Bir Almanın hikâyesi – 2

Haffner, Nazilere karşı koyacak takati olmayan Almanların kendilerini rahatlatmak için üç yola başvurduğunu söyler: Birincisi, kendini kandırmadır; Nazilerin acemi oldukları, yönetim işini beceremeyecekleridir… İkincisi hayata küsmedir; elini ayağını yaşamdan çekmek, sonsuza kadar pes etmektir… Üçüncüsü ise geri çekilmektir; gerçeği görmek ama ona saldırmak yerine ona sırtını dönmektir.

Stresemann’ın ölümünün ardından 1930’da Brüning şansölye olur. Haffner onun dönemini “demokrasi adına ve gerçek diktatörlüğün gelişini engellemek amacıyla yürütülen yarı diktatörlük” olarak nitelendirir. İnsanlar, Hitler’e karşı tek güvence olarak gördükleri Brüning’i destekler; Brüning de bunun farkında olduğundan Hitler’i tamamen bitirecek bir hamle yapmaz. Hitler’in iktidara gelmemesi ama onun yarattığı tehlikeden ötürü halkın kendi etrafında kenetlenmesine dayanan zor bir denge oyunu kuran Brüning, bunu iki yıl sürdürebilir.

14 Eylül 1930’da yapılan seçimlerde milletvekili sayılarını 12’den 107’ye çıkaran Naziler ülkenin ikinci büyük siyasi partisi haline gelir. Hitler siyasi tartışmaların göbeğine kurulur ve “Hitler gelecek mi?” sorusu herkesin aklına çivi gibi çakılır. Tuhaf bir durum vardır ortada. Çünkü Hitler’in tutunabileceği bir siyasi kariyeri yoktur. 1923’ün Münih Mesihi ve grotesk Birahane Darbesi’nin lideri” olarak utanç verici bir siyasi geçmişe sahiptir. Kişisel özellikleri de Almanlara hitap edebilecek türde değildir. Böylesine herkese itici gelecek birinin Almanya’nın kadrine hükmedebilecek kuvvette bir karaktere dönüşmesi tuhaftır. 

“Pezevenklere yaraşır bir saç kesimi, sahte bir pırıltı, Viyana banliyölerine has şive, çok sık ve çok fazla konuşması, saralılarınkine benzer hareketler, abartılı jestler, salyalar saçarak yaygaracılık yapması, kâh gözlerini dikerek kâh bakışlarını kaçırarak bakması ve tabii konuşmalarının içeriği: Tehdit etmekten ve hunharlıktan aldığı keyif, kanlı infaz fantezileri. 1930 yılında Spor Sarayı’nda onu avuçlarını patlatırcasına alkışlayanların çoğu, muhtemelen bu adamdan sokakta ateş istememeyi tercih ederlerdi. Ama tuhaf olan işte tam burada kendini göstermeye başlamıştı: Bütün bu tiksinti veren çirkinliğin, bu çamura batmışlığın, bu yapış yapış iğrençliğin yarattığı büyüleyici etki.” (s. 82-83)

Kapıya dayanan yumurta

Herkese her şeyi vaat eden Hitler, hayal kırıklığı yaşayanlar ve fakirleşen toplum kesimleri arasında büyük bir taraftar kitlesi edinir. Lakin Nazileri karşı konulmaz kılan asıl unsur, onlara karşı direnmeleri beklenen güçlerin dağınıklığı ve aymazlığıdır. Sözüm ona karşıtları, Hitler’in yaptıklarının gerçekte ne manaya geldiğini ya vaktinde kavrayamazlar ya da kavradıklarında geç ve cılız bir tepki göstermekle yetinirler. Böylece Nazilerin sayısı büyük bir hızla artar ve Almanya’da hava giderek daha bunaltıcı bir hale gelir.  

1932’de Naziler üniformalarını resmi olarak taşıma izni alır. Sokaklarda onların düdükleri öter. Kasım 1932’de hükümet krizi yaşanınca, Hitler’e şansölyelik teklif edilir. Yumurta kapıya dayanmıştır artık. 30 Ocak 1933’te Hitler Şansölye olur. Ancak iktidarı bir Nazi hükümetin lideri olarak devralmaz, kabinede kendisinden başka sadece iki Nazi daha vardır. Weimar Cumhuriyet Anayasasına bağlılık yemini eder ve Şansölye olur.

Yeni hükümeti değerlendiren Haffner ve babası, Hitler’in memlekette birçok musibete neden olabileceğini ama uzun süre iktidarda kalma ihtimalinin çok az olduğu noktasında hemfikir olurlar. Evet, kurulan gerici sağcı bir hükümettir ama nihayetinde Hitler Reichstag’da bir çoğunluğa dayanmamaktadır. Ayrıca, başta işçiler olmak üzere, halkın büyük bir kısmı da Nazilerin karşısındadır. Dolayısıyla tedirginlik duymaya gerek yoktu.

Ertesi gün gazetelerde de benzer öngörüleri okur Haffner. Fakat olaylar onların düşündüğü gibi seyretmez. Naziler artık hiçbir şeyden çekinmeyen bir gözü karalıkla hareket ederler. Üst düzey bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi silkelerler. Muhalif partilerin toplantılarını basarlar. Hemen her gün siyasi hasımlarından bir ikisini vururlar. Berlin’de sosyal demokrat bir ailenin evini yakarlar.  

“Prusya İçişleri Bakanı (bir Nazi, Yüzbaşı Göring diye biri) harika bir genelge yayınlamıştı: Polis, çatışmalarda kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna bakmaksızın Nazilerin tarafında yer alacak ve karşı tarafa uyarı yapmadan ateş açacaktı. Kısa süre sonra SA mensuplarından bir ‘yardımcı polis örgütü’ oluşturuldu.” (s. 99)

Nazilerin tecrübesiz karşıtları

Fakat bütün bu korkunç hadiseler de toplumda gerekli bir hassasiyet oluşturmaz. Sıradan basit gazete haberleri gibi okunup geçilir. Oysa fırtına her geçen saat şiddetini artırarak yaklaşmaktadır. O esnada Haffner, 25 yaşında iyi yetiştirilmiş, güler yüzlü, aşırılıklarından arınmış, ilk gençliğin savrukluğunu geride bırakmış ama hayatın ciddi sınavlarından henüz geçmemiş bir gençtir.

Hukuk eğitimi alır ve stajyer hâkim olarak çalışmaya başlar. Daha genç yaşta devlet otoritesini kullanacak bir makam edinmesinin, kendisine “soğukkanlılık, sükûnet ve nesnellik ihtiva eden bir duruş” ve “devlet mantığı denen belirli bir tür hukuki soyutlama tarzıyla düşünme yetisi” kazandırdığını belirtir.

Mamafih henüz kristalize olmuş bir siyasi görüşü yoktur. Biri ona tercihini sorsa, genel olarak sağcı mı yoksa solcu mu olduğunu söyleyecek kadar bile bir siyasi netliğe sahip değildir. Yine de Nazilere hiç sempati duymaz, siyasi koku alma yeteneği ilk andan itibaren onu Nazilerden uzak tutar. Nazilerin kötü olduğundan emindir ama kötülük kapasitelerini tahminde çuvallar:

“Nazilerin düşman olduklarını, hem bana hem de benim değer verdiğim her şeye, bu konuda bir an olsun şüpheye düşmedim. Buna karşın tamamen yanıldığım bir konu oldu: Ne kadar korkunç olabileceklerini tasavvur edemedim. O zamanlar Nazileri fazla ciddiye almama temayülüm vardı, tecrübesiz karşıtları arasında yaygın bir tavırdı bu ve o zaman Nazilere çok yardımcı olmuştu.” (s.96)

Haffner, kendisine benzer hisler taşıyan birçokları gibi, yüzeye vuran çalkantılardan endişelidir ama apolitik hayatını sürdürmeye çalışır. Ayrıca, Nazilere karşı mücadele vermek istese de, sağda solda bunu yapabileceği bir kurum yoktur. O nedenle hiç olmazsa Naziler tarafından rahatsız edilmeden hayatını yaşamaya çalışır.  

“Tanrı onlara merhamet etsin!”

Elbette mümkün olmaz bu. 1933’ün Şubat ve Mart aylarında Nazi diktatoryasına giden yolda üç önemli olay yaşanır: Reichstag yangını, Hitler’in bu yangını gerekçe göstererek Cumhurbaşkanı Hindenburg’un imzasıyla bir diktatör kudretine erişmesi ve genel seçimler. 27 Şubat 1933’te Reichstag Yangını çıkar. Hitler bunu büyük bir fırsata dönüştürür. O güne kadar “zırvalık yuvası” diye aşağıladığı Meclis’in kundaklanmasına, sanki en kutsal değerleri ayaklar altına alınmış gibi yüksek perdeden bir tepki verir. Hemen komünistleri suçlar:

“Eğer bunu komünistler yaptıysa ki benim bundan en ufak bir şüphem yok, Tanrı onlara merhamet etsin!” (s.107)

Naziler anında harekete geçer; solcu milletvekillerinin, gazetecilerin, sevilmeyen doktorların, bürokratların, avukatların evleri basılır. Sol partilerin propaganda yapması yasaklanır. Reichstag’ın solcular tarafından yakıldığına dair geniş bir mutabakatın varlığı da Nazilerin işini kolaylaştırır. Haffner, Alman toplumunun suçu komünistlere atarak her şeyin hallolduğunu düşünmesini Naziler döneminde gösterilen ilk “kolektif karakter zafiyeti” olarak mimler.

Mart’ta Nazilerin baskısı altında girilen seçimde seçmenlerin sadece yüzde 44’ü Nazilere oy verir. Nazilerin oyu bir önceki seçimlere nispetle yüzde 7 artmıştır ama halen çoğunluk onların karşısındadır. Haffner’e göre, halkın çoğunun onlara karşı olmasına rağmen Nazilerin ilerlemesinin durdurulamamasında en büyük sorumluluk Alman halkının yüzde 56’sının güvendiği bütün partilerin ve diğer kurumların liderlerindedir. Nazi devriminin tamamlanmasını sağlayan, bu liderlerin “korkakça ihaneti”dir.

Bu ihanet süreklidir, geneldir ve sağdan sola bütün partileri kapsayacak derecede istisnasızdır. Mesela sosyal demokratlar, 1993 seçimlerinde Nazilerin sloganlarının arkasına takılırlar ve aslında kendilerinin ne kadar “milli” olduklarını vurgularlar.

“Mayıs ayında feshedilmelerinden bir ay önce, sosyal demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst-Wessel marşını (nasyonal sosyalist marş) söylediler. (Meclis bültenindeki not şöyledir: Hem Meclis hem de izleyici sıralarında bitmek bilmeyen bir tezahürat ve alkış. Şansölye de sosyal demokratlara dönmüş, alkışa katılıyor.)” (s. 118)

Sopa yiyenlerden olmamak için sopa atanların safına katılmak

Partiler gibi siyasi birliklerde de Nazilere karşı bir direniş emaresi görülmez. Hepsinde kaçış, panik ve döneklik havası egemendir. Nazilerin her yaptığına göz yumulur. Muhalefette ve iktidarların ilk günlerinde yaptıkları sivriliklerinin zamanla törpüleneceği belirtilir. En akıllıca yolun onları sistem içine çekmek olduğu ifade edilir. Aşırı tepkinin Nazilerin ekmeğine yağ süreceği düşüncesiyle her davranışlarına bir kulp takılır. Normalde tüyleri diken diken etmesi beklenen eylemlerine dahi hoşgörüyle yaklaşılır.

Nazilerle mücadele etmesi beklenen taraftaki bu ahlaki çöküş, kitleleri Nazilere yönlendirir. Korkak liderlere duyulan nefret Nazilere duyulan nefretten daha büyük olduğundan, o güne kadar Nazilere karşı olanlar da Mart 1933’te birden Nazi partisine girmeye başlarlar. İşçiler de önceden üye oldukları sosyal demokrat ya da komünist örgütlerden ayrılır ve yüz binlerle karşı tarafın saflarına, Nazilerin “fabrika hücrelerine” ya da SA’ya katılırlar.

Kitlesellik arz eden bu katılımın altında asıl olarak korkunun yattığını belirtir Haffner. Tabii, bazı başka sebepler de sayar ve en sonunda bütün bunları -apaçık bir kızgınlıkla- Almanlardaki asalet eksikliğine bağlar.

“En basit ve neredeyse bütün örneklerde biraz deşildiğinde en temel neden korkuydu. Sopa yiyenlerden olmamak için sopa atanların safına katılmak. Ve hemen ardından: Biraz müphem bir sarhoşluk, birlik ve beraberlik coşkusu, kitlelerin çekim gücü. Bunun da ötesinde birçok insanda kendilerini yarı yolda bırakanlara karşı hissedilen tiksinme ve öç alma duygusu… Bütün bunların hepsinin ortak özelliği, gerek halklarda gerek münferit insanlarda ‘asalet’ olarak adlandırdığımız olgunun külliyen yokluğudur… İşte buna sahip değil Almanlar. Bir ulus olarak güvenilmez, yumuşak ve nüvesizler. 1933 Mart’ı bunu gözler önüne serdi, ispatladı.” (s. 121-122)

“Her duvarın içine sızan zehirli bir gaz”

Naziler artık önünde durulamaz bir sel gibi toplumun üzerine aktıklarında ve başta Yahudiler olmak üzere düşman olarak damgaladıkları herkesi ölüme sürüklemeye başladıklarında, Nazi olmayanlar için hayat hiç olmadığı kadar müşkül bir hal alır. Haffner, Nazilere karşı koyacak takati olmayan Almanların kendilerini rahatlatmak için üç yola başvurduğunu söyler:

Birincisi, kendini kandırmadır; Nazilerin acemi oldukları, yönetim işini beceremeyecekleri ve kendi iplerini kendi elleriyle çekeceklerini düşünmektir.

İkincisi, hayata küsmedir; elini ayağını yaşamdan çekmek, sonsuza kadar pes etmek, başına gelecekleri peşinen kabullenmek ve kaderini canavarın ellerine bırakmaktır.

Üçüncüsü ise geri çekilmektir; gerçeği görmek ama ona saldırmak yerine ona sırtını dönmektir. Haffner, Nazi döneminde Almanya’da patlayan pastoral edebiyatı, bu geri çekilmenin kamusal ifadesi olarak tanımlar.

Ne var ki bu yolların hiçbir kâr etmez; küçük ve korunaklı bir kişisel alanda kabuğuna çekilme ve dolayısıyla Nazilerin şerrinden sakınma denemelerinin tamamı hüsranla sonuçlanır. Çünkü artık özel alan/kamusal alan ayırımı bitmiştir ve bütün alanlarda Nazilerin hükümleri geçerlidir.

“Ne kadar geriye çekilirseniz çekilin, her yerde kaçmak istediğiniz şeylerle karşılaşıyordunuz. Nazi devriminin siyasetle özel hayat arasındaki eski dönemlerde var olan her tür ayrışmayı ortadan kaldırdığını da öğrenmiş oldum böylece ve tabii Nazi devrimini sadece ‘siyasi bir hadise’ olarak ele almanın mümkün olmadığını da… Sadece siyasi ortamda değil, aksine her münferit özel hayatta da vuku buluyordu bu devrim; her duvarın içine sızan zehirli bir gaz gibiydi.” (s. 193)   

Almanya’yı mahveden alman milliyetçileri

Peki, bu zehirli gazdan kurtulabilmek mümkün müydü? Haffner, tek bir yolun olduğunu söyler:

“Fiziki uzaklık; göç; insanın doğumu, dili ve yetiştirilmesi itibarıyla ait olduğu ülkeye ve bütün vatanperver bağlarına veda etmesi.” (s. 193)

Haffner, 1933’te aklına koyar veda etmeyi ama bunu ancak beş sene sonra gerçekleştirir. 1938 yazında önce karısı, arkasından da kendisi, çok sevdikleri ve her halükârda kendilerini bağlı hissettikleri ama bizzat “Alman milliyetçileri tarafından nihai olarak harap edilen Almanya’yı” geride bırakıp İngiltere’ye göç ederler.

Haffner, Almanlar ile milliyetçilik arasında yıkıcı bir ilişkinin olduğunu savunur. “Bir milletin kendine ayna tutup tapınması” olarak tanımladığı milliyetçiliğin, dünyanın her tarafında tehlikelere neden olacağını belirtir. Çünkü nasıl bir kişideki egoizm ve kendini beğenmişlik kişiyi çirkinleştirirse, milliyetçilik de bir milleti bozar, çirkinleştirir, olmadık işlere kalkışmasına neden olur.

Ancak Haffner’e göre, yeryüzünün her köşesinde tehlikeli bir hastalık olan milliyetçilik, hiçbir yerde Almanya’da olduğu kadar habis ve tahripkâr bir karaktere sahip değildir.

“Almanlar, evet özellikle Almanlar ve sadece onlar, milliyetçilik sebebiyle her şeylerini; insani cevherlerinin, mevcudiyetlerinin, benliklerinin özünü kaybeder. Milliyetçi bir Fransız şartlara bağlı olarak tipik (ve milliyetçilik dışında sempatik) bir Fransız olarak kalabilir. Ama milliyetçilik hastalığının pençesindeki bir Alman, Alman olarak kalamaz, insanlığından da pek bir şey kalmaz.” (s. 198)

Sıradan, el attığı işlerde dikiş tutturamamış, başarısız biriydi Hitler. Ancak o, Almanya gibi Aydınlanma düşüncesine beşiklik etmiş, büyük filozoflar, besteciler, tarihçiler, edebiyatçılar ve devlet adamları yetiştirmiş ve dünya düşüncesine yön vermiş bir ülkede milyonlarca Almanı arkasına aldı. Milliyetçilik histerisine kapılmış bir halk onu takip etti ve nihayetinde o da kendi elleriyle kendi ülkesini mahvetti.

Nereden bakılırsa bakılsın çok çarpıcı bir tecrübe bu! Bugüne dair de çok şey anlatıyor bize. Evvela, özgürlüğün, onu savunacağı düşülen kişiler tarafından bile rahatlıkla gözden çıkarabileceği ve onun için mücadele verileceği düşünülen yerlerde bile nasıl kolayca kaybedilebileceğini gösteriyor. Ve keza özgürlük ve demokrasi karşıtı hareketlere karşı her daim tetikte olma mecburiyetini hatırlatıyor. 

Bilhassa dünya çapında liberal değerlerin altının oyulduğu ve buna karşılık faşizan-otoriter yaklaşımların parlatıldığı bu dönemde, özgürlüğü savunmada gösterilecek tereddüdün telafisi imkânsız hasarlara yol açabileceğini ve bu işin şakasının olmadığını daima akılda tutmak gerekiyor.  

* Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi, Çeviri: Hulki Demirel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018.

Önceki İçerikÇEVİRİ | Daron Acemoğlu: Ulus inşası, Afganistan’da neden başarısız oldu?
Sonraki İçerikDr. Ümit Aktaş İngiltere’de yayımlanan Covid-19 verilerini nasıl çarpıttı?