Cizlavit

Size bu sefer Doğu Karadeniz’den sesleniyorum. Rize ve Artvin’e kaçıncı gelişim bilmiyorum. O kadar çok oldu ki saymayı artık bıraktım. Üstüne üstlük artık Kalamos’ta da (Rize) bir evim var. Yani artık içeriden biri olarak yazıyorum.

Diyorum ki, bir yere iyi ya da kötü, doğayı tahrip eden ya da etmeyen yoğun hizmet gitmesi için, illâ oradan birinin başbakan ya da cumhurbaşkanı mı olması lazım? Meselâ Rize’ye deniz doldurularak havaalanı yapılıyor, yollar sık sık asfaltlanıyor, tüneller yapılıyor! Bir değişim var ki sormayın. Aynı değişimi Hakkari’den biri cumhurbaşkanı olsa Hakkari’de mi göreceğiz? Bir de Türkiye’de bazı resmi, yarı resmi, özerk binalar özenli; diğerleri değil. Niye böyle oluyor, tam bilmiyorum? Rize’dekilerin bir kısmını anlıyorum ama bir kısmını da hiç anlamıyorum. Meselâ Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi binasının dış cephesi itinalı ama üniversite merkez yerleşkesindekilerin dış cepheleri değil. Niye? Tıp Fakültesi, Karadeniz otoyolu kenarında görünür olduğu için mi? Bilmiyorum. Bilmiyorum diyorum, çünkü Rize merkez adliyesininki Karadeniz otoyolunun kenarında olmasına rağmen bence itinalı değil. Ama Kalkandere adliye binası içerlek olmasına rağmen güzel bir dış cepheye sahip. Güneysu ilçesinin yollarının mamur olmasının sebebini anlayabiliyorum. Ama Türkiye’deki TOKİ binalarının çoğunun korkunç olmasına rağmen Çamlıhemşin TOKİ binalarının dış cepheleri güzel. Niye? O yoldan yaylalara gitmek için çok sayıda turist geçtiği için mi? Sanmam! Kafam çok karışık. Ama çirkinliğin sebebinin sadece maddi imkansızlar olmadığını biliyorum. Aslan yattığı yerden belli olur! Kendimize bu binaları, bu sokakları ve bu şehirleri mi lâyık görüyoruz? Tek sorum bu! Bu kadar lâf-i güzaf yeter.

Bu yazıda, seyahatimde karşılaştığım ilginçlikleri sıra gözetmeden maddeler halinde sizinle paylaşmak istiyorum.

1. Hemşin aksanı, Türkçe konuşan bir İngiliz-ABD’linin aksanıyla neredeyse aynı. Bu vesileyle Lusine Sahakyan’ın Hamşen Yer İsimleri kitabını hatırlatmak isterim.

2. Yaylalarda genellikle mimari hoş. Evin ilk yarısı taş, kışın karla kaplanıyor. Üst taraf ise ahşap. Taş malzeme etraftan toplanıyor. Çevreye uyumlu. Lâkin doğaya yine de tabanının değdiği metrekare itibariyle müdahil. Nayla gibi değiller. Onlar ahşap direkler üzerinde yükseldikleri için araziye en az oranda değiyorlar. Ne kadar güzel. Aslında işlevsel. Fareler naylalarda biriktirilen mahsulata ulaşamasın. O yüzden direkler üzerinde, direklerin ortasına da farelerin tırmanmasına manialar konuyor.

3. Köy ve yaylalardaki çatılarsa hâlâ berbat. Çatılarda genellikle gri metal, az sayıda da kırmızı ondülin kullanılıyor. Griler pas içinde. Kırmızılar uzaktan kalb (çakma) kiremit gibi duruyor. İlla ondülin kullanılacaksa yeşil renklisi de var. Hem göze de daha az batıyor. Yaylalarda yeşil örneklerine az da olsa rastladım. Fabrika yeşilin tonunu biraz daha ayarlasa, tamam olacak. Eski canım kiremitlerse metruk evlerin çatısında kalmış sadece.

4. En güzel Rize yaylaları: Avusor, Pokut ve Çeymakçur. Artvinkilerse Macahel, Klaskur ve Babilan. Kesin bilgidir, yaymayalım!..

5. Hemşin el örgüsü çoraplar ne kadar güzel! Yerli genç kız ve erkekler şehirleşme telâşı içinde bunları terk etmişler ama ecnebiler gelince kapışıyorlar. Ben de beş tane zar zor bulup satın aldım.

6. Rize ve Artvinliler cizlavit diyor, ama doğrusu cızlavet. Yek pare preslenen lastik ayakkabı demek. Avrupa’da galoş (galoche) da denir, rengarenk modelleri de satılır. Hani eskiden hacı amcalar ve köylüler giyerdi. Kelime İsveç’te otomobil lastiği üreten Gislaved isimli firmadan geliyor. Firma aynı adlı bölgede kurulu. Bilahare ayakkabı da üretmeye başlıyor. Sonra İstanbul Eyüp’te Gislaved firması bir fabrika kuruyor. Türkiye ismi böylelikle tanıyor. Hatırlayalım; İstanbul’daki bu fabrika, işçilerinin beş günlük ücretini 15-16 Haziran direnişine katıldıkları ve çalışmadıkları için kesmişti. Bunun üzerine binin üzerinde işçi önce oturma eylemi yapmış, sonra 13 Ekim 1970 tarihinde greve gitmişti. Ardından güvenlik güçleri iş makinalarıyla duvarı yıkarak içeri girmişti. Çatışmada bir işçi hayatını kaybetmiş; yüz işçi de ihbarsız tazminatsız işten çıkarılmıştı. Hararetli ama esaslı günlerdi.

7. Köylerde ezan sesleri hâlâ ayarsız, ses aşırı yüksek. Hele bir de çiğ sesli ve detone uşaklara (küçük çocuklara) ezan okutulunca, ses tahammülfersâ oluyor. Yaşlılar ise bu sesi hâlâ zor duyduklarını söyleyerek hoparlörlerin (oparlör okunur!) güçlendirilmesini istiyorlar. Yaşlı nüfus o kadar yoğun ki, her gün en az bir kere sala veriliyor. Gençlerin çay hasadına ilgisi neredeyse yok derecede. İllâ büyük şehir hayatı peşindeler.

8. Çamlıhemşin Dudi Konağı çok güzel. Ama meşhur Konaklar (Makrevis) Mahallesi Camii onarımdan sonra cemaatin eline ve vicdanına kalmış! Foto 4’ü büyütürseniz, köşedeki camiyle uyumsuz ve çok çirkin beyaz renkli şadırvanı görebilirsiniz. Foto 5’te de ondülin ve bank eklemeleri görülüyor. Minaresi de jandarmanın karşısında olmasına rağmen çalınmış, kılıfıyla beraber gayba karışmış. “Camileri cemaatinin elinden kurtarmak lazım!” desem ne kadar iğrenç bir cümle kurmuş olurum. “Ey cemaat! Siz gelin, namazınızı eda edin. Sonra hiç bir yere dokunmadan çıkın, gidin.” Olmaz! Mekânın içinde yaşanması, ona dokunulması, onun ihtiyaca mebni değiştirilmesi ve dönüştürülmesi lâzım. Ama eserperest insanın içi, yine de cız ediyor. Köyler betonarme ve yüksek minareli yeni camilerle ve çok katlı apartmanlarla dolmuş. Sanırım şöyle fikir yürütülüyor: Madem beton plastik bir malzemedir ve çok şeyi yapmaya elverir, o halde biz de paramız nispetinde en uzun minareyi dikelim, en geniş kubbeyi yapalım. Mütevazi yapsak fakir derler!

9. Rize köylerinde çok katlı apartmanların dikilme sebebini sanırım sonunda buldum. Süreç şöyle işliyor: Karı-koca, atalarından kalma ahşap ev ya da konakta büyük bir çaylığı marabalar vasıtasıyla idare ediyorlar. Sonra çocukları oluyor. Onlar odalara yerleştiriliyor. Bunlar büyüyünce, marabaların yapacakları işi yapmaya kendilerine yakıştıramadıkları ve gelir de yetmediği için şehirlere göç ediyorlar. Bazen baba da şehre para kazanmaya giderken çaylığın idaresini karısına bırakıyor. Sonra evlenen çocuklar arasında emek vermedikleri çaylığın gelir paylaşımı başlıyor ve arada köylerine geldiklerinde de kalacak hususi birer daire istiyorlar. Çaylıklardan feragat edilemeyeceği için de kardeşler hep beraber üç ya da dört katlı bir bina dikiyorlar ve köye geldiklerinde şehirdeki gibi apartmanda “safa” sürmeye başlıyorlar. Köyler, araları çaylıklarla çevrili apartmanlarla doluyor. Cennet, cennet!

10. Tulum-gayda, Galler düzlüğü, (Rize’de pantolon üstüne sarılsa da) erkeklerin etek giymesi ve aksan benzerlikleri dolayısıyla kafamda Rize/Artvin ile İskoçlar (Keltler) arasında bağlantı kurardım. Bu sefer Oxford History of Music’e baktım. Meğer tulum-gayda İ.Ö. 1000 tarihinde Alacahöyük plaka-tablalarda (Hitit) bile mevcutmuş. Bu tablalardaki tulum ayrıntısına dikkat edince teyit ettim. Yeniden döndük menşe olarak Anadolu’ya. Kendime bir tulum satın aldım. Çamlıhemşin’de de tek bir usta kalmış. Hep aynı hikaye.

11. Çamlıhemşin’e bağlı Şenyurt köyü çok güzel. Güzel bir cafe, bir kahvehane ve bir de heykel işliği var. İşler, çaylar ve kahveler üstün nitelikli. Eski ismini ise hiç sevmiyorum: Çinçiva. Bana Ankara’daki Çinçin mahallesini anımsatıyor. Türkçe olmadığı için sevmiyor değilim. Zira konuşurken genellikle Rumca isimleri tercih ediyorum: Rizus, Livori, Hazavita, İstavri vb. Daha havalılar! Salarha, Arhavi ve Ardeşen adlarıysa istisna. Onları çok çekici buluyorum.

12. Yer adı olarak Ardeşen beni hep çok çarpmıştır. Bu sefer anlamını yerli halka sordum. “Ardı, arkası şen demek” dediler. Fatih Sultan Mehmed burayı görünce böyle demişmiş! Biraz düşünüp araştırdım; aslının arz-ı şen (yani şen yurt) olduğunu idrak ettim. Erzurum < arz-ı Rum gibi.

13. Salarha ne demek bulamadım.

14. Rize’de kala ile başlayan yerler için şunu söyleyeyim: Kala güzel demek. Mesela Kalapotamos güzel nehir demek; olmuş İyidere! Kalamos ise olmuş Akpınar!

15. Karalahana aşırı yemeyin, iyot eksikliği yüzünden meme kanseri ve guatr olursunuz, kalp damarlarınız tıkanır. Kavrun yaylasında yapılan özel kavrun çöreğini yine yiyemedim. Ben vardığımda sırtlarında kilolarca yük taşıyan dağcılar açlık içinde silip süpürmüşler. Rize simidi ve beyaz tereyağı enfes. Tereyağı sürdüğün simidi Fransızlar gibi kahveye bandırıp yiyince inanılmaz lezzetli oluyor.

16. Rize ve Artvin yemiş (berry) kaynıyor: Karayemiş, likapa, hamuspara ilaahir. Ayşe’nin lazböreği , Hamsiköy sütlacı, Günay’ın mıhlaması, Rüzgar Mahmud’un çayı, likapa reçeli ve pepeçura unutamadıklarım. Yeme de yanlarında yat.

17. İç yağını hiç sevmiyorum. Kokusu inanılmaz itici. Çocukluktan alışmak lâzım. Ama Rize’de çok satılıyor.

18. Başıma bir de macera geldi, Halil Berktay Hoca’nın dediği gibi dış korkusuna güzel bir örnek: Geçen akşam üstü Şavşat’tan yola çıkarken orta yaşlı ve güzel bir kadın beni tanıdı. Ayaküstü biraz konuştuk. Karşılıklı gezilerimizden, gittiğimiz yerlerden söz ettik. Macahel’e gideceğimi belirttim. O da bana Macahel’den Meydancık’a dağları aşarak geldiğini ve çok çılgın manzaralara şahit olduğunu, nehirde yüzdüğünü ve benim de oraları mutlaka görmem gerektiğini söyledi. Kullandığım araca baktı: “Tamamdır bu çıkar!” dedi. Söz dinledim. Manzaralar gerçekten harikulade idi. Çıktım, çıktım, çıktım. 2200 m. Bu yükseklikte etraf tamamen bilim kurgu dekoru gibi idi. Yalın gri kayalar, aralarından fışkıran buz gibi berrak sular, sisli zirve, yol yok, iz yok. Kayboldum diye biraz ürktüm. Devam ettim, “Bari tam zirveye çıkayım!” dedim. Baktım Mereta Yaylası yazıyor. Nereye gideceğime karar vermeye çalışıyordum ki bir gürültü duydum. Arkamda bir kepçe ve bir kamyon. Gideceğim yeri söyledim. “Mümkün değil gidemezsin. Çünkü heyelan oldu, yol kapandı. Şurada bir iki ev var. Biz bir saate açar döneriz. Sen orada bekle!” dediler. Tam zamanında gelmişlerdi. Yoksa gösterdikleri yola çoktan girmiş olacaktım, dapdaracık yolda önümde heyelandan düşmüş kayalar arkadaysa kepçe. Arada sıkışıp kalacaktım. Saate baktım 18:45. Havanın kararmasına daha bir saat vardı. “İyi!” dedim içimden. Yolun ikinci yarısını yani zirveden inişi henüz bilmesem de en azından yatsıya kadar hedefime varmış olurum diye düşündüm. Bindim araca. Siste önümü zar zor görerek biraz daha ilerledim. Hafif bir ışık. Yaklaştım. Bir ev görür gibi oldum. Araçtan indim. Kapı açıktı. İçeriye seslendim. Bir yandan da korkuyordum; kimlerle karşılaşacağım diye. Tam dış korkusu! Gürcü mü çıkacak, Kürt mü yoksa Laz mı? Çıka çıka bir kadın çıktı. Durumu izah ettim. “Uyyy” dedi “Uşağum, cir içeri, cir!” Sımsıcak ve güler yüzlü bir karşılama. Baktım maranın (yayla evi) içinde Türk bayrağı. Rahatladım!.. İçeride de üç kadın daha. Bir de küçük oğlan çocuğu. Soba yanıyor. Dışarıda hava on bir derece. Evin içi çiçek gibi kokuyor. Tertemiz. Hemen yemek teklifleri vs. “Çay içerim!” dedim. Fındık, zeytin, peynir, yayla ekmeği geldi. Başladık sohbete. Sohbetin tadı, yayla çayının nefis lezzetiyle coştu. Tanış olduk. Vefatlar, doğumlar konuşuldu, gözyaşlarını kahkahalar takip etti. Karadeniz havası gibi bir yağıyor, bir ışıldıyor. Büyük şehirlerde okuyan, yaşayan oğullarından ve kızlarından bahisler açıldı. Erkeklerin bir kısmı odunda imiş, heyelandan yolun öte tarafında mahsur kalmışlar. Biraz sonra imam efendi geldi. Ardından da kepçeye yardım eden kamyoncu. Kepçenin mazotu bitmiş. Tam bizlik! “Merak etmeyin, yolu yarım saate açarız” dediler. Yol hakikaten yarım saat sonra açıldı. İki saate yakın orada kalmıştım. Kepçeci, kamyoncu ve odunda mahsur kalanlar döndüler. “Kesinlikle gidemezsiniz, yol çok kötü. Bu gece misafirsiniz, hiç bir yere bırakmayız” dediler. Israrların bini bir para. “Planımdan geri kalmayı hiç sevmem. Ne olursa olsun ben gideceğim” dedim. Meğer kamyoncu gideceğim Uğuk köyüne yakın Maral köyü muhtarıymış. Onun da dönmesi lâzımmış. Birkaç güne yapılacak festivaller yüzünden işleri yoğunmuş. “Tamam o zaman, onun arkasına takılırsan gitmene izin veririz” dediler. Yol hakikaten çok bozuktu; bazen de hiç yoktu. Kayaların üzerinde seyrettiğimiz, şelalelerin içinden geçtiğimiz oluyordu. Balçık ise en tehlikelisiydi. Aracım ara ara kayıyor, kıç atıyordu. Sol taraf uçurum. Camı açıp da yola bakamıyordum. Zira kamyondan çıkan egzost dumanı korkunçtu. Vitesi 4×4’e attım; zar zor yirmi km’lik yolu kamyonu takip ederek iki saatte indim. İndiğimde çoktan gece olmuştu. Her yer nefis ardıç, çam, tarçın, odun karışımı kokuyordu. Beni aşağıda bekleyenler hemen yemeğe aldılar. Ardından üç bardak demli çay. Cumba yatak. Sabah gözümü bir açtım ki meğer cennetteymişim. Ardından mütevazi ama nefis kahvaltımı yaptım. Aracıma bir bakayım dedim. Bir de ne göreyim; aracın sağ basamağı kayadan kasmış. Ucuz atlatmış, Gürcülerin, Lazların, Kürtlerin eline düşmemiştim! Dış korkusu!

19. Maran ahşap dağ evi (chalet) demek Yunanca. Marangoz kelimesi de bununla bağlantılı: Ahşap ustası. Marina kelimesi Latinceden geliyor dense de bence o da Yunanca. Çünkü marangoz aynı zamanda ahşap gemi ustası demek.

20. Bence Doğu Karadeniz insanı zorlu arazi (off road) insanı, yayla yolu insanı. Hatta teleferik insanı. Aynı Pokut yaylasına çıkarken rastlanan Kendini Koruyan Mahalle’dekiler gibi. Kaymak asfaltlı otoban buraya uygun değil. Ama her şey değişti. Burada yaşayanların tabiatı bile. Karadeniz sahil yolu ise tam bir felaket. Yıllardır söylüyorum: İnsan ile deniz, şehir ile deniz, köy ile deniz bağlantısını kesip attı. Deniz insanı olan Karadeniz insanını denize ulaştırmak için alt ya da üst geçitlere mahkum etti. Yol, bir çok yerde beş-altı metreye kadar yükseliyor. Deniz havasını kesiyor. Bağlantıyı sağlamak için gece kondu tipindeki kayıkhaneler de derde deva olamadı. Karadeniz sahil otobanı tam bir testere. Hem denizle bağlantıyı kesiyor hem de gürültüsüyle insanın kafasını. Otoban transitçiler için faydalı olabilir. Kabul. Zengin köyler ve mahalleler biz bu yolu istemeyiz deyince yolu altlarından tünellerle geçirmek zorunda kalmış karar alıcı ve uygulayıcılar. Şimd’en sonra ne yapılabilir? AB projesi yazıp gelen para ile otoban tamamen veya kısmen tüneller vasıtasıyla şehirlerin arkasından geçirilebilir mi? Ben bilmem eşim bilir.

21.  Ayder yaylası, Erdoğan’ın müdahalesiyle biraz düzelmiş. Yaylaya konan top sahalarını ise hiç anlamadım. Biraz da hayret ettim. TOKİ ayrıca iki büyük kompleks yapıyor. Bitince nasıl duracak göreceğiz. Esnaf pek memnun değil gibiydi.

22.  1130 metre yükseklikteki ve etrafında hiç bir yerleşimin bulunmadığı Kıbledağı’ndaki mescit, Üsküdar Şemsipaşa (Kuşkonmaz) Camii’nin taklidi. Niye anlamadım. Ama minaresinin kısa olması fena olmamış.

23. Arıcılar ayıları uzakta tutmak için bir çok yerde önlem olarak kovanların etrafını elektrikli tellerle çevirmişler. Aklıma Rus edebiyatçıların köylülerin insafsızlığını işledikleri eserleri geldi. Ama bu Rus köylüleri ibadetlerini de asla aksatmazlarmış. Bizimkilere benziyor mu? Ben bilmem, Diyanet bilir.

24. Palovit yaylasında yeni bir cami var. Yoldan bakınca çatısı yer ile yeksan. Gayet mütevazi olmuş. Tebrik ediyorum. Arolat Mimarlığın inşa ettiği Sancaklar Camii gibi. İtiraz edilebilir: Cami ulvidir; yerden yüksek olmalıdır. Karaköy Yeraltı Camii? Belki “O da yer üstüne çıkarılmalı! diyenler olabilir. Bilemem.

25. Bir isim garip geldi: Göller mevkiinde bulunan Büyük Deniz Gölü. Hem deniz, hem göl! Niye bilemedim. Ben de pek cahilim. Kusura bakılmasın.

Önceki İçerik“Hikâyen dağlarda başladı, pis çamurlarda bitti”
Sonraki İçerikİngiliz Savunma Bakanı Ben Wallace: “ABD artık süper güç değil”