Bir yeminin serencamı

Abdullah Kıran

 

Leyla Zana’nın milletvekili yeminini “Türk milleti” yerine “Türkiye milleti” diye okuması, memlekette yeniden bir yemin tartışmasını başlattı. Düşünüyorum da, acaba bizim kadar, neredeyse her meseleyi yemin üzerinden çözmeye çalışan başka milletler var mıdır? Sahi, son olarak hangi yeminden kurtulmuş ve milletçe bir ah çekmiştik? Hani o meşhur “andımız” vardı ya,  Dr. Reşit Galip tarafından önce Atatürk’e kabul ettirilen ve 10 Mayıs 1933 tarihinden 2013 yılına kadar okullarda okutulan “öğrenci andı”;  tam 80 yıl sonra demokratikleşme paketiyle ortadan kaldırılmıştı. Bence AK Parti’nin, ülkenin demokratikleşmesi yolundaki en büyük icraatlarından biri, 1930’larda tüm Avrupa’da dalgalanan faşizm ruhunun dorukta olduğu dönemde uygulamaya konulmuş olan bu andın kaldırılmasıydı. Allah kaldıranlardan bin defa razı olsun.

Hepimiz Orta Asya’dan gelmedik

“Türküm, doğruyum” şeklinde başlayan cümleler, belki bir ideolojik biçimlendirmeyi hedefliyor; ancak bunu yapmaya kalkarken inanılmaz bir ahlâki tahribata yol açıyordu. Bir kere, “Türk” olmayıp etnik kimliğinin farkında olan her öğrenci, daha ikinci kelime ile “doğru” değil  yalan söylediğini biliyordu. Belki bundan olsa gerek, öğrencilik hayatım boyunca hiçbir defa bu yemini doğru okumamış, sadece kuru kalabalığa kimi seslerle eşlik etmiştim. Çünkü etnik açıdan Türk değildim.  Hani bir dereceye kadar bu “Türklük” kabul edilebilirdi;  memleketin Lazı, Gürcüsü, Çerkezi, Arnavutu, Ermenisi, Rumu, Romanı, Pomakı, Arabı,  Kürdü   “Türk” olabilirdi; ama bir de hepimize bir Orta Asya geçmişi uydururlardı ya, işte o beni hep yaralamıştır. Yok “Orta Asya’da Türkler demiri böyle döverdi,” yok “Asena önderliğinde Ergenekon’dan bu şekilde çıktılar” gibi. Halbuki Orta Asya kökenli “Türklerimizin” sayısının çok sınırlı olduğu ve taş çatlasa yüzde 8-10’u geçmeyeceğini de çoğumuz biliyoruz. Eğer bu kavram ile, Avrupalıların tâ Ortaçağ’dan bu yana “Müslüman” ile özdeş kıldığı anlamda bir “Türklük” kastediliyor olsaydı, yine bir sorun teşkil etmezdi. Ama hepimiz biliyoruz ki öyle değildi. Daha doğrusu, ilk başlarda öyle iken daha sonradan tamamen değişmişti.

Sağ olsun AK Parti, çoğumuzu daha ikinci cümlede yalancı çıkartan bir yemin zulmünden kurtarmıştı. Ama daha kurtulmamız gereken çok yemin var. Şüphesiz bunlardan biri de milletvekili yemini. 1921 Anayasasında yemin yoktu; ilk 1924 anayasasıyla bir yemin metniyle tanıştık ve bu metin, her askeri darbe ve her askeri anayasa ile birlikte biraz daha katlanılmaz oldu.  1982 Anayasasının 81. Maddesinde yer alan yemin metni şöyledir: ”Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Hem devrimci hem devletçi olunur mu?

Şimdi bu metnin neresi doğru konusuna girmeden önce şunu merak ediyorum: Bir insan hem cumhuriyetçi, hem devrimci, hem milliyetçi, hem halkçı, hem de devletçi olabilir mi? İnsan Atatürk olursa, olabilir miymiş acaba? Bütün çağdaş akımları, “ilkeleri” olarak bellemiş. Allahtan faşizm ve komünizmi de eklememiş.   Peki, bu ülkede herkes Atatürkçü olmak zorunda mı? Eğer milletvekili olmak istiyorsa, bu kaçınılmaz. Üstelik bunu yemin ederek ispat etmek zorunda. Şimdiye kadar Rum milletvekillerimiz oldu, Yahudi milletvekillerimiz oldu ve şu anda şükürler olsun ki Ermeni milletvekillerimiz de mecliste var.  Acaba bütün bunlar, bu yemini içlerinden geldiği gibi mi okudu, yoksa okumak zorunda mı kaldı?

Gelelim Leyla Zana meselesine. Sanırım dünya tarihinde, sırf iki kelime ana dilinde konuştu ve yemin metnine uymadı diye, hayatının en verimli on yılını cezaevinde geçiren başka kimse yoktur. Örnek teşkil etmesi bağlamında,  boşuna yorulup aramaya kalkmayın. Peki, Leyla Zana’nın, 24 yıl aradan sonra girdiği mecliste  “Türk milleti” yerine “Türkiye milleti” kavramını kullanarak metni okuması doğru muydu? Bana göre değil. Kanımca Leyla Zana, “bu metin içime sinmiyor” deyip metni okumasaydı, daha doğru olurdu. Öte yandan, Leyla Zana’nın 24 yıl aradan sonra aynı yemin metnine ve aynı soruna işaret etmesi de Türkiye demokrasisinin geldiği nokta itibarıyla ayrı bir konuyu teşkil ediyor.

Yemin şart mı?

Yemin, herhangi bir meselede sadık kalınacağını, o konuda haysiyetli davranılacağını ifade etmek anlamında başvurulan bir yoldur. Maalesef bizdeki yeminler, çoğunlukla daha ilk cümle ile yemin edeni zor durumda bırakır; hattâ yalancı bile çıkartır.  Merak ediyorum, meclisteki 550 vekilden kaçı, tamamen içinden gelerek o yemin metnini okudu.? Şahsen ben, seçimsiz vekil yapılsaydım, yine de o metni okumaya razı olmazdım.

Peki, ne yapmalı?  Ben derim ki, illâ bir yemin olacaksa, her vekil mutlaka inandığı ve bağlı kalacağı bir metin üzerine yemin etmede özgür olmalıdır.  Şöyle ki, iman etmiş bir Yahudi, Tevrat üzerine; bir Hıristiyan, İncil üzerine; bir Müslüman, Kuran üzerine; bir Êzidî Kürt de Mıshefa Reş üzerine yemin edebilmelidir. Semavi dinlere inanmayan biri de kendisinin kutsal bildiği bir metin üzerine yemin edebilir. Ancak herhangi bir yemin de olmayabilir. Sonuç olarak,  eğer yeni anayasada bir yemin metni olacaksa, zinhar etnik bir kökeni referans göstermemelidir. Yani insanlar daha yemin ederken “yalancı” duruma düşmemelidir.

 

Önceki İçerikIt is the opposition that is the real problem
Sonraki İçerikBarışa barikat (Yüksekova raporu)