Cumhuriyet operasyonu: Kendi ayağına bir kurşun daha…

 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) eski milletvekili, Star gazetesi yazarı Resul Tosun, siyasetçi olarak da yazar olarak da doğru bildiğini söylemekten imtina etmeyen bir yapıya sahip. Onun bu özelliğini ilk kez yıllar önceki “seçilmiş Kürt siyasetçiler PKK sözcüğünü terörist sıfatıyla birlikte kullansın” dayatması karşısında aldığı tutum vesilesiyle fark etmiş, bir yazımda da dile getirmiştim.

 

Yıllardan 2007 idi, yani daha ortada ne Oslo süreci vardı ne de çözüm süreci… Her şeyin gelip gelip, Kürtlerin legal siyasi partisinin (o sırada Demokratik Toplum Partisi-DTP) PKK’dan söz ederken kullanıp kullanmadığı sıfatlara (“Neden DTP’liler PKK’ya terör örgütü demiyorlar?”) çarptığı günlerdi…

 

O zamanlar AK Parti milletvekili olan ve Yeni Şafak’ta da köşe yazıları yayımlanan Resul Tosun’un yazısına işte o günlerde rastlamıştım. Şöyle diyordu:

 

“Önce soralım. DTP böyle bir açıklama yapabilir mi? Ya da yapmasının ne faydası olur? DTP’liler, kalkıp bir basın toplantısı yapsalar ve PKK’yı terör örgütü olarak ilan etseler. Buna hangimiz inanacağız? Bence onlardan bu talepte bulunmak onları takıyye yapmaya zorlamakla eş anlamlıdır. DTP karşısında yapılacak iki şey var. Ya PKK yanlısı diye doksanlı yıllarda olduğu gibi partilerini kapatıp vekillerini kodese tıkmak. Ya da terörü bitirmede ve sorunu çözmede DTP’den istifade etmek. Aklın yolu ikinci şıktan yana. Birinci şık denendi ve bir sonuç alınamadı.” (Yeni Şafak, 8 Eylül 2007).

 

Cumhuriyet gazetesi operasyonu ve Resul Tosun

 

Hükümete ve AK Parti’ye yakın gazetelerin köşe yazarlarının kahir ekseriyeti, Cumhuriyet’e operasyondan bir gün sonra, yani dün (1 Kasım) olan biteni görmemeyi tercih etmişti. Konuyu ele alanlara gelince… Onların tamamı da soruşturmanın, gazeteyi “FETÖ ve PKK destekçileri”nden temizleyip asıl sahibine, yani Atatürkçülere teslim etme amacını taşıdığı gerekçesiyle operasyonu haklı buluyorlar, “oh olsun” diyorlardı.

 

Star gazetesi yazarı Resul Tosun ise, görüşlerine ve  yaklaşımlarına temelden karşı olduğunu belirttiği Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyonu onaylamayan tek yazardı:

 

“Cumhuriyet gazetesi cumhurbaşkanına ve temsil ettiği düşünceye muhalefette ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ fahvasında hareket ederek zaman zaman FETÖ ve PKK konusunda haddi aşan yayınlar yapıyor. Sırf iktidarı zora düşürmek için devlet sırrı sayılacak konularda bile pervasızlık gösterebiliyor.

 

(…)

 

Hepimiz biliyoruz ki Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’cü değildir/olamaz.

 

(…)

 

Savcılığın Cumhuriyet gazetesi hakkında başlattığı soruşturma, gözaltılar ve ev aramalarının zamanlamasına bakınca, bu tasarruftan Cumhuriyet Gazetesi’nin zarar görmeyeceğini aksine itibar kazanacağını ama hem iktidar partisinin hem cumhurbaşkanının yara alacağını görmemek için bu dünyada yaşamıyor olmak gerekir.

 

(…)

 

Yeni anayasa hazırlıkları sürerken, başkanlık konusunda belli bir aşamaya gelmişken medyaya baskı uygulandığı propagandasına yol açan bu tasarrufu nasıl açıklayacağız?

 

Türkiye hasımlarına kendi elimizle tepe tepe kullanacakları bir malzeme vermiş olmuyor muyuz?

 

Hâsıl-ı kelam, savcılığın bu uygulaması Cumhuriyet Gazetesi’ne itibar kazandıran ve iktidarı zora sokan bir tasarruf olmuştur!”

 

‘Faydacı’ öneriler de işe yaramıyor

 

Hatırlayanlar olabilir, ben Ahmet ve Mehmet Altan’ın tutuklanmasından sonra, FETÖ soruşturmalarındaki bazı uygulamalarla ilgili olarak uluslararası demokratik standartları ve normları temel alan bir eleştirinin yetersiz ve faydasız kaldığı duygusunu taşıdığımı yazmıştım. O nedenle de, o türden soruşturmaları iktidara “faydası-zararı” açısından ele alan “faydacı” bir yazıyı tercih etmiştim (“‘Subliminal darbe mesajı’na ve başka tuhaf şeylere dair ‘faydacı’ bir yazı”, Serbestiyet, 12 Eylül 2016).

 

Orada, iktidarın hiç değilse bu türden soruşturmaların kendi ayağına kurşun sıkmak demek olacağını idrak etmesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştım… Resul Tosun’un uyarısı da bu perspektife dahil. Fakat görüyorsunuz, olmuyor. Ahmet ve Mehmet Altan’ın tutuklanmalarından çok daha etkili bir yeni soruşturma Cumhuriyet üzerinden başlatıldı, sürdürülüyor.

 

Yine ‘sübliminal…’

 

Ben, iktidara yakın yazarların “Cumhuriyet coşkusu”na  rağmen, AK Partili siyasetçilerin sözünü ettiğim soruşturmalarla ilgili olarak tercihlerini çarpıttıklarını, başka deyişle bazı uygulamaları savunurken kendi gerçek fikirleriyle konuşmadıkları kanaatini taşıyorum. (7 Kasım tarihli bir sonraki yazımda, “tercih çarpıtması” kavramı üzerinden bu kanaatimi açmaya çalışacağım.)

 

Anadolu Ajansı (AA), Cumhuriyet gazetesi soruşturmasının detaylarını yayımladı dün… AK Partili siyasetçilerin hiç değilse bir bölümünün, bu detayları okuduktan sonra soruşturmaya kuşkuyla yaklaşmaması, “n’oluyoruz” dememesi mümkün mü?

 

Bu detaylardan birkaçını, AA’nın haberinden alıntılarla hatırlayalım…

 

Ergenekon soruşturması sürecinde FETÖ'nün defalarca Cumhuriyet gazetesini hedef aldığı ancak 17-25 Aralık olaylarının ardından Ergenekon savcılarının Cumhuriyet gazetesinde yer aldığı ve şüphelilerden Can Dündar ile görüştükleri belirtildi.

 

FETÖ'nün sosyal medyada manipülatif bir şekilde kullandığı ''Fuat Avni'' hesabında yaptığı tüm asılsız ve sahte paylaşımların, Cumhuriyet gazetesi tarafından haberleştirildiği kaydedildi.

 

FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminde ''Yurtta Sulh Konseyi'' adını kullandığı belirtilerek, Cumhuriyet gazetesinin de 25 Temmuz'da ''Yurtta Savaş, Dünyada Savaş'' manşetiyle TSK ve emniyet güçlerinin terörle mücadele kapsamında yaptığı harekat ve operasyonları "savaş" olarak yansıttığı aktarıldı.

 

Gazetenin 17 Temmuz'da ''Sokaktaki Tehlike'' manşetiyle darbe girişimine karşı gelen millet üzerinden toplumu kamplaştırmaya çalıştığı, 19 Temmuz'da ''Cadı Avı Başladı'' manşetiyle devletin darbecilere yönelik hukuki mücadelesini sulandırdığı, aynı haberde ''Meydanlarda demokrasiden söz eden yok'' ara başlığıyla demokrasi nöbeti başlatan ve darbe girişimine alanlarda tepkisini gösteren vatandaşları hedef gösterdiği anlatıldı.

 

Darbe girişiminin hemen ardından gazetenin, 16 Temmuz'da ''Türkiye Kaosta'' başlığıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın CNN Türk'e konuşmasını, "Doğan'la mecburi barış" olarak gösterdiği, ayrıca halkın askerlere karşı direnişini "kaos" olarak nitelendirdiği aktarıldı.

 

Darbe girişimi sonrasında FETÖ'nün darbe nedenlerinden birinin de YAŞ kararları olduğu, gazetenin ise olayı 15 Temmuz darbe girişiminden 3 gün öncesinde "Tasfiye beklentisi-YAŞ'ta gündem paralel olacak" şeklindeki haberle duyurduğu kaydedildi.

 

Gazetenin yazarlarından gözaltında bulunan Aydın Engin'in, darbe girişiminden 2 gün önce "Cihanda sulh, peki yurtta ne?" başlığıyla yazı kaleme aldığı, 9 Ağustos'taki "Hrant'ı da cemaat öldürmüş öyle mi?" başlıklı yazısında ise MGK ve bağımsız mahkemelerce terör örgütü olarak kabul edilen FETÖ'den ''cemaat'' diye bahsettiği…

 

Ankara'da 18 Şubat 2016'da yapılan bombalı saldırıya ilişkin her iki gazetenin "Devletin kalbine bomba'', 16 Şubat 2016'da da ''Azez düğümü'' manşetiyle çıktığı kaydedildi.

 

Şüphelilerden Hikmet Çetinkaya'nın (Hikmet Aslan) 1-9 Mart 2004'te kaleme aldığı "Gülen'in serüveni" başlıklı yazı dizisinde, FETÖ'ye ağır eleştiriler getirdiği, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in de söz konusu yazıya tekzip yayımladığı belirtildi. Hikmet Çetinkaya'nın 31 Ekim 2015'te Zaman gazetesine verdiği röportajda, "40 yıldır izliyorum Gülen hareketi terör örgütü değildir" şeklindeki ifadesiyle FETÖ ile yakınlaştığı ve iş birliği yaptığı iddia edildi.

 

Cumhuriyet yazarı şüpheli Kadri Gürsel'in ise darbe girişiminden 3 gün önce 12 Temmuz 2016'da, "Erdoğan babamız olmak istiyor" başlıklı yazısında, ''Madem Erdoğan zorla babamız olmak istiyor, o halde Türkiye'nin bütün ihtiyacı, Tunus'taki diktatörün devrilmesine yol açan kıvılcıma çakan Muhammed Buazizi gibi asi bir evlattır. Yanlış anlaşılmasın, Buazizi gibi kendisini yaksın demiyorum, bir sigara yaksın ve yeter ki söndürmesin" ifadeleriyle örtülü ya da subliminal mesaj yöntemiyle darbeyi işaret ettiği ileri sürüldü.

 

Problemli gazeteciliğin karşılığında kötü hukuk

 

Görüyorsunuz; savcı, Resul Tosun’un dediği gibi “düşmanımın düşmanı dostumdur” sloganıyla yürütülen bir gazeteciliği (evet, problemli bir gazeteciliği, hatalara açık bir gazeteciliği) örnekler üzerinden ele alıyor ve buradan bir soruşturma kotarıyor. Yani problemli bir gazeteciliğe misliyle problemli bir hukukla verilmiş bir cevap karşısındayız!

Bitirirken, spekülatif olduğunu peşinen kabul ettiğim bir iddia öne süreceğim…

 

Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş, dünkü (1 Kasım) Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada, operasyonun, Cumhuriyet Vakfı’nın yönetimiyle ilgili olarak sürdürülen soruşturmanın yeni bir aşaması ve sadece “gazetenin tüzel kişiliği”ne yönelik olduğunu anlattı gazetecilere…

 

Oysa o bunları açıklarken çok sayıda yazar, AA’nın haberinden anlaşılabileceği gibi “tüzel kişilik”le ilgisi olmayan gerekçelerle gözaltına alınıyordu.

 

Ben bu durumu çok yadırgadım. Eminim, Numan Kurtulmuş’un canı da hiç değilse AA’nın soruşturmanın detaylarını özetleyen haberinden sonra çok sıkılmıştır.

 

O zaman şu iki soruyu sormak hakkımız:

 

Birincisi: Hükümete, soruşturmanın salt bir vakıf ve tüzel kişilik soruşturması olduğunu kim söyledi?

 

İkincisi: Soruşturmayı yürütenler, AA’nın açıkladığı detayları daha önce Hükümet’e bildirmedilerse, bunu neden ve nasıl göze aldılar?

Önceki İçerikÜçüncü Dünya Savaşı’nı Türkiye mi çıkaracak?
Sonraki İçerikBlinken: Türkiye’nin 15 Temmuz hissiyatını anlamadık