Bildik emperyalizmin ana vasıtası

Türkiye’ye “tekerlekli itibar” Amerikan arabalarıyla gelmiştir. Bugün de seyreylediğimiz gibi altı kaval üstü şeşhane “itibar”, devletlûnun da, kulunun da nafile ihtirası, cürmünce imparatorluk, “Âlem buysa kral benim” nostaljisidir. Yüzyılları düşe-kalka yaşayan, bazen emekleyen ülkelerde “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider çeşmeye” meseli, her çağda muteberdir zira.

Geçen haftaki (3 Ekim) “Otomobil uçar gider…” yazımdan devamla… Türkiye’de 1960-70’lerin efsane otomobilleri salon salomanje “Amerikan”lardı elbette. Binlerce motor hacmi, su gibi benzin içen sekiz silindiriyle hovardadır ama “Arabayı seven benzinine katlanır” tesellisi bugünkü kadar cep yakmaz.

Zaten o devirdeki hayrete şayan donanımı, taksi ve dolmuşlarda üstü eskimesin diye şeffaf bazen açık mavi, pembe naylonla kaplanan deri döşemeleri, “air-condition”u, havalı direksiyonu, pikabı, Bufalo misali kaportası, gösterişli nikelajlarıyla unutturur benzinini.

Bugün de seyreylediğimiz gibi altı kaval üstü şeşhane “itibar”, devletlûnun da, kulunun da nafile ihtirası, cürmünce imparatorluk, “Âlem buysa kral benim” nostaljisidir. Yüzyılları düşe-kalka yaşayan, bazen emekleyen ülkelerde “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider çeşmeye” meseli, her çağda muteberdir zira.

Amerika’da 1939’da Packard ile piyasaya çıkan ilk “air-condition”lı otomobil, üç-beş yıl içinde hemen her modele yerleşirken, klimayı neredeyse yarım asır sonra 1983 yılında Renault 12 GTS ile bünyesine alan şaşkın ve meraklı ülkemiz insanı özenir tabii. İnsanlar o yıllarda en genci 15-20 yaşındaki Amerikan arabalarına, onların donanımlarına bakar da, “Yahu ta o devirde adamlar nasıl da akıl etmiş” der yine…

Sonra da onların akıl edemediği “ekstra”lar, süslerle yerelleştirir arabasını. Ek aksesuarlarla kaporta, egzoz, nikelajlar, farlar-sinyaller-jantlar değişir… Mapushane işi, el emeği koca nazarlıkları/Maşallahları, vitese asılan tespihleri, öne-arkaya serilen ve artistlerin peluş tüylü etollerini/otrişlerini andıran rengârenk peluşları, iç dikiz aynasına ya da torpidonun üstüne yapıştırılan “Türkan Şoray gözleri” tamamlar. Chevrolet yazılışıyla da “Şevrole”dir artık.

Fener Alayı’ndan “araba seçmece”ye

“Hususî”de o yıllarda başta en yaygınıyla Chevrolet olmak üzere Ford, Buick, Plymouth, Pontiac, Dodge, Mercury, Oldsmobileler havalı süspansiyonuyla yaylana yaylana dolaşır caddelerde. Cadillaclar, Lincolnler resmi-sivil makam prestijinde en tepeye yerleşirken, ünlü Amerikan markalarının spor homurtuları, Mustang, Shelby, Corvette, Thunderbird, Cougar, Camorro, Firebird, Challengerların geldiğini haber verir.

Bilhassa İstanbul’da Bağdat Caddesi Açıkhava Oto Fuarı’dır; her akşam sıraya girer birbirinden fiyakalı otomobiller… Fener Alayı’na yavaş yavaş burun çeviren (gına sendromu) çocuklar, o motorize geçidin kaldırımına oturup, belirlenen özel kurallara yahut seçtikleri sıra numaralarına göre rastgele “araba seçmece” oynar. Sonra da “Benim Corvette’im senin Mustang’ini geçer” münazarası başlar tabii.  Araya karışan “kutu gibi”, o yıllarda kıskançlığa bile mecali olmayan Avrupalı otomobiller, “Tüh, bana bu çıktı…” dedirtir çocuklara. 

Vip’ine göre trafikte halk ve “Hususî”

“Yayla gibidir” hepsi, o günlerin deyişiyle… Önü-arkası, alamet-i farikası kuyruğuyla uzayıp giden sedanların bitişik ön koltuklarıyla, önü ferah ferah üçlemek, arkayı gerektiğinde beşlemek (üçü sırtı dayalı, ikisi öne kaykılarak aralara ilişen familya) mümkündür.

“Amerikan”ların önde iki, ortada taburemsi bir ilaveyle üç, arkada üç-dört yolcuyla “station”dan devşirme dolmuş versiyonu, belki de en havalı dönemlerini yaşatmıştır şoför abilerine. Pikabında Neşe Karaböcek, Orhan Gencebay’la, omzunun yarısı dışarıdaki sol dirseğine kaykılarak pencereden uzanan ve o pozisyonda yine sol elinin tek parmağıyla direksiyonu yöneten afili siluetler (evde-arabada denemeyin). Sağ el ise direksiyondan iki parmakla değiştirilen koldan viteste ya da uzatılan para alışverişinde…

Lâkin “ticarî”lerde oto pikabı keyfi, 15 Mart 1963’de “dikkati dağıttığı” gerekçesiyle yasaklanır. Ama hep olduğu gibi “Hususî”lere serbesttir tabii. Mevsim-ülke normalleridir düşünürsen; halkın dikkatini dağıtan şeyler, “Hususî”lerin dikkatini dağıtmaz bu memlekette. Misal, sözlü tarihin veciz ifadesi Kamyon Arkası Yazıları halkın dikkatini dağıtır da, çakarlı-sirenli “Hususî” otomobilleriyle emniyet şeridinden, sağından-solundan gazlayanlar dikkat dağıtmaz. “Vipine göre trafik” işte; sirenleriyle “Bipine göre…” diye de kafiyelendirmek mümkün bu mâniyi…  

70’lerin “kısa mesafe” direnişi

Amerikan dolmuşların elçilikten, daha çok o dönemde Balgat, Mürted üslerinde, Emek Tuslog’da görev süresini dolduran station sevdalı Amerikalı askerlerden, ailelerden devralındığı söylenirdi o yıllarda. O fiyakalı tanklarla, Ankara’nın ana caddeleri -benzetmek gibi olmasın- Küba gibiydi o zamanlar. Amerikan arabalarını andıran “kaportası”, cüssesi, gösterişiyle ikinci el Westinghouse, General Electric (GE), Philco buzdolapları da evlere o yolla yerleşti.

O dolmuşlar önce Bahçelievler-Emek-Kızılay-Dikimevi hattında girmişti devreye. O hatta vızır vızırdı işleri. Şoförler Maltepe 60, Kızılay 75, Cebeci-Dikimevi 90 kuruş tarifesiyle biriken bozuk paraları, önde göğsün üstüne serili havluda (bazen kırmızı-mavi-pembe peluşlarda) sabitlerdi. Zengin gösterirdi; İş Bankası kumbarasında bir yılda anca biriken bozuklukları düşündüğünde.

O arabalarda yaylana yaylana yolculuk keyifliydi de… Kızılay’daki dolmuşların çoğu, bugünün “kısa mesafe” atarlı şoförleri misali, 15 kuruş farkla Dikimevi’ne devam etmeye pek yanaşmaz, söylenirdi. Bahçeli’den binip de herkes Kızılay’da inince tek kalan biçare Dikimevi yolcusu ise, yapayalnız münakaşasının ardından durakta “Cebeci-Dikimevi” diye bağıran şoförün dolmuşunu yeniden doldurmasını beklerdi. Bazı şoförlerin Kızılay’da aynı hattaki metazori “doldur-boşalt” keyfiyetinin, 70’li yıllarda Cebeci’deki politize SBF öğrencilerinin sıkı direnişiyle, kuzu kuzu tarifesine döndüğünü hatırlatmalıyım.

“Konyakçı”dan “Skoda Bacak”a…

Ulus hattında ise daha çok -sanki “Size bu müstahak” kabilinden- “Skoda steyşın”lar çalışıyordu. Tarihi 1900’lere dayanan Çekoslovakya üretimi o arabalar, bugünkü gibi nispeten prestijli bir marka değil o zamanlar. Hatlarıyla eğri-büğrüydü biraz ama tamiri kolay, parçası daha ucuzdu. Bir şekilde-her şekilde yürüyordu nihayetinde.

O yıllarda gerçekten içe dönük, çarpık ön tekerlekleri nedeniyle “eğri bacak” namını hak ediyordu doğrusu. Öyle ki… Ona nazire, çarpık bacaklı insanlara Tom Miks’den mülhem “Konyakçı” yakıştırmasının modası geçti, yerini “Skoda bacak” benzetmesi aldı o dönem. O arabaya önde iki, ortada iki-üç, arkada üç yolcunun nasıl sığdığı hâlâ muammasını korurken, tangır tungur ulaşırlardı menziline.

Neyse… Bu milli açılımına, hüsnükabulüne rağmen uyarmalıyım. “Amerikan arabaları” bildik emperyalizmin ana vasıtalarından birisidir; yani ben öyle bilir, sohbet yatağını bulunca öyle söylerim. Anlı şanlı Küba, ABD’nin Latin Amerika’daki en büyük otomobil pazarıydı mesela.

Amerika’nın her bir şeysine meydan okudu da, sokaklarda gösterişli kuyruklarıyla emperyalist Tavus Kuşları gibi dolanan Chevroletlere, Buicklere, Plymouthlara, Pontiaclara dokunamadı.

Olsun, ben yine de o Amerikanların “oto pikabı”ndan Kübalı Carlos Puebla”nın “Hasta Siempre” 45’liğini dinlemeyi severim. Bazen “yol”u, şarkısı güzelleştirir. “Yol şarkıları” yumuşak karnıdır insanın, “kalite kontrol”e gelmez.

Anti-emperyalizmin istinası

Bizde de öyleydi… ABD ile geçimsizliğimiz yüksekti de, sevdik ya da kabullendik Amerikan arabalarını. Devrimci gençlik Pepsi’yle, Cola’yla boykotlaştı ama cephesini oraya genişletmedi. Bu fasılda “ABD Büyükelçisi Komer’inki hariç” diyerek biraz bu mevzuya, vakayı adliyeye konu olan Amerikan arabalarına değinmem gerekiyor.

Kasım 1968… Robert (William) Komer’in ABD Büyükelçiliği’ne, Ankara’nın “sıradan, kendi halinde bir CIA ajanı” hüsnükabulüyle atandığı dönem. Ancak kısa sürede karanlık mazisi ana hatlarıyla ortaya çıkar: Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan askerliğini İkinci Dünya Savaşı sırasında yapan Komer, 1947’de CIA’nın kurucu kadrosundadır. “Blowtorch (kaynak makinesi) Bob” lakabı bile aslında misyonunu deşifre eder.

Komer, Vietnam görevine başlamadan önce CIA’da Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yürütür. Ardından Güney Vietnam’ın Viet Cong’un altyapısına karşı, milis desteğiyle “sızma, yakalama, sorgulama, işkence, suikast” gibi “yöntem”lerle mücadele edecek “Phoenix programı”nın başına getirilir. O dönemki namıyla “Vietnam Kasabı”nın yürüttüğü program, farklı kaynaklara göre 26-60 bin ölümle sonuçlanır.

06 001 CD plakalı Cadillac’ın yakılması

İşte afedersiniz bu Komer, 6 Ocak 1969’da Rektör Kemal Kurdaş’ın öğle yemeği daveti üzerine ODTÜ’ye gelir. Muhtemelen yemekte İslim (İstim) Kebabı vardır. Komer’i protesto etmek için ODTÜ öğrencileri Rektörlük Binası önünde toplanır tabii.

Ardından Komer’in hiyerarşide birinci-güzellikte inci “06 001 CD” diplomatik plakalı 1968 model Cadillac DeVille otomobili ters çevrilerek yakılır. Arabayı Sinan Cemgil’in benzine bulanmış atkısıyla ateşe verenin Taylan Özgür ile Hüseyin İnan olduğu söylenir. Komer bu olayın ardından 7 Mayıs 1969’da Türkiye’den ayrılır.

Büyükelçinin otomobilinin yakılması, “eşkıya”ları TBMM gündemine de taşır anında. AP Milletvekili İhsan Ataöv, “Arabayı yakanlar başıbozuk komünistlerdir. ODTÜ’yü Koçera (Efsanevi “halk eşkıyası” Koçero) meydanına çevirdiler” deyince, dönemin CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit itiraz eder: “Muhakeme neticelenmeden komünist diyemezsin…” Ataöv de Ecevit’e “Sen de komünistlerin avukatısın” diye karşılık verir. Ancak Commer’in arabasını yakan gençlerin avukatlığını, Hâkim Albay rütbesindeyken 50 yaşında TSK’dan istifa ederek avukatlığa başlayan İbrahim Açan yapar. Sonrasında avukatlık macerasını, sık sık sanık sandalyesinde sürdürecektir.

İş Bankası’na yanaşan Pontiac

Amerikan arabalarının adli sicili, bundan ibaret kalmaz. 11 Ocak 1971’de İş Bankası’nın Emek Mahallesi’nde eski 4. Cadde’nin (Kabullenilmeyen adıyla yeni Kazakistan Caddesi) başında yeni açtığı Emek Şubesi, sıradan bir pazartesiyi yaşamaktır. Saat 16.10’da bankanın önüne homur homur bir Pontiac yanaşır.

İçinden beş genç iner. Görgü tanıklarının sonradan gazetelere yansıyan ifadesiyle; “Uzun boylu, zayıf, parkalı, sarkık bıyıklı 20-30 yaşlarında bir şahıs bankayı dolaştı, etrafa baktı ve dışarı çıktı. Dört-beş dakika geçmedi, yanında üç kişiyle yeniden bankaya girdi. Soyguncuların elebaşı olduğu sanılan uzun boylu şahıs, veznedar Muammer Karahan’a dönüp, ‘Kasadaki paraları sökül bakalım’ dedi, veznedarın verdiği 124 bin lirayı aldıktan sonra teşekkür edip dışarı çıktı”.

O günlerin gazetelerinden aynen aktardığım haberleri, elbette o dönemin “yaratıcı” haber dilini, merkezdeki gazetecilerin olayları “halkın anlayacağı/bayılacağı dile” göre özetleme/yeniden biçimlendirme hevesini göz önüne alarak okumak gerekiyor. Veznedar Karahan olayı Hürriyet muhabirine şöyle anlatır: “Bankanın kapanmasına az kaldığı için paraları sayıyordum. Birden burnumun ucuna bir tabanca uzandı ve ‘Sökül paraları’ dedi. Paraları verdim, teşekkür etti.”

Soygunu yapanların hikâyesi, 1986’da Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam”ı kitabında “Deniz Gezmiş Anlatıyor” bölümünde netleşecektir: “Ankara’daki İş Bankası Emek Şubesi soygununu beş kişi yaptık. Yusuf (Aslan) arabayı (Mehmet Göker’in eşi Avukat Leman Göker’in çalınan Pontiac’ı) bulup getirdi, dışarıda kaldı.. Alp de (Alpaslan Özdoğan) dışarıda kaldı, gözcüydü. Ben, Sinan (Cemgil), Hüseyin (İnan) bankaya girdik.” 

Soygundan beş gün sonra 16 Ocak 1971 Cumartesi gününün Hürriyet Gazetesi, “Deniz Gezmiş ve arkadaşları biri polis, dört kişiyi bağlayıp kaçtı” manşetiyle yayınlanır. Manşetin hemen altına, 1937 yılında Bursa Osmanlı Bankası’nı soyduktan sonra yakalanan ve boyunlarından koca asma kilitlerle zincirlenen biri çocuk yaşta üç soyguncu “eşkıya”nın emsal, “ibretlik” fotoğrafı da “37 yıl önceki banka soyguncuları” başlığıyla basılır.

“Centilmen çocuklardı teşekkür ettiler”

Banka soygunları ile “sınıf atlayan” ve düpedüz ifadesiyle “mülkün temeli Adalet”i  iyice sarsan olaylar, 12 Mart askeri darbesine giden patikayı gazetelerin devletlû manşetleriyle de genişletecektir. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan için vur emri verilir.

Emek 4. Cadde’deki İş Bankası’nın ardından, 12 Şubat’da Ziraat Bankası’nın Küçükesat Şubesi soyulur. Dört genç, Tanyolaç Apartmanı’nın altındaki banka şubesine girer, ellerinde Parabellum tabancalar vardır. Altlarında ise Amerikan arabası…

Veznedar Yalçın Şişli soygunu şöyle anlatır: “Veznenin önünde bir teğmen vardı, ‘Kusura bakmayın, silahınızı almak zorundayız’ diyerek, onun da tabancasını aldılar. Açıkta bulunan 48 bin lirayı verdim, centilmen çocuklardı teşekkür ettiler, özür dilediler…”

O dönemdeki seri “devrimci banka soygunları”nda hep Amerikan arabaları kullanılır. Öyle mi denk düşmüştür yoksa o yıllarda piyasaya giren “çiçeği burnunda” Renault 12 polis arabalarına -gerektiğinde- nal toplattığı için midir bilemiyorum. Ama soyguna tanık olanların buluştuğu ortak noktalardan birisi “filmlerdeki gibi” vurgulamasıdır.

“Aynen filmlerdeki gibi”…

Nitekim İşbankası Emek Şubesi soygununda banka personelinden Ferhan Saner de aynı kalıbı kullanır: “İçeri girdiklerinde bir gariplik olduğunu anladım. Hayatımda ilk kez tabanca gördüm, korkmadım desem yalan olur. Aynen filmlerdeki gibiydi” der. Evet, o yıllarda Vahşi Batı’dan, “Daltonlar”dan miras silahlı banka soygunu, film gibidir. Amerikan arabaları da zaten önce filmlerde boy göstermiştir.

Ancak Amerikan arabalarıyla banka soygunlarının 32 kısım tekmili birden “filmatik”, o günlerin koşullarında gazete-dergi-radyoyla “medyatikmiladının, 60’ların başında kayda geçtiğini hatırlatmalıyım. Soygunlarını Ankara’dan çaldığı “tam 12 Şevrole”yle yapan “Milli Gangster” Necdet Elmas, aslında Türkiye’de “gangster”liğin de köşe taşıdır. Gelecek pazar, 60’lı yılların “sosyal medya fenomeni” Elmas’la devam edeceğim.

BİR ŞARKI/BİR OTOMOBİL

“CADILLAC’I GÖRÜNCE KOÇUM, BENDE KESİLİR NEFES”

“Otomobil” hayata daldığı andan itibaren şarkıların da direksiyonuna oturdu. Münir Nurettin Selçuk’un bestesi, Safiye Ayla’nın yorumuyla ona ithaf taş plaklar döndü gramofonlarda. Ardından aynı şarkının Nesrin Sipahi, Timur Selçuk, hatta sonrasında Barış Akarsu yorumunu dinledik: “Otomobil uçar gider /Ömrüm gibi geçer gider /Ben talihin peşindeyim /Talih benden kaçar gider… Otomobil tuttu yolu /Bu yolda macera dolu / Direksiyon yâr elinde /Gönlüm ardına koşulu…”

“Lüküs Hayat”ın ana caddesi de oradan geçiyordu: Şişli’de bir apartmanın önünde “İki tane otomobil / Biri açık biri değil…” Zeki Müren’in “Araba” şarkısı ise Cadillac, Buick, Pontiaclarıyla kendisinin de tutkunu olduğu “Amerikan”lara nağme-i methiyeydi esasında. Dönemin kaynaklarına göre araba kullanmayı sevmediği için ehliyeti yoktur. Lâkin sefasına, ışıltısına bayılır. Ünlü Amerikan markalarının resmigeçit yaptığı şarkı, Müren’in “Şoför Abi yolun açık olsun” nidası, şoförün “Eyvallah koçum”uyla başlıyordu:

“Buick su gibi akar. /Cadillac fazla yakar. /Bizim taka dururken anam. /Chevrolet’e kim bakar… /Egzozum dumanı, yoktur yarin imanı. /Çok fazla racon kesme /karışır şanzımanı… /Mercury Mercedes /Oldsmobile’e derim tez /Cadillac’ı görünce koçum /Bende kesilir nefes… /130’la gazlar /Viraj alırken vızlar /Direksiyonda boşluk var /Aman yetişin kızlar… /Şişman bir madam bindi /Hemen lastikler indi /Dokuz kişi alınca /Bizim depo delindi… /Dodge Plymouth Desoto /Hepsi de kıyak oto /Kalbin neşeyle dolsun /Bu yollar helal olsun.”

YAZI FOTOĞRAFI: 1960’da Askeri İnzibat cipi ve yine bir Amerikan arabasının eskorduyla Cinnah Caddesi’nden geçen 1960 model Chevrolet Impala makam arabalı generaller.

Önceki İçerikFormula 1 Türkiye Grand Prix’sinin kazananı Mercedes pilotu Valteri Bottas oldu
Sonraki İçerikAhmet Arif’in hasreti