BPC seçimler ve ertesini nasıl değerlendiriyor?

Görünen o ki, HDP barajı rahatlıkla aşabilecek bir noktada. "Statüko yanlısı" olarak tanımlayabileceğimiz taraflarda ise, pek bir yükseliş yok.

BPC ya da tam açılımıyla Bipartisan Policy Center, Washington merkezli bir Amerikan düşünce kuruluşu. 2007’de Amerikan Senatosu’ndaki çoğunluk liderleri Howard Baker, Tom Daschle, Bob Dole ve Kuzey İrlanda barış sürecinde önemli bir rol üstlenmiş olan George Mitchell tarafından kurulmuş. Başkanlığını BPC’nin kökenindeki Enerji Politikaları Ulusal Komisyonu’nun (National Commission on Energy Policy) kurucusu Jason Grumet üstleniyor.

 

BPC, geçen ay yayımladığı bir raporda, Washington’un Ortadoğu’daki stratejik ortağı olarak Türkiye’nin yerini Kürtlerin alması gerektiğinisavunmuş, buna gerekçe olarak “Ankara’nın bölgede Amerikan çıkarlarına aykırı bir politika izlemesini” göstermişti. “Ankara, Suriye ve Irak’taki Daech mevzilerini bombalayacak Amerikan uçaklarına üsleri açmadığı” için ABD, Bölgesel Kürt yönetimi toprakları içinde üs kurmalı ve aynı zamanda PKK’yi terörist örgütler listesinden çıkarmalıydı. PKK silah bırakma amacıyla hükümetle Çözüm Süreci’ni yürüttüğü için değil, “Daech’e karşı savaşta önemli bir rol oynayabileceği için” elbette.

 

BPC 7 Haziran seçimleriyle de yakından ilgileniyor, tahminler yürütüyor, değerlendirmeler yapıyor. Bu konuda yayımladığı bir rapor şimdi muhalefet çevrelerinde elden ele dolaşıyor. (http://bipartisanpolicy.org/wp-content/uploads/2015/05/BPC-Turkey-Parliamentary-Election-2015.pdf) Her türlü olasılığın ayrıntılı olarak ele alındığı raporda verilen dipnotlara bakıldığı zaman kaynaklarının hemen, hemen tümünün AK Parti karşıtı çevrelerden olduğu ilk bakışta görülüyor. Bu, bir düşünce kuruluşunun ne kadar bilimsel(!) bir araştırma yaptığını ortaya koyan bir ölçüt ve öncelikle de kendisini bağlar doğal olarak. Genel seçimlerden AK Parti’nin salt çoğunluğu yitirerek çıkmasını yeğliyor olması da öyle doğal olarak.

 

Ne var ki BPC, Türkiye’deki seçimlere yönelik tahmin ve tercihlerini belirtmekle yetinmiyor. AK Parti’nin seçimleri kazanması halinde ülkede şiddetin tırmanması dâhil neler olabileceği hakkında, objektif bir gözle değerlendirildiğinde kabul edilmesi güç argümanları yineleyerek, öngörüde bulunuyor. Örneğin Erdoğan’ın “artan otoriter eğilimi” ve “muhafazakâr retoriği” Türkiye siyaset sahnesini yansıtan tanımlamalar değil. Çünkü Erdoğan ve AK Parti karşısında muhafazakâr olmayan ve demokrasi ve özgürlükten yana politikalar izleyen güçlü siyasi partiler var izlenimi yaratıyor. Oysa tarafsız gözler “tıpış, tıpış sandığa gider oy verirsiniz” diye çıkışan bir ana muhalefet Başkanı’nı da, evrensel demokrasi ilkelerine bağlılık açısından son derece tutucu görüşlerini otoriter bir üslupla dile getiren MHP liderini de görür. Ayrıca bu iki partinin kırmızıçizgili yeni anayasa önerilerini de fark eder.

 

BPC’nin böyle bir derdi yok çünkü seçimlerden muhalefetin kazançlı çıkmasını Amerikan çıkarları açısından daha uygun buluyor. Mısır’da seçilmiş cumhurbaşkanının devrilmesini uygun gördüğü gibi. Raporu her olasılığa açık görünüyorsa da muhalefetin sandık zaferi o kadar arzu ediliyor olmalı ki seçim hileleri bahsine özel bir yer ayrılmış. Seçmenin 2007’de yüzde 28’i seçimlere hile karıştırılacağına inanırken, bu oranın bugün yüzde 43’e çıktığı dile getiriliyor; sanki bu veri seçimleri üç cepheli muhalefet partilerinin kazanmasının bir işareti sayılırmış gibi.

 

BPC raporu, HDP’nin barajı geçmesi ve salt çoğunluğun altında kalması halinde AK Parti’nin de hile iddialarını dillendirebileceğine işaret ediyor. Bu iddiaların YSK tarafından kabul görebileceğini ve özellikle HDP’nin oy aldığı bölgelerde yinelenmesine karar verebileceği seçimlerle sonuçların iktidar partisi lehine dönebileceğini belirtiyor. Görünen o ki AK Parti seçimi kazansa dahi, kazanmaması gerektiği düşünüldüğünden mi bilmem artık sandık zaferi bu defa çok tartışılacağa benziyor.

 

BPC raporu ayrıca, olur da AK Parti yeniden seçim kazanırsa diye bir felâket senaryosunu da gündeme getiriyor: Üç koldan şiddetin tırmanması. HDP barajı geçemezse, Türkiye’nin Kürt bölgesinde şiddetin patlayabileceğine işaret eden rapor, özellikle AK Parti’nin hile yaptığı iddialarının YSK tarafından dikkate alınmaması halinde düzenlenmesi beklenen gösterilerle şiddetin tırmanabileceğine dikkat çekiyor.

 

Rapora göre, Türkiye’yi bekleyen bir başka terör dalgası daha var. Sol grupların ajitasyonu üzerine DHKP-C gibi terör örgütlerinin 70’li yıllarda olduğu gibi harekete geçebileceğini ve “hayatlarından memnun olmayan gençlerin” vereceği destekle Türkiye’yi iç savaş ortamına sürükleyebileceğini vurguluyor.

 

Raporda ayrıca İslamcı terör örgütlerinin de Türkiye’yi geçiş yolu olarak kullandığına, bunun Ankara’nın Suriye’deki rejim muhaliflerine yönelik “açık kapı” siyasetinden kaynaklandığına dikkat çekiyor. Ardından Ankara’nın hoş gördüğünü ima ettiği bu terör odağının, eğer böyle ise AK Parti seçim kazandı diye neden harekete geçeceği anlaşılmasa da, Türkiye’yi şiddetin kol gezdiği bir ülkeye dönüştüreceğine dikkat çekiliyor. 

 

Raporda dile getirilen tüm bu olasılıklara bakıldığında, seçiminormalde muhalefet partilerinin kazanması gerektiği, kaybederlerse AK Parti lehine hile yapılmış olma olasılığının yüksek olduğu ve her halükarda AK Parti’nin tekrar iktidar olduğu Türkiye’nin 7 Haziran ertesinde çok yönlü bir terör ortamına yuvarlanmasının kaçınılmaz göründüğü izlenimi ediniliyor.

 

BPC raporunun Türk-Amerikan ilişkileriyle ilgili bir bölümü de var. Yukarıda verdiğim bilgiler, AK Parti hükümetinin Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarına uygun davranmadığı için yeğlenmediğini ortaya koyuyordu. Bu bölümde de bu görüş işleniyor; AK Parti sandıktan zaferle çıkarsa Erdoğan’ın “Batı’dan kopuş” politikasının güçleneceğine, müttefiki ABD’den farklı siyaset yürütmeye devam edeceğine vurgu yapılıyor.

 

Bununla birlikte AK Parti’nin zayıf bir çoğunlukla iktidarda kalmasının Amerikan karşıtı söyleminin güçlenmesi sonucunu doğuracağı ama herhangi bir koalisyon hükümetinin Ortadoğu’da arzu edilen rolü AK Parti hükümetinden daha iyi oynayacağına inanmak için de bir neden bulunmadığı vurgulanıyor.

 

Burada altı çizilmesi gereken husus şu: Bir ülkenin evrensel nitelik taşıyan Batı değerlerine bağlılığı ve anayasal/yasal düzenini bu demokratik değerlere dayandırması ya da bunu hedefleyen bir programa sahip olması mı, yoksa ABD ya da Batılı ülkelerin çıkarlarını doğrudan savunması mı daha önemli olan? 

 

Rapordan anladığım kadarıyla BPC’nin burada dönüp dolaşıp söylemeye çalıştığı Ortadoğu ülkeleri için tam da ikinci şıkkın geçerli olduğu. Türkiye’nin Ortadoğu değil, Avrupa ülkesi olduğunu söyleyip durduğumuz, bu “gerçeği” kabul etmeyenlere tepki gösterdiğimiz akla geldikçe dünyaya ne kadar yüzeysel baktığımızı anlıyor insan. Biz kendimizi nasıl ve nerede görürsek görelim, ABD ve Batılı ülkeler için demokratik ölçütlerin değil, onların çıkarlarını savunup savunmamızın geçerli olduğu bir bölge ülkesiyiz ne yazık ki.

 

Demokratlığın ve insan haklarına saygının gereği, evrensel demokrasinin sadece Türkiye’de yerleşmesini değil, aynı zamanda bölgemizin ve dünyanın her tarafında geçerli olmasını savunmak olmalı. Ve de Batılı müttefiklerimizi bu konuda artık tutarlı olmaya ikna etmek için çalışmak. Bu yaklaşımı ulusal çıkarları için uygun bulmayanlar ne düşünürlerse düşünsünler, hangi senaryoları ve komplo teorilerini üretirlerse üretsinler.

Önceki İçerikSorular (I) Fetih Şöleni ve Ermeni soykırımı
Sonraki İçerikBilic’in yüreği