Araçsallaşmış şiddet

Hasan Bozkurt

Şiddet, modernite öncesi toplumlarda olduğu biçimiyle olmasa da, iktidarı ele geçirme ve kullanmada kolay vazgeçilmeyen bir yöntem olmaya devam ediyor. İnsan bilinci dış gerçekliği o an varolan haliyle ve o anki hal üzerinden çözümlemelerle tanımlamaya çalıştığından, o “an”a nasıl gelindiği üzerinde çok da düşünmeyebiliyor. Böyle olunca da özellikle Müslüman dünyada yaygın olan şiddet eylemleri, sadece bu dünyaya aitmiş ve “modernleşmiş” dünya aşırı derecede olumlanarak bu şiddet uygulamalarının kategorik olarak dışındaymış gibi düşünülüyor. Modern dünyanın bu yöntemleri bir kaç istisna dışında dışladığı, özellikle Avrupa Birliği süreciyle ve son Batı diktatörlüklerinin de yıkılmasıyla, elle tutulur bir gerçek. Bununla birlikte, yine aynı merkezlerin dünyanın farklı noktalarında yaşanan şiddet karşısındaki tavırları ise sadece taktiksel hale gelerek,  uluslararası ilişkilerin bir unsuru olarak kullanılmakta. Amerika ise bu şiddeti kendine biçtiği “dünya devleti” ya da “devletler üstü bir devlet” misyonu çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışıyor.  Bölgemizde yaşanan tüm şiddet eylemlerinin bir tarafında, muhakkak bu modern dünya temsilcilerinin de içinde bulunduğu çıkar hesaplarının vebali bulunmakta.  

 

Yukarıdaki analizde Doğu ile Batı arasında nereye oturtulacağı konusunda tam da net bir karar verilemeyen ülkemizin başkentinde, 10 Ekim 2015 tarihinde bir miting sırasında, gözünü bile kırpmadan kendisiyle birlikte yüze yakın insanın ölümüne neden olan canlı bomba eylemi, şiddetin araçsallaşması durumunda karşılaşabileceğimiz felâketleri bize tekrar hatırlattı.  7 Haziran sonrası tekrar başlayan çatışmalardaki ölümlerden ve hattâ Suruç patlamasından bile farklı olarak, çok daha içimize yerleştirilmiş bir bombaydı bu. Şiddet bir kez daha bir satranç tahtasında sonradan yapılacak hamlelere meşruluk kazandırmak ya da karşı tarafça yapılan hamleleri bertaraf etmek için kullanıldı.  Şiddetle birlikte “şiddet karşıtlığı”nın da araçsallaşması, HDP nin ilk açıklamada tamamen devleti suçlayan bir dil kullanmasına yansıdı. Oysa aynı şiddet karşıtlığı PKK’nın açıktan yaptığı ve kabul edilemez eylemlerde bile daha dikkatli, yumuşak bir üslupla değerlendirilirken, sadece yeterli önlemler alınmadığı için bu kadar ağır bir dil kullanılması, açıklamadaki samimiyetsizliği göstermektedir (burada tüm ihmallerin araştırılması ve sorumluların cezalandırılması gerekliliğini değil,  bu açıklamayı yapanların samimiyetini sorguluyoruz).

 

Bu samimiyetsiz araçsallaştırma toplumun tüm kesimlerinde farklı şekillerde bulunmakla birlikte, özellikle ana akım medyada son dönemde çok meşru hale getirilmeye çalışılan “sol” şiddet sempatisi, anti-Erdoğan hamleleri mümkün kılacak bir zemine dönüştürülmek isteniyor. Bir dönem aynı medya tarafından yerden yere vurulan sol grupların, sempatizanından militanına kadar bütün kadroları, sosyolojik ya da ekonomi politik çözümlemelerini, Marks’ın Engels’in metinleri yerine ana akım medya temsilcilerinin “orantısız zekâ” dolu 140 karakterli cümleleri üzerinden yapıyor. Tek amaç belirlenmiş, AKP iktidarından kurtulmak. Bunun için de şiddeti parti programlarına bile yazmış arkaik sol grupların “barışseverliği” dahil her şey kullanılabiliyor.

 

Bu durum Türkiye gibi bir ülkede siyasal iktidarı almak isteyen ve alan her partinin karşılaşabileceği türden karmaşık ilişkilerin kullanılmasında hiç bir sakınca olmadığını gösteriyor ve bu zaten beklenen bir şey. Burada ülkeyi daha iyi bir yere taşıyacak olan tavır ise, bu durum karşısında takınılacak tutum tarafından belirlenecek. Yani karşıda böyle bir işbirliği var diye başka bir savaş dili mi benimsenecek; asgari bir hakkaniyet tanınmadan araçsallaştırılan şiddetin karşısına, gene araçsallaşmış bir “kuşatıldık, gün kılıçları daha keskin bileylemenin günüdür” diliyle çıkılarak alan savunması mı yapılacak; yoksa sırf geçmişin ve bugünün verileri değil, geleceğin tasavvuru da toplumun önüne sunularak, bu dilden ve yarattığı sosyolojik kırılmalardan bizi kurtaracak yeni bir dil mi oluşturulacak? Bunlar ülkeyi yönetenlerin büyük oranda elinde olan tercihler ve bu tercihin doğru yönde kullanılması için en büyük görev, ülke siyasetini daha uzun bir süre temel belirleyicisi olan muhafazakar demokratlar ile onların partisi olan AKP’ye düşüyor. 

Önceki İçerikLübnan ve Türkiye mukayesesi
Sonraki İçerikUyaran ve tepki