Ayrılıkçılığa karşı anayasal güvence ve CHP’nin konuya bakışı

Yıllardır ayrılıkçılığa ve ayrılıkçı teröre karşı en önemli güvencenin demokratik bir anayasa olduğunu İspanya örneği üzerinden ortaya koyuyorum. Türkiye’de Kürt sorununun şiddet boyutuyla birlikte çözümü konusunda göreli bir iyileşme oldu, bazı adımlar atıldı atılmasına ama hâlâ bu konulara arkaik bir optikten bakan ve küçümsenemeyecek ölçüde oy da alan önemli siyasi partiler var.Bu partilerden biri ana muhalefeti temsil ediyor ne yazık ki. Kendini sosyal-demokrat olarak takdim ettiği için de gerçek sosyal demokrat partilerin gelişmesine ve güç kazanmasına engel oluyor. Sosyal demokrat partiler dünyada, örneğin İspanya’da olduğu gibi, etnik ve kültürel sorunların çözümünde ve ülkelerin demokratikleşmesinde lokomotif rolü oynarken, CHP yeni anayasa konusunda olsun, terörün sonlandırılması sürecinde olsun, muhafazakâr demokrat bir partinin gerisinde kalıyor. Kendine çeki düzen vereceğine, sosyal demokrat bir partiye dönüşeceğine veya olmuyorsa bu iddiasından vazgeçerek sosyal demokrat partilerin önünü açacağına, içinde bulunduğumuz yüzyıla yakışmayan bir siyasi felsefesi olan 82 anayasasını, ilk üç maddesini aynen korumak suretiyle suni teneffüsle yaşatmaya çalışıyor.Geçen yazımda, yerel seçimlerde önümüze AK Parti iktidarına alternatif olarak MHP ile birlikteliğini koyan CHP’nin ve aşırı milliyetçi ortağının yeni anayasada Kürt sorununun çözümüne ya da çözümsüzlüğüne ilişkin anayasa önerilerini ve iktidar partisinin başlattığı çözüm süreciyle ilgili yaklaşımlarını aktarmıştım. Kendisini değiştirmeden, ortak düşmana karşı aşırı sağla ve devlet içindeki vesayet odaklarıyla ittifak kurmakla seçim kazanacağını sanan bu partinin mesela İspanya’da neler olup bittiğini bugüne kadar doğru dürüst tahlil etmesi gerekmiyor muydu?1978 anayasasının ayrılıkçılığa ilişkin yaklaşımıİspanya’da Franco diktatörlüğünden hemen sonra başlayan ve kısa sürede demokratik bir anayasayla taçlanan demokratikleşme süreci, Türkiye’de 35 yıl gibi uzun bir süre sonra dahi hedefine (yeni anayasa) varabilmiş değil. Üstelik Türkiye, demokrasi ölçütlerini belirleyen uluslararası kuruluşların başında gelen Avrupa Konseyi’ne (AK) İspanya’dan yaklaşık 30 yıl önce üye (kurucu) olduğu halde.AK’nin demokrasi ölçütlerine göre, ayrılıkçılık gibi toplumun önemli bir kesimini rahatsız edecek kadar aykırı fikirlerin şiddet içermemek kaydıyla ifade edilmesinin ve siyasi parti olarak örgütlenmesinin serbest olması gerekiyor. İspanya, 1978 anayasasıyla, ETA’nın terör eylemlerini tırmandırdığı bir dönemde bu ölçütü benimserken, Türkiye daha hâlâ anayasal ve yasal düzenlemeleriyle buna birebir uyum sağlayabilmiş değil.Ayrılıkçılığın serbestçe ifadesi ve partileşmesi, bu fikriyatın iktidar olacağı, hatta anayasayı değiştirecek nitelikli çoğunluğa ulaşacağı, dolayısıyla ülkenin bölüneceği anlamına gelmiyor. Ya bugün imkânsız görünen yarın mümkün olursa kaygısı ise, böylesine geniş bir çoğunluğun -beşte üç ya da üçte iki- oluşması halinde anlamsız kalıyor.Kaldı ki İspanya gibi ayrılıkçı terörün tehdidindeki bir ülkenin her düşüncenin yasal siyasi yollardan ifadesinin ve iktidara gelmesi halinde gerçekleşmesinin mümkün olduğunu kanıtlayarak, silahlı mücadeleyi mazur göstermeye çalışanların elinden bu silahı alması önem taşıyordu. Uzunca bir mücadele gerektirmiş olsa da sonunda ETA’nın silah bırakmasında –sadece polisiye önlemlerin değil- yasal siyaset alanının şiddet içermeyen her düşünceye ve politikaya açık olmasının da rolü oldu. O bakımdan demokrasinin, demokratik bir anayasanın, ayrılıkçılıkla ve ayrılıkçı terörle mücadelede en etkin silahlardan biri olduğunu kabul etmek gerekir.Türkiye’de PKK’nın uzunca bir süredir ETA’dan farklı olarak ayrılıkçılığı savunmadığı ve İspanya’nın özerklikler sistemine dayalı 78 anayasasını idealize ettiği görülüyor. İspanya’da ETA’nın bağımsızlık yolunu kapattığı gerekçesiyle baştan beri reddettiği bir anayasayı bugün Türkiye’ye örnek gösteren bir örgüte silah bıraktırmak çok daha kolaydır elbette. Çünkü İspanya’da Bask Ülkesi ve Katalunya özerk parlamentolarında bugün bağımsızlık yanlısı salt çoğunluklar oluşmuşken, Türkiye’de böyle bir olasılık yoktur. Peki, İspanyol anayasasına benzer bir anayasa –ki yerelleşmeyi aynı düzeye çıkarmak bile şart değil- Türkiye’nin bölünmesine yol açar mı?CHP ve aşırı milliyetçi ortağı bu soruyu olumlu yanıtlıyor ve bu çerçevede propaganda yaparak oy alıyor. Bunun doğru cevap olmadığını ortaya koymak için demokratik bir ülke olan İspanya’da neler olup bittiğine bakmakta yarar var.Ayrılıkçılığa anayasa engeli Bu konuyu gündeme getirmemin nedeni, önceki gün Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylama. İspanya bir süredir Katalan sorunu ile baş etmeye çalışıyor. Konuyla ilgili yazılarımı takip edenler, ayrılıkçılığın şiddet boyutu ön plana çıkmamış olan Katalunya’da ılımlı milliyetçi iktidar partisi CİU’nun ekonomik krizle birlikte kendi geleceğini belirleme hakkına dayalı bir referandum temelinde bağımsızlık politikası izlemeye başladığını ve bu politika değişikliği sonucu bağımsızlık yanlılarının seçimlerde özerk parlamentoda (Parlament) salt çoğunluğa ulaştığını hatırlayacaklar.İspanyol anayasası, ana dilin ikinci resmi dil olarak tanınması dâhil birçok hak tanıdığı özerk yönetimlere siyasi konularda referandum düzenleme yetkisi vermiyor. O bakımdan özerk yönetimlerin bu yetkiyi merkezi hükümet ya da Temsilciler Meclisi’nden talep etmesi şart; işte önceki günkü oylama geçen yıl egemenlik bildirisi yayımlayan Parlament’in referandum izni talebiyle ilgiliydi. Bu talep 350 sandalyeli Meclis’te 47’ye karşı 299 oyla reddedildi. Ana muhalefet partisi Sosyalist İşçi Partisi PSOE salt çoğunluğa sahip iktidar partisi PP ile birlikte hareket ederek bu ezici çoğunluğun oluşmasına katkıda bulundu.Başbakan Mariano Rajoy, Temsilciler Meclisi’ndeki konuşmasında, talebin özünü oluşturan kendi geleceğini belirleme hakkının anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek, bağımsızlık talep eden siyasi partilerin bunun için öncelikle anayasada değişiklik önerisinde bulunmaları gerektiğini vurguladı. Ancak kendi kaderini belirleme referandumunu mümkün kılan anayasa değişikliğinin aynı çoğunlukça reddedileceği aşikâr.İspanya Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki içtihadına göre, “bir özerk yönetimin siyasi geleceği konusunda referandum düzenlemek bu yetkiye sahip merkezi hükümet tarafından uygun görülüyorsa, bu referandum ilgili özerk topluluk sınırları içinde değil, tüm İspanya’da yapılır. Çünkü bir özerk topluluğun İspanya’dan ayrılıp ayrılmaması bütün İspanyolları ilgilendiren bir konudur.” Dolayısıyla Katalanların tümü dahi bağımsızlıktan yana oy kullansa İspanyol halkı uygun görmediği takdirde, Katalunya’nın –ki daha önce de Basklar iki kez denemişti- kendi geleceğini belirleyebilmesi mümkün değil. Başka bir deyişle 78 anayasası, bizim aşırı milliyetçilerin iddialarının aksine, bölünmeye kapıları sıkı sıkıya kapatıyor.Bu vesileyle, bu demokratik anayasal sistemin oluşmasında İspanyol sosyal demokratların rolünün büyük olduğunu, özünde federal devletten yana olan PSOE’nin, geçenlerde yaşama veda eden Demokrasiye Geçiş döneminin Başbakanı Adolfo Suárez’in daha sonra siyaset sahnesinden çekilen partisiyle birlikte, 78 anayasasına damga vurduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca 1982 yılından 1996’ya kadar arka arkaya seçim kazanarak iktidarda kalan PSOE ve tarihi lideri Felipe González’in, karşı terör örgütlenmesi (GAL) gibi büyük hatasına karşın, ETA ile ilk çözüm sürecini (Cezayir görüşmeleri) başlattığını ve “silah bırakma karşılığı siyaset hakkı” ilkesini getiren Ajuria Enea Paktı’nın mimarlarından olduğunu hatırlatmakta yarar var.PSOE González’ten sonraki iktidar döneminde (2004-2011) de siyasi reform ve silah bıraktırma girişimleri ile ön planda oldu. Zapatero’nun Çoğul İspanya girişimi, yeni Katalan Özerklik Statüsü, ETA ile yürütülen ve örgütün 11 Ekim 2011’de silah bırakmasıyla noktalanan son görüşme süreci sosyalistlerin artılarını oluşturdu. Sosyalistler son olarak Katalan sorununun çözümüne katkıda bulunmak için anayasada değişiklik yapılarak federal sisteme geçilmesini öneriyor. Bu konuyu ayrı bir yazımda değerlendirdiğim için ayrıntıya girmiyorum.Sonuç olarak Türkiye’de Kürt sorununun şiddet boyutuyla birlikte çözümü ve yeni anayasa konularında İspanya’da PSOE’ninkine benzer olumlu ve sosyal demokrat bir tutum almayan ama öyleymiş gibi muamele görmek isteyen bir ana muhalefet partimiz var. Yöneticileri bu çıplak gerçeği görmekten aciz olmalı ki seçmenin çoğunluğuna AK Parti’ye oy verdiği için “cahil” etiketi yapıştırıyor da, bir türlü (yukarıdaki konuya bakışları gibi) toplumun sosyal demokrat bir partiden beklentilerine ayak uyduramadığı için bilinçli olarak oy vermeyenler bulunduğunu akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar.Siyasi partiler topluma kendi görüşlerini inatla ve hatta bazen son yerel seçimde olduğu gibi kasetlerle dayatarak değil, beklentileri karşılayarak oy alırlar. Öyle değil mi?

Önceki İçerik17 Aralık hedefine ulaşsaydı
Sonraki İçerikO hikâyedeki ‘mal’ bendim…