Belge, Mahçupyan ve meta-anlatı korkusu

Hala, Kürtçenin devlet okullarında öğretilmesi konusunda engeller sürüyor. Kürtçenin "resmi dil" olarak kabul edilmesiyse, neredeyse bir "kırmızı çizgi" düzeyinde tehlike unsuru olarak görülebiliyor.

İsmail Yaprak

 

Modern dünyanın yarattığı ideolojilerin Batı’da acımasızca eleştirilmeye başlamasıyla, otoriter çıkışlı sosyalizmin ve rölativist çıkışlı liberalizmin ipliğinin pazara çıkması ânında gerçekleşiverdi. Batı, kendine karşı o kadar acımasızca davrandı ve kendi yarattığı değerleri öylesine alaşağı etti ki, dünya adına “post-modernizm” denen bir kavramla âdetâ yangın yerine döndü. Aşağı yukarı otuz – kırk yıldır Batı’ya yön veren akademik çalışmaların hemen hepsi post modernizm konusuna parmak basmadan bir adım atamaz hale gelmiş durumda. Çünkü gerçekten de çağı yakalamak ve nelerin döndüğünü anlamak isteyenlerin modernite sonrası dönemle haşır neşir olması, hayata artık bu paradigmadan bakması şart.

Modernitenin yarattığı ideolojilerin günümüz dünyasına yetmediği, bu dünyayı okuyamadığı ve küresel bir atmosfere hitap edemediği ortaya çıktıkça, modern dünyanın eleştirilmesi giderek basitleşti ve yüzeyselleşti. Doğu, bu eleştiriye büyük bir keyifle ve biraz da intikam duygusuyla katıldı. Böylece dünya, modernitenin değerlerinin çökmediğini düşünenler ile bu dünyanın günümüze artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmadığını düşünenler arasında ikiye bölündü. Ortodoks sosyalizm ve liberalizm taraftarları hiçbir şey olmamış gibi kendi ideolojilerini savunup hayatı suçlarken, bu ideolojilerin işinin bittiğini değilse de revize edilmeleri gerektiğini düşünen post-modernler de peydah oldu. 

İşin zihniyet boyutu biraz daha farklı cereyan etti. Gerçekliğin ve tarihin ne yöne gittiğinin bilinebileceğini iddia eden bir zihniyetten, kabaca gerçekliğin hiçbir şekilde bilinemeyeceğini iddia eden başka bir zihniyete doğru bir evrim gerçekleşti. Bu post-modernler; gerçekliğe karşı tutundukları bu tavırla hayli radikal bir çıkış yapsalar ve eski zihniyeti âdetâ dinamitleseler de, yerine bir şey koyma konusunda başarılı olamadılar. Böylece moderniteyi tanımayan, tüm ideolojilerin çöktüğünü söyleyen, büyük anlatıların sona erdiğini iddia eden, “bu saatten sonra her şey gider” diyen bir görüş ortaya çıktı. Derken iş, “gerçeklik/kurtuluş budur” diyenlerle “gerçeklik/kurtuluş yoktur” diyenler arasında sıkıştı kaldı. 

Bugün Bülent Somay veya Roni Margulies gibi solcular, hâlâ kendilerinden emin, meselenin ne olduğunun farkında ve son derece kararlı bir şekilde kendi idelojilerinin izinden gitmeye devam ediyorlar. Ama başından beri solcu olup da bu doğrultuda hareket etmeyen Murat Belge, yine “o tarafı” kızdıracak şekilde sol ideolojiyi eleştirmede son derece samimi ve rahat davranmaya devam ediyor. Örneğin Mahçupyan’ın “eh, dindardan demokrat çıkmıyorsa sosyalistten neden çıksın?” sorusuna “vallahi doğru, sosyalistten de çıkacağı yok” mealinde bir cevap verebiliyor. Zaten bu nedenle de bugün Murat Belge’nin geldiği noktanın zihniyet olarak adı rölativizmdir. Belge; gerçekliğin/tarihin ne yöne gittiğinin bilinemeyeceği, determinizmin bir çeşit dogmatizm haline geldiği ve ezbere bir öznenin a priori şekilde peşinden koşmanın bizi ortodoks bir modernitenin müridi yapacağının bilincinde olduğu bir dünyadan sesleniyor bize. İtiraf etmek gerekirse, bugün kendisine sosyalist deyip de bu noktada duran birine Türkiye’de rastlamak çok zor. Kabul etmek lâzım.

Lyotard, Foucault, Derrida gibi filozofların kurucu bir şey oluşturamamış ama samimi bir entellektüel namusla olanı sonuna kadar eleştirmiş olmalarının altında yatan neden, bu aslında. Çünkü bu düşünürler, Belge’nin durduğu yerde durup en nihayetinde söylenecek her sözün bir meta-anlatı olacağından korktular. Onlara göre bir şeyi kurmak, “her şeyi” açıklamaya çalışmak ve “genel davranış kuralları” arayan mutlakçı bir tümdengelimcilik hatâsına düşmek demekti. O yüzden de Murat Belge kalkıp Etyen Mahçupyan’ın eleştirisini kurmaktansa söküyor. Dindardan demokrat çıkmıyorsa, sosyalistten neden çıksın? Mahçupyan’ın temel mantığı, zihniyetini değiştirdiği sürece her ikisinden de demokrat çıkabileceği yönünde. Belge ise “dindardan çıkmadığı gibi sosyalistten de çıkmıyor; demek ki ikisinden de çıkmıyor, aynı şey” demeye getiriyor. Mahçupyan bu ülkenin demokrasiye gideceği yolu dindarların döşeyeceği fikrinde. Belge ise bu mantığı “determinist” buluyor. “Hani” diyor, “Mahçupyan proletaryanın ipliğini pazara çıkarmıştı; oysa şimdi proletarya yerine dindarları koymuş durumda.” Çünkü Belge’ye göre bir isim koymak, onu mimlemek, onu sabitlemek bir çeşit hata, bir meta-anlatı. Onun mantığına göre “X yapacak” dendiğinde “o halde Y de yapabilir.” Dolayısıyla Belge rölativist bir pozisyona kayıp elindeki verileri dikotomiye kurban ediyor.

Tam bu noktada şöyle bir eleştiriyi Richard Rorty’nin bir sözü üzerinden dile getirmekte fayda var: “Sanki Foucault ve Lyotard gibi düşünürler öznenin bahtına ilişkin bir meta-anlatıya yakalanmaktan o denli çekinmektedirler ki, ait oldukları kuşağın kültürüyle özdeşleşmeye yetecek denli ‘biz’ demeye dilleri varmıyormuş gibi görünmektedir.” Keza Belge’ye göre demokrasiyi ne proletarya ne de dindarlar getirecek; demokrasi onun gelmesi için savaşanlar sayesinde gelecek. Peki, kim bunlar? Demokrasi için savaşacak olanlar da soyut, gökten zembille inmiş varlıklar değiller herhalde. Bunlar da Türkiye toplumunun bireyleri sonuçta. Ama Rorty’nin dediği gibi, Belge onların kim olduğunu söylerse meta-anlatıya yakalanacağından korkuyor. Oysa Mahçupyan’ın dindarları işaret etmesi özcü, a priori veya ulvi bir durum değil. Belki hayat/tarih başka bir Türkiye oluştursaydı Mahçupyan rahatlıkla proletarya da diyebilirdi. Buradaki mesele Mahçupyan’ın dindarlara yaptığı yatırımın özcü olduğunun sanılması. Solcuların kendilerini eleştirmesi, anlaşılan herkesin kendini eleştirmesiyle doğru orantılı olduğu müddetçe geçerli… Halbuki her kendini eleştiri illâ aynı kapıya çıkacak diye bir şey yok. Belge kendisini eleştirdiğinde proletaryayı özne olmaktan çıkarıyor ve aynısını Mahçupyan’ın yapmasını, onun da dindarları bir kenara koymasını istiyor. Kimse farkında değil ama bu da başka çeşit bir determinizm. Rölativizmin hâkim olduğu bir tür “her şeyin eşit olması gerektiği” yanılgısı. Kendini ve zihniyetini eleştirmek adına iyi bir adım, ama yeterli değil.