoritmalar olduğu, bilimin insan algoritmasına hakim olabileceği ve teknolojiyle bunun yönlendirilebileceği varsayımı yatıyor.”

Kısa bir internet gezintisiyle kitabın etrafında devam eden “bir ütopya mı anlatıyor yoksa bir distopya mı?” tartışmasına katılabilirsiniz. Bence bu tartışmayı sonlandıran cümle şu; içindeysen ütopya, dışındaysan distopya. Çünkü içindeysen kafan çok güzel. Dışındaysan sana Soma vermezler.

Kitaptaki karakterlerin isimlerini koyarken de çeşitli oyunlar yapmış Huxley. Diziyi izler Mustafa’yı görürseniz merak eder araştırırsınız.

Evet Soma dedik ve diziye geçtik. Bütün Yeni Londra vatandaşları Soma denen küçük haplardan yutuyor mütemadiyen. Renk renk Soma hapları hayatın içinde sürekli. Karşılaştığınız herkes size seviyelerinizi soruyor. Bizim “naber? nasılsın?” dediğimiz gibi. Yani duygusal durumun nasıl, iyi misin? Seviyelerin yüksekse hemen Soma ikram ediliyor karşılıklı. Endişe, korku, anksiyeteden eser yok. Herkes aşırı sağlıklı, aşırı mutlu. Yoksulluk bitmiş. Savaş yok. Bütün ırklar eşit olmuş. Ama öte yandan birçok değerin yerinde yeller esiyor. Kültürel çeşitlilik yok mesela. Sanat edebiyat felsefe yok. Ve en önemlisi Huxley’in kurmacasına göre İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmamışlar, ortada aile diye bir kurum da yok. Şaka yaptım ama komik değil. Neyse bütün aşırı duygular kontrol altında. Ama kafalar nasıl güzel. Ülkenin sloganı biraz +18; “Herkes Herkese Aittir”. Yani biraz ahlaksızlık almış başını yürümüş diyebiliriz. Kimse tek eşli değil. En önemli kayıp galiba bu, insanlar arasında Aşk yok.

Derken benim sorular başlıyor. Çünkü şehre “vahşi” John giriş yapıyor. İşte seyirci olarak özdeşlik kurabileceğimiz karakterimiz geldi. Fakat ben kuramadım bu özdeşliği. Çünkü dışarıdan gelen ve hiç Soma kullanmamış, uyuşturulmamış yani kafası güzel olmamış John bana pek benzemiyordu. Ben kesinlikle içeride sisteme tamamen uyum sağlamış kafası güzel karakterlere benziyorum? Uyuşturucu kullanmıyorum yanlış anlamayın. Tekrara düşmek gibi gelebilir size belki, bunlar çok sık yazılan, çizilen, anlatılan şeyler gibi bir taraftan. Ama ben biraz duvara tosladım ana karakterle özdeşlik kuramayınca.

Sabah uyanıp gözlerimi açtığımda Twitter’a bakıyorum, hemen arkasından İnstagram’da geziniyorum. Sonra kalkıp salondaki ekranda Youtube’u açıyorum ve yeni nesil medyada haberlere bakıyorum. Bu arada işlerle ilgili mailleri kontrol ediyorum ve Whatsapp’tan mesajlar gelmişse cevaplıyorum.

(Peki siz de laptopunuzdaki kamerayı kapatanlardan mısınız bantla? Abi delirdiniz mi elimizdeki telefonun ön kamerasını kullanım iznini uygulamaları daha indirirken verdik zaten? Genç bir Fransız ısrarla Tinder’dan kişisel bilgilerini istemiş duydunuz mu? Yaklaşık 6 aylık bir mail trafiğinden sonra Tinder kadına kişisel belgelerini kağıda basıp yolladı. Normal bir tinder kullanıcısından bahsediyoruz. Bir kullanıcının ne kadar verisini topluyor olabilir böyle bir uygulama? Sıkı durun; tam 800 sayfa.)

İşlerimi halledip akşamı edince de dizilere filmlere düşüyorum. Bütün bunları sanki arkadaşlarıma ya da yakınlarıma anlatabilmek için yapıyormuşum gibi geliyor. Uyuşturucu kullanmak gibi bir şey değil mi bu şimdi?

Çoğaltalım mı meşrebinize uygun olanları seçin;

Futbol, Tiktok, Survivor, Twitch, Pubg, Siyaset, Edebiyat, Sanat, İnanç…

Gerçekten bir ruhumuz var mı? Yoksa kastettiğimiz şey zihin mi? Zihin tam olarak bedenimizin neresinde? Sadece beynimizde olamaz çünkü sindirim sistemimizde de nöronlar bulundu, hatta yakın zamanda kalbimizde de nöron yumakları olabileceğini okudum.

Bedenimize takılacak implantlar bizi neye dönüştürecek? Hazırız sanki implantlara?

Mutlu olmak mı amacımız yoksa özgür olmak mı? Mutluluk ve özgürlük aynı anda olabilir mi?

Evet dizinin kahramanı John, ama bir “vahşi” ile nasıl özdeşleşebilirim ki?

Domates nasıl ekilir bileniniz var mı?

_________________

(*) 1973 Kadıköy doğumlu.

Film Yapımcısı.

İstanbul Üniversitesinde uzaktan Felsefe okuyor ama alttan dersleri var.

Önceki İçerikBelarus’un uzun seçim gecesi: ‘Zaferimizi çaldılar’
Sonraki İçerikLübnanlılar da mı vatan haini?