Çatışmanın kökleri

“Türkiye’nin değişim sancıları yaşadığı 2000’lerin başında üç aktörün yolu kesişti. (1) Beyaz Saray’ın ‘kalbi kırık’ neoconları, (2) 1999’da Pennsylvania’ya yerleşen, büyük güçlerle çatışmamayı çoktan keşfetmiş, Batı’yla barışık, ‘Pers alerjili’ bir din adamı ve (3) tarih boyunca devletin yanına yaklaştırılmamış muhafazakâr taşranın yükselen acemi siyasi temsilcisi…”Önceki yazıda sözü bağladığım yerden devam edeyim…Kim bu neoconlar?Amerikan muhafazakâr dünyasının içindeki bu demir leblebi bizim için ancak 2000’lerin başında görünür oldu. Ağırlık merkezini savaş şahini dar bir Yahudi çevrenin oluşturduğu bu hareket iki temel özelliği ile tanınıyor. Birincisi; ABD’nin, güç politikalarıyla dünyanın her köşesinde aktif rol üstlenmesinin tutkulu savunuculuğu. İkincisi; İsrail’in bekasına yönelik aşırı hassasiyet.Sovyet sisteminin çökmesi ile bu neocon kadronun ABD’de yükselişi eş zamanlı yürüdü. 2000 Kasım’ında yapılan seçimlerle, küresel rekabette güç kullanımına mesafeli duran Clinton dönemi kapanıyor; soğuk savaştan miras kalan güç dengelerinin sonu gözüküyordu. Dünya enerji merkezi Ortadoğu’da eskimiş sınırların değişmesi için bir engel kalmadığını savunan neoconlar, Beyaz Saray’ın kilit noktalarına yerleşiyorlardı.Huntington’un “medeniyetler savaşı” teorisine tüy diken El Kaide saldırısı, kulelerin aslında Ortadoğu’nun üzerine yıkıldığının trajik habercisi oldu. “Önleyici saldırı” doktriniyle tanıştık. Beyaz Saray’dan “bizi sevmeleri gerekmez ama korkmalılar”, “işe yaramayacaksa bir ordu neden beslenir?” anonsları duyulmaya başladı. Bütün dünyanın gözünün içine baka baka “kitle imha silahları” yalanına sığınıp “en zayıf halka” gördükleri Saddam’ın üstüne çullandılar.Artık Ortadoğu’da yeni bir komşumuz vardı… İran’ı tehdit olarak gören; İsrail’in çıkarları söz konusu olduğunda akan suların durduğu; kendi denetiminde kalmak koşuluyla Türkiye’ye bölge denkleminde alan açmayı planlayan bir komşu…Ortaklık içinde ortaklıkİyi de Erdoğan’a ne kadar güvenilirdi?Evet, 28 Şubat travmasının bütün izleriyle karşılarına çıkan bu parti Batı’nın desteğine muhtaçtı.Evet, genç AKP hükümeti iktidarının dördüncü ayında önünde bulduğu tezkere sorununda olumlu sınav vermişti ve evet, Erdoğan daha seçim gecesinde yönlerinin AB olduğunu açık açık deklare etmişti.Fakat herkes biliyordu ki, daha düne kadar Batı’yı batıl ilan eden Milli Görüş geleneğinden gelen bu İslami hareket ile “dans”, Batı’nın tecrübe etmediği bir yenilikti.Gözden kaçan şuydu ki, koca bir kıtayı kendi arka bahçesi yapabilmeyi başarmış ABD gibi deneyimli bir emperyal güç, az gelişmiş demokrasilerle ilişkilerinde, hükümetlerden çok devleti önemser. Sandık kontrolden çıkabilir, fakat devlet “dost” kaldıkça “çareler tükenmez”…Ergenekon operasyonu başladıktan yaklaşık beş ay sonra 5 Kasım 2007 tarihinde Erdoğan – Bush görüşmesi gerçekleşti. Bu görüşmede neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Fakat, hükümetin içeride vesayet yapılarına karşı yürüttüğü mücadelede aradığı desteği bulduğunu tahmin edebiliriz. Eğer bu tahminimizde haklıysak, bu desteğin hangi nedenle ve nasıl bir öngörüyle verildiği sorusu çıkıyor karşımıza. Hepimize açık olan verilerden anlıyoruz ki; Bush – İsrail ekseninin askerî vesayetin tasfiyesi ve bürokrasinin yeniden inşası sürecinde Cemaat’in oynadığı tayin edici rolden hiçbir şikâyetleri olmamıştır. Tam tersine; Erdoğan’a güvenlik bürokrasisi içinde alan açan Hakan Fidan’ın tasfiyesi konusunda tam bir anlaşma içindedirler.Kısacası; Evet, “yeni Türkiye” konusunda neocon / İsrail, Cemaat ve hükümetin yolları ve hesapları kesişti. Fakat bu üçlünün içinde diğerleri açısından en güvenilmez ortak Erdoğan’dı…Yani, herkes ortaktı. Fakat bazıları daha fazla ortaktı.ABD’de dengelerin değişimi ve Türkiye’nin bölgede yükselişiIrak savaşının istenen sonuçları vermediği anlaşıldıktan ve Obama seçimleri kazandıktan sonra, İsrail-neoconlar-Beyaz Saray ilişkilerinde kaymalar oldu. ABD’nin Ortadoğu politikalarının belirlenmesinde Beyaz Saray’ı kaybeden neoconların sözü zayıfladı. İsrail – neocon ekseninde, Obama yönetimiyle gerilimli, bağımsız bir dinamik oluştu.Obama orduyu Irak’tan çekme sözü vererek seçilmişti. Türkiye Batı’yla uyumlu bir ortak olarak bölgede oluşacak boşluğu doldurmaya aday bir ülke rolünü önünde buldu. Arap toplumunda nefret nesnesine dönüşen ABD’nin, kanla, şiddetle yapamadığını Müslümanların vicdanını ve duyarlılıklarını temsil eden Türkiye’nin yumuşak gücü yapacaktı.Bu rol, neoconları rahatsız edecek ölçüde inisiyatif vadediyordu hükümete. Üstelik, Erdoğan – neocon dostluğunun altından hayli serin sular akmış; Gazze olayı yaşanmış (Aralık 2008), Davos’ta tüm dünyanın gözü önünde Erdoğan Peres’i azarlamıştı (Ocak 2009).Obama, seçilir seçilmez ayağının tozuyla Türkiye’ye geldi (Nisan 2009); kolunu kaldırıp “stratejik ortağını” dünyaya gösterdi. Erdoğan kürsüyü kapmıştı.Muhafazakâr sermayeye bakir pazarlar, siyasi harekete de geniş bir etki alanı vadeden aktif dış politikanın altın sloganı “komşularla sıfır sorun”la tanışmamız o günlere rastlar.Esad, ışık hızıyla “yakın birader” koltuğuna oturdu. İran’la vesayet yıllarının mirası buzlar çözülürken, Irak yönetimiyle iyi ilişkiler kuruldu ve Irak Kürdistanı’na olağanüstü bir yatırım atağı başlatıldı. Kaddafi, zaten ülkesinde Türk müteahhitlerin cirit attığı bir dosttu.Kimilerinin “taşeronluk” diye aşağıladığı “komşularla sıfır sorun” çizgisi, tam anlamıyla bir “kazan-kazan” politikasıydı. Bu politikanın ayırt edici özelliği, siyasi rejimlerin niteliğine kör kalan, rejim üzerinden dost – düşman tasnifini reddeden bir işbirliği perspektifine dayanıyor olmasıydı.Evet, Türkiye’ye geniş bir alan açıyor, fakat “halklar ayağı” olmadan eksik kalıyordu. İlk kez aktif biçimde yüzümüzü döndüğümüz bu bölgede devasa bir Filistin sorunu vardı ve Türkiye’nin sicili Arap sokağında hiç de heyecan yaratmıyordu. İçe kapalı, Batıcı, İsrail ile iyi ilişkiler yürüten soğuk yüzüyle Türkiye Cumhuriyeti, “uzak diyarlara” ait bir yabancıydı.Erdoğan hükümeti, kendisini bölge halklarına açan en etkili adımlardan birisini Hamas’la ilişki kurarak attı. Hamas’ın seçimleri kazanarak Gazze’nin yönetimine geldiği 2006 yılında Halit Meşal Türkiye’yi ziyaret etti. Batı devletlerinin “terörist” listesinde yer alan bir örgütle resmi ilişki kurulması o tarihte kimilerine “eksen kayması”nın radikal bir işareti olarak gözüktü. Oysa bir yıl sonra Erdoğan’ın başarılı Bush görüşmesine tanık olduk. Keza yine Türkiye 2008 yılında İsrail – Suriye barış görüşmelerinde arabuluculuk rolü üstlendi. Türkiye’nin Hamas’la ilişki kurması başlı başına bir “rol ihlali” değildi. Önemli olan bu ilişkilerin nasıl sonuçlar üreteceğiydi. Hükümet hangi “kulübe” çalışacaktı? Soru buydu?Gazze saldırısı: Değişim koalisyonunda sonun başlangıcıHepimiz biliriz ki, bir politik rolün sayısız nüansı, ara renkleri ve kritik sınırları vardır. Türkiye düzenleyicilik rolü oynayacaktı. Fakat, bunu kimlerle beraber hangi sınırlarda yapacaktı? Bölgenin “büyük abi”si olmak ve oyun kuruculuk iddialarının katlanılabilir dozu nerede başlıyor nerede bitiyordu?Batı’nın bütün küresel aktörlerinin bu soruya aynı yerden cevap verdiğini hiç sanmıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, özellikle İsrail – neocon ekseninin bu role kuvvetli şerhleri olduğunu düşünüyorum.Türkiye, İsrail ile Suriye arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için yürütülen müzakerelerde arabuluculuk üstlenmişti ve 2008 yılının sonlarında beşinci tur görüşmeler tamamlanmak üzereydi. İsrail Türkiye’ye hiçbir bilgi vermeden 27 Aralık günü Gazze’ye saldırdı. Bu saldırı görüşmeleri tıkadı.Ancak bu hamlenin Türkiye’nin itibarına dönük aşındırıcı sonuçlar yaratması da istendi kanımca. Erdoğan’ın arabuluculuk rolünü hatırlatarak İsrail’e gösterdiği sert tepki, sanırım bu okumaya dayanıyordu.Daha önemlisi Türkiye, Filistin halkının uğradığı aşırı güç kullanımına tepki göstermekle, İsrail’in tutumuna sessiz kalmak gibi bir ikileme zorlanıyordu. Hükümet tepki göstermeyi seçti.Fakat Gazze saldırısı, sadece kendisi ile sınırlı kalan tepkiler üretmedi. Hükümetin, Arap halklarının gönlüne giden yolda, Hamas anahtarına İsrail’e açıkça cepheden eleştiri politikasını ekleme kararı vermesine yol açtı.Nitekim Türkçe’ye bir gecede girip dilimizin başköşesine yerleşen “one minute” için bir ay bile beklememiz gerekmedi: 29 Ocak 2009.31 Mayıs 2009’da Mavi Marmara’da kan döküldü.Dört gün sonra önemli bir ses duyduk. Kanımca bu günlere kadar yankılanan bir ses… Fethullah Gülen Pennsylvania’dan konuştu: “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır”. Yanlış duymamıştık. Bozulan İsrail ilişkilerinin en kanlı virajından hemen sonra Hoca Efendi hükümeti eleştiriyordu…İsrail ile çatışma “değişim koalisyonu”nun içinde yankı bulmuştu.9 Haziran 2009’da Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım öngören kararının aleyhinde oy kullandı.Batı’nın munis çocuğu özerkleşiyordu…Bu arada içerideki dönüşümün hayati ayağı tamamlandı. “Mezardakileri kaldırıp oy kullandırın” iştahıyla sahip çıkılan referandumla yargı vesayetten “kurtarılmıştı”. HSYK seçimlerine içeriden bakan bir avuç demokrat hukukçunun “dikkat” çığlıklarını duymayan kulaklar, bu “kurtarıcılar”la 17 Aralık’ta acı biçimde tanışacaktı.Arap ayaklanmalarıAlelacele “bahar” ilan ettiğimiz ayaklanmalar tek kelimeyle “komşularla sıfır sorun” politikasını çökertti. Rejim ayırmaksızın iyi ilişkiler çizgisini sürdürülebilir olmaktan çıkarttı. Hükümet bu büyük alt üst oluş dalgasında, rejimlere karşı ayaklanan halkların yanında yer aldı. Bu tutum etik olduğu kadar, politik bir rasyonaliteye de dayanıyordu. Demokratik yollardan iş başına gelmiş muhafazakâr bir hükümetin, köhnemiş diktatörlüklere karşı ayaklanan Müslüman toplumlara sırt çevirmesi, yeniden kurulmakta olan Ortadoğu’dan kovulması demekti. Tunus, Libya ve Mısır rejimleri yıkılırken Erdoğan sokakları fethediyordu. Davutoğlu bir günde üç ülke geziyor, uçağındaki Cengiz Çandar’ın kalemi Türkiye’yi “Ortadoğu’nun yükselen yakışıklı aktörü” olarak resmediyordu.İşler Suriye’de değişti. “Doğu” Esad’ı gözden çıkartmadı ve küresel dengeler Esad’ın kendi halkını boğazlamasına izin verdi.Mısır’da ise devrim başarısızlığa uğradı. Batı, darbecileri Mursi’ye tercih etti.Bu müthiş dönüş, Ortadoğu’nun değişimci dinamiklerine oynayan Erdoğan’ın da denklemdeki yerini kaybetmesi anlamına geliyordu. Muhafazakâr siyasetin yönü üzerinde olağanüstü bir belirleyiciliğe sahip Erdoğan’ı kendilerine tehdit olarak gören güçler için yıkıcı darbeyi vurmaya uygun vasat oluşmuştu.Erdoğan tasfiye edilebilecek mi?2008-2009 yıllarında “Erdoğan’sız AKP” formülünün temelini atanlar, 2012 Şubat’ında herkesi şaşırtan bir cüretle Hakan Fidan’ın kellesini istediler. Son kale gördükleri MİT’i düşürüp Erdoğan’ı teslim alacaklardı. Bu büyük hamleye rağmen çatışmanın gerçek derinliğinin kamuoyu tarafından algılandığını söyleyemeyiz. Erdoğan ve çevresinin bile sorunun küresel boyutunu tam kavrayabildiğini zannetmiyorum. Mesele; Kürt politikasındaki uyuşmazlıklara, aile içinde giderilebilir hırçınlıklara indirgendi. Hükümetin toplumsal desteğine aşırı güvenildi ve eski koalisyonerlerin kriz çıkartma kapasitesi yeterince ölçülemedi. Ya da tasfiyeyi hedef alan nihai çatışmaya elverişli bir hazırlık yoktu ve bu göze alınamadı; zamana yayılıp dengenin dönüştürülebileceği zannedildi.Yaşananlara bakınca insanın aklına, İhsan Sabri Çağlayangil’in 12 Mart darbesinden sonra söylediği ünlü “CIA altımızı oymuş haberimiz olmamış” sözü geliyor.CIA’yı bilemeyiz ama bu çatışmada bir neocon – Cemaat ortaklaşmasının izlerini görmemek imkânsız.Göremediğimiz şey bu kavganın nasıl biteceği.Fakat kendimce bazı ipuçlarım var. Kanımca Batı’nın önemli merkezleri bu operasyona çok temkinli yaklaşıyorlar. Erdoğan’ın direnişi ve bu direnişin muhafazakâr toplumda bulduğu güçlü karşılık, onu -örneğin Baykal gibi- tereyağından kıl çekercesine siyasetin dışına atmayı imkânsızlaştırıyor. Bu ise, geleceğin tehlikeli biçimde belirsizleşmesi ve kaos ihtimali demek. Muhafazakâr çoğunluğun Batı’ya karşı radikalleşmesi seçeneğini de barındıran bu belirsizlik istenilir bir durum olmasa gerek. Bu nedenle operasyonun bugün için neocon prodüksiyonu olmaktan ileri gidemediğini sanıyorum. Erdoğan’ın da önündeki bu şansı gördüğünü düşünüyorum. Toplumla konuşurken çatışmanın odağına Cemaat’i yerleştirmeye özen gösteriyor. “Dış güçler” söylemini seçim meydanlarına taşımadı. Batı’yı ürkütecek bir cepheleşme dilinden uzak duruyor.Seçimleri kazandıktan sonra Batı ile masaya yeniden oturacaktır kanısındayım. Daha makul, daha gerçekçi, dünyaya ve içeriye güven veren bir Erdoğan portresine tanık olabiliriz. Fakat o masada bugün kendisinin kellesini isteyenler herhalde olamayacaktır artık.Bu bir tahmin. Ya da temenni… Bilmiyorum.Seçimlerden sonra görüşmek dileğiyle…