Bir özerklik sözü vardı

AKP bir geçiş dönemi yaşıyor ve süresi bir yandan kasım seçiminin sonucuna, diğer yandan Davutoğlu’nun performansına bağlı.

Abdullah Kıran

 

Bir şeyler ters gidiyor. Şiddet, yasaklar ve ölümler günlük hayatımızın olağan durumuna dönüşmek üzere.  Uykularımızı kaçıran, bize hayatı zehir eden bu durumla başa çıkmamın bir yolu var ve mutlaka olmalı. 200 civarında üniversitesi, onlarca siyasi partisi, yüzlerce gazetesi, binlerce sivil toplum kuruluşu, Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarları olan bir toplum olarak,  eğer biz bu Kürt sorununa halen bir çözüm üretmiyorsak, yazıklar olsun demekten başka ne diyebilirim ki?  Bir çare,  bir çözüm var ve mutlaka olmalı.

 

Adalete güvenebilir miyiz?

 

Biliyorum, sabırsızca peki nedir diyeceksiniz. Emin olun, cevap din, dil ve ırk ayrımı yapmaksızın adalet dağıtması gereken hâkim ve savcılarımızın, adliye önünde İstiklal Marşı okuyarak vatanın bir çakıl taşı için askere gitmeye, orduya katılmaya hazır olduklarını beyan etmelerinde değil. Onların bu ülkeye yapacakları en büyük hizmet, önlerine gelen dâvâlarda evrensel hukuk ilkelerini göz önünde bulundurarak adil karar vermeleridir. İnsanlarımızı linç eden, sırf Kürt oldukları için evlerini yakan, hadi Diyarbekir’i bir yana koyalım, Malatya ve Elazığ otobüslerini de taşlayan, son saldırılarda cana ve mala kastetmiş kaç suçlu gözaltına alındı? Linç edeni değil, linç edileni suçlu bulan yargımızın barışa bir katkısı olabilir mi?  Gandi “ben İngiliz adaletine, hukuk sistemine inanıyorum” derdi; haydi siyasi Kürtleri bir yana bırakalım, ortalama bir Türkün adalet sistemimize bakışı nedir? Sahi, biz adalete güveniyor muyuz?

 

Geçen gün bir savcı arkadaşım anlattı. Aslen Mardinli olan bir hâkim, her kendini tanıttığında “ben Mardinliyim, ama Arabım” diyormuş.  Ne zaman Mardinli olmasından söz açılsa, mutlaka Arap olduğunu vurgularmış. “Evet, o Mardinli, ama Kürt değil, Arap.” Yıllar sonra, bizim “Arap” hâkimin amcası çıkagelmiş, Kürt oldukları için karşılaştıkları sıkıntılardan söz etmeye başlamış. Benim savcı arkadaş da, “ağabey siz Arap değil misiniz, yeğeniniz Arap olduğunu söylüyor ” deyince, o da “yok oğlum, vallahi yalan söylüyor;  benim öz ağabeyimin oğludur ve biz Kürdüz” demiş. Şimdi küçük çocuklara bu durumu nasıl izah ederiz? Onların diliyle söylersek, “Mardinli Arap cici, Mardinli Kürt k….” mı? Hadi bunu bir tarafa bırakalım; bu Mardinli “Arap hâkim”  nasıl adalet dağıtır? Onun adalet anlayışına güvenebilir miyiz? Kürtler soyunu inkar edenler için “bêbav” der; masum bir çeviride “babasız“ anlamına gelir, ama bütün Kürtler “soysuz, p…” anlamına geldiğini çok iyi bilir. Hattâ Kürtler arasındaki en ağır sözlerden biridir “bêbav.” Ve ben şahsen bir “bêbav”a asla güvenemem.

 

Yapmamız gerekeni hakkıyla yapınca bu kan durur

 

Bu kan durabilir, durdurmalıyız. Emin olun zor değil. Sadece hepimiz yapmamız gereken işimizi doğru dürüst yaparsak, bu kan ve ölümleri her gün TV’lerde seyretmek zorunda kalmayız.  Yeter ki adalet dağıtanlarımız adil, politikacılarımız biraz dürüst, partilerimiz biraz duyarlı, gazetecilerimiz biraz tarafsız, akademiklerimiz gerçekten bilim insanı şeklinde davransın; çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Şimdi cesurca Kürtler ne istiyor, PKK neyin peşinde sorusunu sormalı. Bu konuda ilk bilmemiz gereken şudur: Daha önce Kürtler defalarca,  hattâ devletimizin verilerine göre 29 kez isyan etti. Yakın tarihin ilk isyanı Koçgıri idi. Arkasında bir örgüt var mıydı? Tam olarak bilemiyoruz. Ama ondan sonraki isyanın, yani Şeyh Sait isyanı olarak kayıtlara geçen ayaklanmanın arkasında “Azadi” diye bir örgüt vardı. Ondan sonraki Ağrı isyanında da “Hoybûn” denilen bir örgütü biliyoruz. Bu isyanlar bastırıldı, ancak sorun çözülemedi. Sonra yeni örgütler, yeni isyanlar ve bildiğimiz son isyan ortaya çıktı.  Çıkartmamız gereken ilk dersimiz şu: Kürt sorunu çözülmedikçe yeni örgütler ve yeni isyanlar ortaya çıkar.

 

Neden Arnavutlar özerklik istemez, Kürt ister?

 

Böyle bir sorunla karşılaşmamak için ya Kürtlerin tamamen bitmesi, ya da Türkleşmesi, gönüllü Türk olmaktan mutluluk duyması gerekir. Biliyorum, gönüllü veya zorla “Türkleşme”yi kabullenmiş veya içine sindirmiş milyonlarca Arnavut, Çerkes, Arap, Boşnak, Pomak, Gürcü, Tatar, Laz (Lazlar yerli bir halktı) vb halklar var. Ama bunların çoğu, başta savaşlar, göç ve mübadele olmak üzere çeşitli sebeplerle sonradan ülkeye gelmiş ve yerleşmişlerdir. Mesela bu ülkedeki Arnavutların sayısı, bağımsız Arnavutluk devleti topraklarında yaşayan Arnavutlardan daha da fazla olabilir; ama onlar bilirler ki, burada ne özerk ne de bağımsız bir Arnavutluk dâvâsı olamaz. Benzer durum Kafkasya’dan gelen Çerkes ve diğer halklar için de geçerlidir. Nüfusları Anadolu’daki Çerkes nüfusundan çok az da olsa, Kafkaslardaki Çerkes ve Çeçenler de mutlaka kendi kendilerini yönetmek ve en önemlisi dillerini yaşatmak isterler.  Yine Türkiye topraklarında yaşayan Araplar da benzer bir durumdadır. Suriye’den gelenler hariç olmak üzere, bugün nüfusları 2 milyon civarında olan Anadolu’daki Araplar, Cumhuriyetin ilânından bu yana bir tek gazete ve dergi çıkarmamış, legal veya illegal bir tek siyasi parti kurmamışlardır. Arap, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Çerkes ve Çeçenlerin yeri geldiğinde övünebilecekleri, hattâ başları çok sıkıştığında sığınabilecekleri en az bir özerk veya bağımsız devletleri var; üstelik Arapların 22, Kosova’yı sayarsak Arnavutların da iki devleti var. Peki Kürtler öyle mi?

 

Bugün Kürt nüfusun neredeyse yarısı, çeşitli sebeplerle batıda yaşamaktadır. Son isyan nedeniyle batıya göç etmiş milyonlarca Kürt bulunmaktadır; ancak Kürtlerin batı illerine gelmesi sadece göç ve isyanlara bağlanamaz. Daha Yıldırım Bayezid döneminde, henüz II. Mehmet İstanbul’u almamışken bile Çatalca civarında Kürt köyü vardı. Eski adı Halife köyü olup, 1400 tarihli kitabeli camii olan Kürt köyünün adı, Cumhuriyetten sonra Kalfa köyü olarak değiştirilmiştir. Kürtler, Türkler ile beraber batıya geldi ve Osmanlı’nın son sınırlarına kadar da gittiler. Yine birkaç gün önce, şehrin girişine “buraya it girer, Kürt giremez” diye yazılan Yozgat ilindeki Kürtlerin kaç yüz yıldır orada yerleşik olduğunu bilmiyoruz. Sayın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “ben Kürt kökenliyim, İstanbul Kürtlerin en büyük kenti“ diyor. Doğru, İstanbul’da milyonlarca Kürt var; ancak Kürtler, tarihî Kürdistan olarak bilinen coğrafyada, hep çoğunluk idiler. Bugün batıda bile kimi il ve ilçelerin nüfus olarak çoğunluğunu teşkil edebilirler, hattâ bazı illerde etmeye başladılar bile. Ama bu bütün Kürtlerin “Türkleşeceği” anlamına gelmez.

 

Mustafa Kemal’in özerklik sözü

 

Emin olun, bir özerklik, hattâ Kürtçenin bu ülkede Türkçe ile birlikte eğitim dili ve resmî dil olması, karşılanmayacak kadar azamî, çok da maksimalist bir talep değil. Bakın daha 1919-20’de, henüz BMM oluşmadan, hem İstanbul hem Ankara hükümeti Kürtlere özerklik sözü vermişti. 10 Temmuz 1919’da Sadaret’te (başbakanlık) yapılan toplantıda, dönemin Kürt aydınları ve ileri gelenlerine — ki bunların çoğu Seyit Abdülkadir’in başkanlığını yaptığı Kürdistan Teali Cemiyeti üyelerinden oluşmaktaydı —  Kürdistan’a bir vali ve memurların atanacağı sözü verildi. Yine aynı toplantıda, İstanbul hükümetinin özerk Kürdistan fikrine yakın durduğu dile getirildi. Bu “söz”den birkaç ay sonra, 10 Ekim 1919’da imzalanacak olan Amasya Protokollerinde — ki dönemim İstanbul hükümetini temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini temsilen Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Bekir Bey tarafından imzalanmıştır — Kürtlerin kavmî haklarını tanımak konusunda tereddütsüz davranılacağı belirtiliyordu. Amasya’da imzalanan İkinci Protokol’de,  Osmanlı devletinin “tasavvur ve kabul edilen hududunun, Türk ve Kürtlerle meskûn araziyi ihtiva eylediği” kayıt altına alacaktır.

 

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilânından önce meşhur İzmit basın toplantısında da, Kürtlere sadece kültürel hakların değil, özyönetim hakkının da verileceğini açıklıyordu. Mustafa Kemal, Kürtlere özerklik hakkı tanıyan 1921 Anayasasını da referans göstererek şöyle diyordu: “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.”

 

Devlet PKK ile neleri konuştu, barış sürecinde neler ele alındı bilemiyoruz. Ancak görünen o ki, PKK tarafından dile getirilmiş en maksimalist talep, içeriğini henüz tam olarak bilmediğimiz bir “özerklik” olarak görünüyor. Acaba diyorum, Kürtlerin nüfus olarak çoğunlukta oldukları yerlere, gerekli maddi ve hukuki zemin oluşturularak bir özerklik verilmesi, müzakere edilebilecek bir talep değil mi? Hani kan dökmeyi durduracak, barış masasına dönüşü sağlayacak ve bizleri “hendekli özyönetim” maceralarından da kurtaracak bir müzakere önerisi olarak.

Önceki İçerikAKP’de geçiş dönemi
Sonraki İçerikTeröre dolaylı destek örneklerinden biri