Çarşamba’da şehir üzerine düşünmek

Sol retoriğin geçmişte en belirgin cümlelerinden biri Kemalist rejimin demokratik olmadığına ilişkindi ve tabii ki doğruydu. Derken sahneye AKP çıktı ve bu rejimi değiştirmek üzere mücadeleye başladı.

Samsun’un Çarşamba ilçesinde üçüncü kez gerçekleşen Kitap Fuarı artık geleneğini oluşturmaya, her yıl daha çok yayınevi ve yazarı ağırlamaya başlamış. Bu etkinlik bir ilçe için gerçekten hayati önemde ve bu işe inanan gönül veren birkaç idealist insanın özellikle de öğretmen ve kültür insanlarının gayretleriyle hayat buluyor.

Gençlerle kendimizi geliştirmemizin önündeki barikatları nasıl aşabileceğimizi konuştuk. Yazmak isteyen gençler vardı ama gündelik yaşam aman vermiyordu belli ki. Okumak, yazmak, yaşama daha etkin bir yolla müdahil olmak gibi arzular bir tutkuya disipline dönüşmedikçe hayat hangimize izin verir ki?

Nehir insanının özellikleri vardı ortamda, hızlı, tez canlı ama bir o kadar da sakin bir tabiat. Öğretmenler öğrencilerini alıp şevkle fuara gelmişler. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu, Fatma Aliye’nin Refet’i geliyor insanın aklına. Birçok şairin yazarın dolaştığı ortamda kim kimdir anlamaya çalışan genç insanlar. Biraz ötede Türkiye’nin en gür ve uzun nehirlerinden ikincisi yatağında ilerliyor. Sivas’taki Kızıldağ’dan çıkıp nice iller geçtikten sonra Bafra’da Karadeniz’e dökülen Yeşilırmak ilçeyi ortadan ikiye ayırmış. Dublin, Saraybosna, İsfahan, Paris ve daha nice güzel şehirler gibi Çarşamba da büyülü bir nehir şehri ve korunmaya alınmalı. Bir kere dağları denize dik uzanan, sarp ve kartal yuvası gibi dik yamaçları olan Karadeniz’in nadide ovalarından biri.

Kasabaya yapılan ilk AVM olan Vefa Alışveriş ve Kültür Merkezi daha yeni açılmış ve önceki yıllarda çadırlarda kurulan fuara ev sahipliği yapmış. Belli bir güzellik içinde açık havada yan yana dizilmiş mağazaları, lüksten uzak ihtiyaca cevap veren kafe ve lokantaları görünce mutlu oluyor insan. Bu tür merkezlere artık ihtiyaç duyuluyor ve radikal bir tavırla insanların mahrum bırakılması ya da kimilerimizin ideallerinin küçük şehir ve yerleşimlerde olsun gerçekleşmesi uğruna insanların men edilmesi ikiyüzlülük olur doğrusu. Çünkü çoğu kez AVM’lere en çok karşı çıkanlarla onları en fazla kullananların aynı kimseler olması yaman bir çelişki. Değerler doğa şehir korunacaksa buna kendimizden başlamamız asgari ahlaki kural. 

Daha önceleri ıssız güvensiz tekinsiz olması yüzünden hiç kimsenin gitmek istemediği nehir kıyısı kırsal alanını düzenlemek, ağaçlandırmak suretiyle halka açmak önemli bir belediye hizmeti olmuş. Hiçbir abartı betonlaşma ve aşırı düzenleme olmaksızın doğayla uyumlu biçimde muhafaza edilip halka emanet edilmesi örnek bir bilinç durumu.

Sohbet ettiğimiz arkadaşlardan öğreniyoruz ki aileler artık bağlık bahçelik alanları çok da tercih etmiyorlar. Merkezdeki binalara yerleşenler için “derya içerler ama deryayı bilmiyorlar” diyor rehber öğretmen Zehra hanım. Apartmanlardaki konfor ve yaşama kolaylığı özellikle de kadınların aklını çoktan çelmiş. Toprak emek istiyor, meşakkat olmadan ürün vermiyor ne de olsa. Burada yüzlerce yıllık ağaçları ziyaret edip hal hatır sormak mümkün. Anıtlar Kurulu tarafından tescillenmiş birçok anıt ağaç var.

Göğceli Camii ise gerçekten görülmeye değer. 1206’da inşa edilen camide hemen hiç çivi kullanılmamış, üst üste yığma tekniğiyle tek parça kalaslardan yapılmış. Karaağaç, dişbudak, kestane ağaçları yapıda bir bir seçiliyor. Yüz yıllardır ayakta olan cami ibadete açık, ne küf ne çürüme vaki olmamış zamanın ince bilgisi tekniği sayesinde. Etrafını garipler mezarlığının sarmaladığı caminin yaydığı ahşap huzuru ilham verici. Ev ya da mabet yaparken ahşap ne kadar da insana yakışır bir malzeme.

Konaklayacağımız doğa oteli için komşu ilçe Ayvacık’a doğru yola çıkıyoruz. Şehir ışıkları bizden uzak, nehir ve deniz arasındaki kara parçasında ilerlerken olanca parlaklıklarıyla göğü donatan yıldızlarla karşılaşmak ne büyük nimet. Büyük şehirlerin insanı esir alan dağdağası yüzünden göğe bakmayı bile unutan faniler olarak büyüleniyoruz mucize karşısında.

Yol boyunca gördüğümüz tek ya da iki katlı evlerin birbirinden ağaçlarla ayrılan doğal dokusu, kiler kuzine yüklük sofa sahanlık gibi bölümlerin ihtiyaca, bira aradalığa, mahremiyete göre belli usulle inşa edilmesi çok önemli.  Van Gogh’un tablolarındaki evler gibi yaşadıkları, nefes aldıkları hissediliyor. Tek tip ya da belli kalıplara sıkışmış mimari, illa ki geleneksel dokuları bire bir tekrarlayan yapılaşma şart değil. Ev tarzı oluşturulurken ihtiyaçlar, gelenek, yaşanan zamanın imkanları, üretilen malzemeler ve ulaşılan teknoloji görmezden gelinemez. Sağlıklı doğal diye kerpiç evler yapıp oturalım demenin bir karşılığı yok belli ki. Önemli olan insanın çevreden kopmaması, insani birikimini ahlaki önceliklerini unutmaması ve bununla uyumlu mekanların ve ortamların sağlanması, Yaratıcıyla ve varoluş amacıyla rabıtanın kopmaması. 

Oysa nisan ayı boyunca dolaştığım bütün Anadolu şehirlerinde toprağı bahçeyi tarlayı ormanı ranta çevirme arzusu dürtüsü hat safhada. Maraş’ta Ahır dağlarının eteklerindeki bağlar sökülüyor, Malatya’da buldozerler kayısı bahçelerini yerle bir edip beton sitelere yüksek binalara yer açıyor, Rize’de çay toplamanın manasızlığından dem vuruluyor.

Rant peşinde koşan bireyleri betonlaşan şehirler için tekil olarak kınamak ne kadar adil. Yanındaki komşusu mütevazı kayısı bahçesini müteahhitte verip sabah şehrin zenginler kulübüne katılarak uyanırken, yanındaki komşuya siz böyle yapmayın toprak insanlığın ortak değeri denilebilir mi? 

Cumhuriyetin başından beri toplumda hava ve su gibi aziz, yaşam için olmazsa olmaz olan toprağı tamamen insanın insafına bırakan ve ranta dönüştüren bir toplumsal yapı gelişti. Bu haksızlık bazı insanlara rant dağıtan, bazılarından ise çevre adına fedakarlık isteyen tutarsız romantik yaklaşımlarla çözümlenemez. Hiçbir ayrıcalık olmaksızın herkese eşit olarak işleyecek harfiyen riayet edilecek temel prensipler gerekli. 

Gökdelenler kaçınılmazsa eğer, şehrin dokusuna siluetine rüzgarına ormanına suyuna zarar vermeyecek yerlerde olabilir, yirminci katta oturmaktan keyif alan insan sayısı hiç de az değil.  Fakat bahçeli yatay yapılaşma da gerçekçi değil diye mahkum edilemez. Bununla Amerika’daki gibi geniş araziler üzerine yapılmış evleri değil kendi kültürümüzdeki gibi birbirine yakın fakat mahremiyeti korunmuş evleri düşünebiliriz. Artuklu Üniversitesi hocalarından mimar Halil İbrahim Düzenli’nn dediği gibi ilham alacak yerde, kendi şehirlerimizi evlerimizi yıkıyoruz, mesela Bursa, Tire, Safranbolu, İstanbul örnek şehir ve kasabalardı. Evler arası makul mesafeler ve boşluklarla her evin kendi bahçesine çıktığı bir şehirleşme pekala mümkün Düzenli’ye göre. Kalabalık metropollerden biri olan İngiltere’de çoğu insanın bir arka bahçesi var.  Büyük şehir imkanlarıyla müstakil yaşamı birleştirmiş, topraktan kopmamayı sağlamışlar. Yaşadığımız çağ her konuda olduğu gibi şehirleşme ve mimari konusunda da kendi değerlerimize kör olma çağı. Cansever’in kızı mimar Emine Öğün’e göre bilgi kayboldu. Bilgiyi yeniden oluşturmalı ve sükûnet içinde çalışmalıyız. Ancak o zaman yeniden güzel şehirler inşa edebileceğiz.

Çarşamba’nın verdiği huzur ve güzellik, bol kitaplı günler çok iyi geldi fakat öte yandan şehirlerin kimliği ruhu nasıl korunabilir diye düşünmeme yol açtı.