1848; Çekya’dan Fransa’ya, Almanya’dan İskandinavya’ya Avrupa’nın dört bir yanında binlerce köylünün, işçinin ve orta sınıfın kötü ekonomik koşullara, temsil hakkının olmadığı katı monarşiye isyan ettiği hareketli bir seneydi. Devrim ve isyanların ülkesi Fransa’nın 1848’de monarşiyi yeniden yıkıp İkinci Cumhuriyet’i kurması kıta Avrupa’ya ilham kaynağı olmuştu. Ama birçok Avrupalı, devrim konusunda Fransızlar kadar şanslı ve yetenekli değildi. Çok sayıda devrim başarısız olmuş, bastırılmıştı. Bu nedenle özellikle Kuzey Avrupa’da başarısız olup mücadeleyi kaybeden devrimci işçiler, tüccarlar ve köylüler; dışlanmamak, sistemin dışına daha fazla itilmemek ve güvenliklerini sağlamak adına akın akın ABD’ye göç etmeye başlamış, özellikle bugün Kanada sınırına yakın küçük bir eyalet olan Minnesota’ya yerleşmişti. Minnesota, geniş tarım arazileriyle çiftçiler için cazip bir eyaletti.

Bugün yaklaşık 6 milyonluk bir nüfusa sahip olan Minnesota, bu nedenle ABD’de en çok Almanya, Norveç ve İsveç göçmenini barındıran eyaletlerden biri. Aynı zamanda 1848’in başarısız solcu devrimcilerinin yerleştiği bir eyalet olduğu için de kooperatifçiliğin, solun, dayanışmanın en güçlü olduğu bölgelerin başında. Tam da bu nedenle, Demokrat Parti’nin North Dakota ile beraber resmi isminin farklı olduğu nadir eyaletlerden biri de yine Minnesota. Demokrat Parti’nin Minnesota’daki resmi kuruluşunun tam adı: Minnesota Demokratik-Çiftçi-İşçi Partisi. Zira 1944 yılına kadar 1848 devrimlerinin etkisiyle Minnesota’da çok daha solda olan Çiftçi-İşçi Partisi (DFL) dominant parti konumundaydı ve eyaleti başkentte bu partinin ülke ortalamasına göre çok daha solda olan senatörleri, vekilleri temsil ediyordu.

1944 yılında Demokrat Parti ile resmi olarak kurumsal yapısını birleştiren ve Demokratlar içinde erimeyi tercih eden DFL, bugün bile eyalette ülke ortalamasına göre çok daha sol bir havanın esmesinin temelini oluşturuyor.
Minnesota’nın sol mirası, sadece ekonomik politikalara değil kimlik meselelerine de yansımış durumda. Minnesota, Kanada sınırına yakınlığı sebebiyle de “Minnesota Nice” (Minnesota Naifliği) klişesinin yakıştırıldığı bir yer. Özellikle farklı kimliklere, görüşlere, zor durumdaki insanlara karşı bir yardımseverlik ve hoşgörü; bir yandan da tepkilerin pek açıkça ve yüksek sesle değil pasif agresif bir şekilde verilmesiyle meşhur bir eyalet. Bunun bir sonucu da göçmenlere karşı oldukça kucaklayıcı bir yerel nüfusa sahip olması. Bu nedenle, 6 milyonluk bu küçük eyalet çoğu iş güç-işletme sahibi, hatta içlerinden ABD’nin ilk başörtülü Müslüman vekili Ilhan Omar’ı çıkaracak kadar siyasi güce sahip 100 bin kişilik bir Somali topluluğuna ev sahipliği yapıyor.

Minnesota aynı zamanda Kamala Harris’in 2024 seçimlerinde eyaletin çocuklar için ücretsiz öğle yemeği gibi sol vaatlerini hayata geçiren karizmatik valisi Tim Walz’ı başkan yardımcısı adayı göstermesiyle, Keith Ellison gibi Müslüman bir Demokrat Partili’nin Eyalet Başsavcısı olmasıyla da Trump karşıtı hareketi domine etmesiyle gündemde. Bilhassa Ilhan Omar İsrail karşıtlığı ve görünür Müslüman kadın kimliğiyle de sık sık Trump ve Cumhuriyetçiler tarafından sınırdışı edilme tehditlerine maruz kalan, ABD doğumlu olmasına rağmen Amerikalı olmamakla suçlanan Minnesotalı bir siyasetçi.

Trump’ın Tim Walz’a ağır hakaretler etmesi, Walz’ın beyaz seçmendeki ve yoksul kesimdeki karşılığını gördüğü için hedef alması pek şaşırtıcı değil. Fakat Trump yönetimi uzun bir süredir Tim Walz ve eyaletin en büyük kenti Minneapolis’in belediye başkanı Jacob Frey’i dolandırıcılık yapan Somalili vakıflara “insan hakları ve açlıkla mücadele politikalarıyla” uğraştıklarını düşünerek kamu desteği ve finansmanı sağlamakla suçluyor. Trump yönetimine göre Walz ve Frey, eyaletteki Somali azınlığının “oyuncağı” olmuş.

Özellikle Frey’in seçim döneminde kentte yaşayan Somalilerin oyunu almak için yerel dilde konuştuğu, yerel müziklerle dans ettiği görüntüler Trumpçı sosyal medya hesaplarının en büyük linç kaynağı.
Filistin destekçisi Somalili siyasetçiler, yoğun ve güçlü Afrikalı Müslüman bir göçmen topluluğu, 1848’den gelen sol miras, Kamala Harris’in beyaz erkekler arasında popüler eski başkan yardımcısı adayı bir vali, Somali müzikleriyle dans eden genç bir belediye başkanı ve Trump karşısında tepkili halk derken Minnesota Trump yönetiminin en çok kafayı taktığı eyaletlerden biri oldu. Cumhuriyetçiler için “halktan kopuk duyarbaz” Demokratları en iyi karikatürize edebilecekleri yer adeta.
Bünyesinde barındırdığı bu özellikleriyle kendi seçmenlerine 2026 ara seçimleri öncesinde sandığa gitmeleri için bir başarı hikayesi sunmak için Trump yönetiminin yeni hedefi haline gelen Minnesota, son iki haftadır özel federal göçmen kolluk kuvveti ICE’nin “işgali” altında.
Trump’ın siyasi hedefleri doğrultusunda hareket eden özel bir milis gücüne dönüşen ICE, kaçak göçmenlerin yoğun olduğu Florida ve Texas gibi Cumhuriyetçi eyaletler yerine ülkenin küçük eyaletlerinden biri olan Minnesota’ya çıkarma yaptı, ABD vatandaşı genç bir anneyi arabasında katletti ve “Minnesota naifliğiyle” ünlü sıradan eyalet sakinlerini döve döve, yerde sürükleye sürükleye, biber gazı sıka sıka profosyonel ve korkusuz protestoculara çevirdi.
Trump, küresel ölçekte canı sıkıldığında AB ve NATO üyesi Danimarka’yı tehdit edip Grönland’a gözünü dikebiliyor, yatağından devlet başkanı kaçırabiliyor, petrollere el koyup, Machado’nun eline bir poşet tutuşturup Nobel ödülünü zorla alabiliyor. Fakat dünya sahnesinde önüne hiçbir engel konmayan Trump’ın kendi ülkesinde çok büyük bir baş belası var: Çocuğunu okuldan eve, evden spor antremanlarına, müzik derslerine arabalarıyla taşıyan helikopter anneler, sıradan orta sınıf Amerikalılar.
Daha önce belki de hiç polis şiddetiyle tanışmamış çoğu beyaz orta sınıf Amerikalılar son iki haftadır ilk kez gözaltına alınıyor, dövülüyor, yerlerde sürükleniyor, arabalarının içine biber gazı sıkılıyor, komşuları öldürülüyor. Ve beklenenin aksine korkup pes etmek yerine sokağa daha da fazla çıkıp Trump’a karşı ses çıkarmaya devam ediyorlar.
Zira hepsi Trump’ın Minnesota çıkarmasının basit bir kaçak göçmen avı değil; profosyonel bir anayasayı askıya alma ve olağanüstü koşullar yaratıp bunları büyüterek istisna haline geçme girişimi olduğunun farkında.
Gerçekten de kaybedecekleri tek en önemli şey göçmen komşuları değil; 250 yıllık Amerikan demokrasisi.
Buz üstünde ICE kovalamaca
ICE, 11 Eylül saldırılarının ardından kaçak göçmenlerle mücadele etmek amacıyla İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan özel bir federal kolluk kuvveti, polis gücü. Yetki alanı kaçak göçmenleri bulmak, tespit etmek, yakalayıp sınırdışı süreçlerini başlatmak ve kaçak göçe yardım olan Amerikan vatandaşlarını engellemek, yargı önüne çıkarmak.

Fakat Trump yönetimi ICE polisine özellikle ikinci başkanlık dönemi başladığından beri özel bir ilgiyle yaklaşıyor. ICE polis gücüne girmek için gereken şartlar hafifleştirildi, yeni elemanların eğitim süreçleri hızlandırıldı ve henüz kanıtlanmamış iddialara göre 6 Ocak Kongre baskınına katılanlar dahil olmak üzere birçok Trump destekçisi siyasi saiklerle, göçmenlere duydukları öfke sebebiyle bu güce katılmak için başvurdu, hafifletilmiş süreç nedeniyle gerekli eğitimleri almadan da göreve başladı. Yine Trump, hakimiyetindeki Kongre sayesinde ICE’nin bütçesini %400 oranında arttırdı ve ciddi bir personal istihdamı sağladı.
Fakat ICE’nin gücünü pekiştiren tek Cumhuriyetçi kurum Trump ve Kongre olmadı. Muhafazakarların çoğunlukta olduğu Yüksek Mahkeme de Eylül ayında ICE’nin beyaz olmayan kişileri sırf konuştuğu dil, ten rengi nedeniyle durdurup şüphelenmesi ve kaçak göçmen olduğu iddiasıyla gözaltına almasına imkan tanıyan bir karara imza attı.
Trump ICE’i Cumhuriyetçilere oy veren muhafazakar Hispaniklerin yoğun yaşadığı Florida veya Texas gibi eyaletlere yollamak yerine Demokratların kalesi olan büyük metropollere yolladı. New York, Los Angeles ve en son ay itibariyle de Minnesota eyaletini hedef aldı.
Yeni yetki, donanımı ve siyasi davasıyla kuşanan ICE; Minnesota’da Somali göçmenlerinin neredeyse hepsinin Amerikan vatandaşı olması karşısında hedefini eyaletin %7’sini oluşturan Hispaniklere çevirdi. ABD’de Türkiye gibi ortak ve herkese ücretsiz verilen bir kimlik kartı olmadığı, birçok kişi doğum belgesini saklamadığı veya parası olmadığı için pasaport başvurusu yapmadığı için Amerikan vatandaşlarının “vatandaş” olduklarını kanıtlayan belgeleri çok erişebilir değil. Amerikalılar durduk yere sokakta polise kimlik göstermeye de alışık değil. Bu nedenle özellikle yoksul kesimler veya evsizler de ICE tarafından kaçak göçmen olduğu iddiasıyla gözaltına alınıyor, uzun bir süre gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılabiliyor.
ICE için “makul şüphe” kıstası ise artık tamamen renk, dil, etnik köken. Bu nedenle beyaz olmayan bir Amerikalının sokakta, kilisede durduk yere çevrilmesi, yanında belgesi yoksa gözaltına alınması doğal. Fakat Minnesota’da eşik çok korkunç bir şekilde atlandı. Zira ICE polisini protesto etmek isteyen bir ABD vatandaşı anne Reene Good, ICE polisi tarafından korkunç bir şekilde katledildi. ICE, faaliyetlerini engelleyen, kaçak göçle mücadeleye set çeken veya kendileri için yaşamsal tehdit oluşturan kişilere de müdahale etme yetkisine sahip; tabii ki Trump yönetimi altında bu yetkileri oldukça muğlak şekilde yorumlayıp her türlü protestoyu “tehdit” olarak görüyorlar ve bu nedenle de sosyal medyadaki yoğun müdahale görüntüleri ortaya çıkıyor.

Reene Good, “ICE avcısı” olarak kendini tanımlayan büyük cipli annelerden biri. Son birkaç aydır ABD’de çocuklarını okula, spor kurslarına arabalarıyla götüren ve kendilerini çocukların etrafında helikopter gibi pervane eden ilgili anneler, yani “soccer mum”(futbol annesi) ICE polisini protesto etmek amacıyla oyuncak, eşya, çanta yüklü büyük araçlarıyla boş zamanlarında ICE araçlarının önünü kesiyor, yolları kısa süreliğine kapıyor, polisin işini uzatıyor ve arabalarıyla polisi barışçıl bir şekilde protesto ediyor. Reene Good da böyle bir anne olarak ICE polisinin yolunu kesmiş, mahallesinde kaçak göçmen avına çıkmasını engellemek istemişti.

ICE polisinin tepkisi üzerine yoldan çekilmek üzereyken camına dayanan bir polis tarafından soğukkanlılıkla kafasından vurulan ve ardından aracıyla ağaca çarpan Good, hayatını kaybederek ICE şiddetinin sembolüne dönüştü. Birçok beyaz Amerikalı belki de ilk kez polis şiddetinin kendilerine bu kadar yakınlaştığını gördü. Daha önce arabası polis tarafından durdurulan siyahların “vurulmamak için ne yapmanız lazım?” sorusunu yanıtladıkları eğitici videolar, “elinizi hemen havaya kaldırın, cebinize veya kokpite götürmeyin” gibi taktikler ilk kez beyazlar için verildi.
Üç çocuk sahibi, ikinci kocasını kaybeden ve ardından kız arkadaşıyla 6 yaşındaki çocuğunu birlikte büyütmeye başlayan Reene Good, ABD İçişleri Bakanlığı tarafından “terörist” olarak yaftalandı, Trump başta olmak üzere tüm yetkililer ICE polisinin hayatını tehdit altında hissettiği için Good’u vurduğunu söyledi, cinayeti savundu. Good cinsel yönelimi üzerinden hedef gösterildi, “radikal” bir kişi olarak resmedilmeye çalışıldı.
Bu cinayetin ardından, ICE polisi gurur duyarcasına Good gibi sokağa arabalarıyla çıkan diğer kadınları tehdit etti, “ne olduğunu görmediniz mi? Korkmuyor musunuz?” gibi sorularla birçok Amerikalıyı açıkça “uyardı”.
Bu tehditlere rağmen yaşanan cinayet karşısında sokağa daha fazla Amerikalı’nın ve özellikle kadının çıkması üzerine, ICE de şiddeti arttırdı. İçinde çocukların olduğu arabalara biber gazı atıldı, insanların arabalarına bilerek çarpıldı ve sürücüler arabalardan sürüklenerek gözaltına alındı, bir protestocu gözünü kaybetti.
ICE polisi özellikle bütün bu şiddeti dramatikleştirerek korkuyu ve dehşeti de bilerek yaymaya çalıştı. Minnesota’da öğlen yemeği yedikleri lokantada kendilerine yemek pişirip servis eden Hispanik garsonları iş çıkışı bekleyip gözaltına aldı, Amerikan vatandaşı olan evsiz Yerli Amerikalıları döverek gözaltına aldı, arama emri olmadığı için giremediği evdeki Hispanikleri çıkarmak için ev sahiplerinin çocuklarını sokakta fiilen rehin aldı ve tehdit etti.
Kaos şahane, daimi istisna bahane
ICE’nin bu sistematik şiddeti karşısında Minnesotalılar çareyi evden işe, işten protestoya gitmekte; buzlu yollar üzerinde poşetlerle kayarak protestolara katılmakta, kısacası dayanışmakta buldu. Somalili teyzeler evlerinde pişirdikleri yöresel yemekleri göstericilere dağıttı, mahallerine giren ICE polisini organize olup kimliklerini sallayarak kovdu, ICE tarafından kovalanan kuryeleri Amerikalılar evlerine aldı, arama izni olmadan evlere giremeyen ICE kapıda kaldı.

Fakat özellikle Demokrat Partili siyasetçiler, yerel yöneticiler öfkeli konuşmalar yapmak ve dava açmak dışında sokağa inmedi. Minnesota Valisi Tim Walz sert söylemine karşı halkı sokaktan çekilmeye davet etti, şiddet olayları yaşanmaması için özel olarak uyardı. Bunun sebebi Demokratların gerektiğinde polisten gaz ve cop yiyecek cesur siyasetçilere, liderlere sahip olmaması ama en önemlisi de Trump’ın “İsyan Yasası” adında geçmişten kalan ve nadiren kullanılan özel bir olağanüstü yasayı kullanmak amacıyla Demokratların kalelerinde kaosu kontrollü bir şekilde arttırdığına inanmaları. Trump bu yasayı ileri sürerek Amerikan askerlerini Demokratların güçlü olduğu şehirlerde sokağa çıkarmak ve polis gücü olarak kullanmak, böylece eyaletlerin ve kentlerin sahip olduğu kolluk yetkisine fiilen el koymak istiyor. Bu aynı zamanda 2026 seçimleri öncesi Trump tabanı için büyük bir “hediye”. Trump Demokratları sokakları yakan, dükkanları yağmayalan öfkeli kitleler olarak resmetmek ve böylece kendisinin pusulada olmaması karşısında ara seçimlere gitmeye meyilli olmama riski altındaki tabanını sandığa taşımanın derdinde.
En önemlisi ise Trump’ın bu yasa aracılığıyla daimi bir “istisna” hali yaratması ve böylece olağan hukuki kuralları sürekli çıkan ve bizzat kendisi tarafından büyütülen olağanüstü koşullarla askıya alma amacı. Trump, sıradan Amerikalıların gündelik hayatını doğrudan askerlerle etkilemek ve eyaletlerin gücünü kırmak istiyor. Bunun en büyük sebebi, Amerikan anayasasının başkanın yetkilerini Kongre, Yüksek Mahkeme ve eyaletler aracılığıyla sınırlandırması ve kendi partisine bile tam olarak hakim olamayan Trump’ın seçimlerde söz verdiği birçok vaadi hayata geçirememesi, tam anlamıyla büyük bir reform gerçekleştirememesi, enflasyonu düşürememesi, FED başkanına bile söz dinletememesi, kendi atadığı yargıçların bile birçok kararını iptal etmesi ve bütün bunların üzerinde kendi partisinin yanında durmaması sonucu Epstein belgelerini açıklamak, açıklayacak zorunda kalması.
Trump’ın eli kolu dünyada ne kadar rahatsa, kendi evinde o kadar bağlı.
Sanırım bu yüzden de dünyadaki kaos, Amerika’da Trump’ın önüne engel kondukça artıyor.
Amerika’nın demokrasisi, dünyanın bekası
Trump, Amerika’da önüne engel, protesto, muhalefet, kanun, anayasa ve mahkeme kararı çıktıkça 2026 ara seçimlerine kendi pozitif gündemi, hikayesi ile girmek için dünyayı alt üst ediyor. “Büyük Amerika” söylemini güçlendirmek, güçlü lider algısını pekiştirmek için Venezuela’dan Grönland’a, Ukrayna’dan Gazze’ye birçok konuda olumlu-olumsuz radikal adımlar atıyor, taşları yerinden oynatıyor, bizzat ABD tarafından kurulmuş kurallara dayalı liberal dünya düzenini elleriyle paramparça ediyor.
Böylece seçmenine anlatacağı, seçmeninin gurur duymasını sağlayacağı bir hikaye inşa ediyor, sıradan Trump destekçilerine “biz onu ABD başkanı seçtik, adam dünya başkanı oldu” dedirtiyor.
Amerikan demokrasisi ve kendine özgü denge-denetleme gücü, aslında dünyada artan kaosun en büyük sebeplerinden biri. Zira dünya içeride bunalan Trump’ın stres atmak için yumruk salladığı bir çuvaldan ibaret. ABD’nin sert gücü, ekonomisi karşısında ses çıkarabilen, karşı çıkan, Maduro’yu yatağında koruyabilen, Grönland’ı işgaldan kurtarabilen kimse yok.
Fakat trajik bir şekilde dünyadaki bu alternatif eksikliğinin karşısında da yine Trump’ın yarattığı bu kaosu durdurabilecek tek şey de Amerika’daki bu demokrasi kavgası. Amerikan halkı, 2026 ara seçimlerine kadar muhalif enerjisini korursa ve siyaset bu enerjiyi doğru adaylar, İsrail karşıtlığı, sosyal devlet savunusu gibi doğru politikalarla sandığa taşırsa, kurumlar, mahkemeler Trump karşısında dik durursa, az sayıda olsa da Cumhuriyetçiler ülkelerine bağlılıklarını parti sadakatlerinin önüne koymayı başarırsa Trump seçimleri kaybedebilir, Kongre’de çoğunluğunun yitirilmesi üzerine görevinden hızlıca azledilebilir veya topal ördek olacağı için kaos yaratma kabiliyeti azalır.
Aksi durumda Trump Amerikan anayasasını ayaklar altına almayı başarırsa bir dönem seçilme yasağı dahil birçok normu kırabilir, içerideki zincirlerini tamamen kırıp çok daha öngörülemez bir dönemin kapılarını aralayabilir.
Çocuklarını okuldan buz hokeyi kurslarına taşıyıp içi oyuncak, havlu, çanta, suluk dolu arabalarıyla ICE polisini kovalayan, soğuk havaya rağmen sokağa çıkan, kuryeleri, garsonları evlerine alan sıradan Amerikalıların bu mücadelesi Trump karşısında dünyanın tek çaresi.
Aynı zamanda da şimdilik en büyük “ilacı”. Zira Batı’nın İsrail uğruna iki yüzlü bir şekilde olsa da düne kadar savundukları demokrasiyi, insan haklarını askıya alması; Doğu’nun ise fırsattan istifade yere düşen bu değerleri fırsat yağmacılığı şevkiyle tekmelemesi üzerine arafta kalan geniş kitleler de artık pusulasız. Eskiden zihnen veya fiziken sığındıkları Batı’ya artık ulaşılamıyor.
Bu boşluğun ortasında Minnesotalılar tiranlığın, baskının karşısında gündelik hayatlarını, ayrıcalıklı konumlarını, hayatlarını riske atarak anayasalarına, kanunlarına sahip çıkıyor. Kurucu babaların uzun müzakereler sonucu kabul ettiği, ince eleyip sık dokuduğu fakat asla öngörülemeyen Trump gibi bir başkanın gelerek teker teker ayaklar altına aldığı kurallar ilk kez “hayat buluyor”.
Minnesota’nın cesur anneleri dünyanın en iyi yazılmış, en çok üzerine düşünülmüş hukuk kurallarının, anayasalarının bile ona sahip çıkan bir halk olmadıkça hiçbir anlamı olmadığını tüm dünyaya şevkle gösteriyor.
Venezuela’nın, Grönland’ın, Ortadoğu’nun kurtuluşu Minnesotalı annelerin elinde.
Tuhaf ama gerçek bu.













