Buradaki asıl meselemiz yanlış bir video, sert bir söz, tutarsız bir açıklama veya “baraj patladı” cümlesini kimin kurduğu değil; bütün bunların arkasında, kendisini ortalamanın dışında konumlandıran ama çoğu zaman o ortalamanın en kolay klişeleriyle konuşan bir persona bulunması: Oğuzhan Uğur’un kamuoyu önündeki iddiası, büyük ölçüde “Türkiye’deki ortalama cehalete itiraz eden farklı genç” rolü üzerine kuruludur. Rol şöyle tasarlanmıştır: Toplumda hemen herkes birbirinin aynıyken o farklı düşünür; toplum birtakım gerçekleri göremezken o görür; herkes susarken o konuşur. Herkes vicdanlı olmayı unutursa, etik değerleri unutursa, o hatırlatır. Ama herkes “etik de etik” diye kafayı yerse, belki bunu da Oğuzhan Uğur eleştirecektir. Videolarındaki ses tonu, yüz ifadesi, masaya oturuşu ve cümlelerinin ritmi çoğu zaman şu mesajı vermeye yöneliktir: “Ben çoğunluğun göremediğini gören ve itiraz eden o zeki gençlerdenim. Ben ortalama cehaletin ve duyarsızlığın panzehiri ve antiteziyim. Bu ülkenin aydınlık yüzüyüm. Bel altı muhabbet yapılacaksa dibine kadar yaparım, doğal afetlerde vicdan yarışına girilecekse, ona da ben girerim.”
Ancak toplumdaki vasatlığın ve “cehaletin” dışına çıkmak, ortalamaya öfkelenmekle, “ortalamaya itiraz ediyorum” diyerek havalı saçlarla gezmekle ya da “bu ülkenin karanlık yüzü de var ama ben onun aydınlık yüzüyüm” kibrine tutunmakla mümkün olmuyor. Merak, bilgi, ayrıntı duygusu, dünyayı siyah-beyaz karşıtlıkların dışında görebilme yeteneği ve insanları kolayca kategorilere ayırmaktan kaçınma çabası gerekiyor. Uğur’un içeriklerinde ise bunların yerine çoğu zaman yüksek ses, ağır çekim, karanlık görüntüler, tehditkâr müzikler ve “şimdi çok cesur bir şey söylüyorum” havası geçer. Başka bir ifadeyle, “cehalete karşı çıkarken” kullanılan araçların kendileri de çoğu zaman ortalama cehaletin araçlarıdır. Oğuzhan Uğur, ortalamaya itiraz eder görünürken aslında kendisi de birçok zaman o ortalamanın en klişe temsilcilerinden biridir.
Tabii bu eleştirilerin hepsini değilse de belli bir kısmını Cem Yılmaz, Okan Bayülgen, Ece Üner veya başka ünlüler/YouTuberlar için de yapabiliriz. Ancak örneğin Okan (Cem de) kendi döneminde gerçekten yeni bir sayfa açtığı için hatalarına daha toleranslı yaklaşmak daha adil olur. Onun kendi döneminde gerçekten yeni bir televizyon dili ve kulvarı açmış olması, ona daha geniş bir tarihsel kredi sağlar. Oğuzhan Uğur’un ise böyle bir tarihsel kredisi yok.
Oğuzhan’ın yüzeysellik ve klişe sevdasının en belirgin örneklerinden biri, Ağustos 2021’de yayımlanan P!NÇ tanıtımıydı. Videoda sarıklı, cübbeli ve silahlı erkekler ile mini etekli bir kadını telefonla görüntüleyen bir karakter yer alıyordu. Uğur, gelen eleştirilere verdiği karşılıkta “kimliği belirsiz Afganlara” tepki gösterdiğini söyledi. Dolayısıyla kamuoyunda zaman zaman “Arapları hedef alan video” diye hatırlanan içerikte, Arap, Afgan, sığınmacı ve Müslüman imgelerinin birbirine karıştığı söylenebilir.
Uğur’un kamuoyuna sunduğu karakteri iyi özetleyen bu videonun sorunu, yalnızca kaba bir etnik veya kültürel karikatür üretmesi ya da Arap/Afgan/Ortadoğulu Müslüman düşmanlığına yaklaşması değildi. Videonun dünyasında Ortadoğu’dan sadece erkekler geliyor ve gelen bu erkekler homojen ve tehditkâr bir kalabalık gibi kuruluyor; Türkler ise korunması veya tacizden kurtarılması gereken kadın figürü üzerinden temsil ediliyordu. Videonun kurduğu dünya, sanki Ortadoğu’dan gelen bütün (turist veya göçmen) herkes Türk kadınına ulaşma açlığıyla Türkiye’ye akın ediyormuş izlenimi yaratıyordu. Arapların Türkiye’de bulunmalarının temel nedeni Türk kadınlarını izlemek, görüntülemek veya taciz etmekten -boş zamanlarında da ellerine tüfek alıp “cihat” yapmaktan, biraz da elle pilav yemekten- ibaretti sanki. Göç, turizm, ticaret, eğitim, aile hayatı ve gündelik ilişkilerin bütün çeşitliliği siliniyor; geriye cinsel bakımdan aç, saldırgan ve “medeniyetsiz” olarak kodlanan tek yönlü bir erkek kalabalığı bırakılıyordu.
Oysa gerçek şehir hayatında yönler çoktur. Türkiye’ye gelen Arap kadınların bir kısmı Türk erkeklerle ilişki kurar veya evlenir; İstanbul’a gelen Arap(veya Ortadoğulu) erkeklerin önemli bir kısmı Türk kadınlarıyla pek de ilgili değildir; pek çoğu kendi ülkelerinden ya da başka Arap ülkelerinden kadınlarla duygusal veya cinsel ilişkiler yaşar, bazıları da Türkiye’de bambaşka nedenlerle bulunur. Kısacası videoda bütün oklar Ortadoğulu erkekten Türk kadınına doğru çizilmişti; oysa gerçek hayatta ilişkiler, niyetler ve karşılaşmalar çok daha dağınık ve çok yönlüdür. Şunun da altını çizmek gerek: Türk kadınlarını taciz eden Arap erkekler olduğu gibi Arap kadınlarını taciz eden Türk erkekler de var.
Oğuzhan’ın bu videosu, göç politikasına yönelik bir eleştiri veya farklı taraftan bakan mizahi bir bakış değil; sosyal medyanın en kolay alıcı bulan imgelerinin sinematografik biçimde yeniden üretilmesiydi. Buradaki itirazım, “Sakın ha ırkçılık yapmayalım; Araplar da iyidir, Afganlar da şahane insanlardır” şeklinde bir siyasi doğruculuk ikazı değil.
Arap toplumları da Afganlar da göçmenler de elbette eleştirilebilir, her şeyle ve her toplulukla dalga geçilebilir. Araplara ve göçmenlere ilişkin daha gerçekçi, yenilikçi, cesur bir mizaha ihtiyaç bulunduğunu da düşünüyorum. Ama eleştiri de mizah da klişeleri tekrar etmekten daha fazla gözlem, bilgi ve hayal gücü gerektirir. Araplara dair güzel ve yeni bir hayal gücünden belki nitelikli yerli komedi filmleri de çıkabilir gelecekte. Tabii Oğuzhan Uğur’un rol almaması şartıyla.
Onun ana sorunu “ırkçı mizah” yapması değil. Araplara veya Afganlara dair bildiği şeylerin klişelerden ibaret olması ve bunun farkında olmaması bile asıl mesele değil. Daha sıkıntılı olan, hataların ardından bile ne pahasına olursa olsun kendi imgesini korumaya öncelik vermesi ve (yapmacık formel açıklamalar haricinde) yanlışını kabul etmeye yanaşmaması. Mevcut hukuki süreçte yaptığı açıklamaların bir bölümünde de aynı hatalı stratejinin izleri saklı olabilir; ancak bu yazının konusu Ahbap dosyasının veya Oğuzhan Uğur’a dair diğer suçlamaların hukuki içeriği değil.
Videoya dönersek… Oğuzhan masada oturuyor, etrafındaki “Ortadoğulu” tipler rahatsız edici hareketlerde bulunuyordu. Merkezde “sahnelenmiş duruşu”yla diğerlerinden ayrılan Oğuzhan vardı. Dünya çirkinleşirken o, masasında vakarını koruyan, olanları gören ve sessizce öfkelenen adamdı. Mide bulandırıcı Ortadoğulu’ların karşısında pırıl pırıl parlayan üstün “Beyaz Türk”tü.
Bu karakter yıllarca “gençlik” üzerinden de beslendi. 29 Ocak 1984 doğumlu Uğur artık 42 yaşında. Elbette 42 yaş yaşlılık değildir; asıl mesele yaşın kendisi değil, hâlâ “öfkeli ve farklı genç” muafiyetine yaslanan kamusal tavrın inandırıcılığını kaybetmesi. Gençken dağınıklık, arayış veya her alanda kendini deneme isteği daha anlaşılır bulunabilir. Oğuzhan Uğur oyunculuk yaptı, film yazıp yönetti, başrol oynadı ve 2012’de albüm çıkardı. Bu alanların hiçbirinde ortaya koyduğu performans, oluşturduğu özgüvenli görüntüyü doğrulayacak/temellendirecek kadar güçlü değildi.
Oyunculuğunda doğal bir karakter oyunculuğundan çok “Oğuzhan Uğur’u oynayan Oğuzhan Uğur” hissi vardı. Şarkıcılığında ise daha da tuhaf bir durum ortaya çıkıyordu. Sohbet ederken duyduğumuz sesle şarkı söylerken kullandığı yapay, kalınlaştırılmış ve dramatikleştirilmiş ses neredeyse iki ayrı insana ait gibiydi. Bu, onun genel sorununun bir örneğiydi: Kendisi olmak yerine, sürekli etkileyici olduğunu düşündüğü başka bir Oğuzhan Uğur üretmeye çalışması. Onun başka içeriklerinde de aynı sorunla karşılaşıyoruz: Gerçek bir düşüncenin veya kendiliğinden gelişen bir mizahın yerini, “sivri dilli ve kendince bir şeylere meydan okuyan (ama ilginç şekilde devletçi ve otoriter damarı da olan) genç” gösterisi alıyor.
Babala’nın ilk dönemlerinde yayımlanan ve “Antepli, Urfalı amele” sözleriyle hatırlanan videoda ise kadın çalışanlarına hitap ederken taşralı erkekleri kaba bir cinsel kuvvetten ibaret gösteren, kadınları da kendilerine erkek bulunarak “rahatlatılacak” kişiler konumuna indiren bir “mizah” anlayışı vardı.
Sonraki yıllarda kadın hakları, toplumsal şiddet ve duyarlılık üzerine konuşan bir insanın geçmişinde böyle bir görüntünün, böyle bir “barzo muhabbeti”nin bulunması, onu sonsuza kadar mahkûm etmeyi gerektirmez. Kaldı ki yer yer içerik olarak “YouTube Türkiye” ortalamasının üstüne çıkan, yani bir derinliği olan bazı sohbetleri de yok değil. Oğuzhan Uğur “YouTube Türkiye”nin “en boş adamı” değildir elbette.
Buradaki derdim, entelektüel veya ahlaki seviye ölçümü değil. Antepliyle de Urfalıyla da ameleyle de dalga geçilebilir; üstelik çok daha sert biçimde de geçilebilir. Kaba bir cinsel imayı, taşralı erkek ve “azgın amele” klişesini tekrarlamak bir “ahlaki seviyesizlik”ten ziyade “affedilebilir” bir “boş muhabbet”tir. Bunun yerine daha doğru dürüst bir gözlem ve hayal gücü ortaya koymak ve yeni sözler söylemeyi denemek mümkün. Sonuç olarak, Uğur’un sıra dışı görünmeye çalışırken bayat klişelere yaslandığını hem Antepli-Urfalı amele videosu bağlamında hem de Afgan videosu bağlamında görmüş olduk.
Oğuzhan Uğur’un kibirli tarafını yansıtan bir örnekse, Ekşi Sözlük yazarları hakkında kurduğu cümleydi. Uğur, kendisi hakkında yüzlerce sayfa yazılmasını küçümserken sözlük yazarları için “215 kişiyi satın alır, ahırda çalıştırırım” dedi. O “itiraz eden, farklı ve aydın” genç rolünün altından son derece tanıdık bir yeni zengin kibri de saklıydı.
Eleştirilen sosyal meseleler değişiyor; fakat merkezde oturan, herkesten daha cesur, daha zeki, daha duyarlı ve gerektiğinde “daha mağdur” olan Oğuzhan karakteri değişmiyordu. Üstelik bu karakter, mecbur kaldığında hatası için son derece profesyonel (ve başkalarına yazdırılmış görünen) bir PR diliyle özeleştiri metinleri yayımlayıp sonrasında aynı hatalara devam ediyordu.
X platformunda bir kriz veya tartışmanın ardından yayımladığı bu tür uzun “kamuoyuna açıklama” metinlerinde çoğu zaman gündelik konuşma dilinden bütünüyle kopmuş, hukukçular ve kurumsal iletişim danışmanları tarafından hazırlanmış izlenimi veren bir anlatım ortaya çıkıyordu. Onun 9.3 milyon gibi birçok ülkenin başbakanından kat kat yüksek bir takipçi sayısına sahip olan X hesabını büyük ihtimalle başkaları yönetiyordu.
Elbette geniş bir ekibi yöneten popüler bir kişinin açıklamalarını ekibe yazdırması normal bulunabilir. Sorun, bu metinlerin yine kişisel samimiyet gösterisi olarak sunulması. Sohbetlerinde kısa, sert, argo ve doğrudan (hatta bazen dibine kadar bel altı) konuşan kişi gider; yerine “yaşanan süreç”, “kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi” ve “şeffaflıkla paylaşmak isterim” gibi kalıplarla konuşan (ama buna rağmen samimi ve eğlenceli gibi görünmeyi de hala sürdürmek isteyen) bambaşka biri gelir.
Tıpkı konuşma sesiyle şarkı söylerken kullandığı ses arasındaki mesafe gibi, “(belaltı muhabbet seven) gündelik Oğuzhan Uğur”la kamuoyuna açıklama yapan “kurumsal Oğuzhan Uğur” arasında da bir çift karakterlilik hali söz konusu. Gözaltına alınmasından hemen önceki uzun videosunda da yine o iyi hesaplanmış, tasarlanmış “kurumsal Oğuzhan Uğur” personası karşımızda arzıendam etti.
Oğuzhan’ın siyasi çizgisi, “hızlı milliyetçi-Atatürkçü” jargon ile “koşullar içinde benim için en kullanışlı konum hangisiyse orada durayım” yaklaşımı arasında gidip geldi. Bir tarafta asker ailesinden gelmek, orduyu ve devleti öne çıkarmak, millî birlik vurgusu yapmak ve Araplar/Afganlar konusunda klişelerle dolu bir sertlik vardı. Diğer tarafta, dönemin kamuoyuna, tartışmanın yönüne, magazinin seyrine ve kendi medya markasının ihtiyaçlarına göre esneyebilen bir merkezde kalma çabası görülüyordu. AK Parti’yle ilişkisini sunma biçiminde de esneklik vardı. Bazen iktidara mesafesini, bazen de iktidar çevreleriyle konuşabilme ve temas kurabilme kapasitesini öne çıkarıyordu. Bununla birlikte, kendi seyircisi açısından mesafeli ve muhalif görünümü daha sık kullandığı söylenebilir.
Uğur, 6 Şubat depremleri sırasında hem devlet kurumu AFAD’ın hem de Ahbap’ın hesaplarını yayımladığını, ikisine de bağış yaptığını ve bağış çağrısında bulunduğunu söylüyor. Çarpıcı olansa, Ahbap hakkındaki soruşturmanın ardından “bundan sonra böyle süreçlerde devletin resmî kurumları dışında hareket etmemenin önemini görmüş olduk” demesiydi. Birkaç yıl önce sivil bir kuruluşun güvenilirliğine kendi itibarıyla kayıtsız şartsız destek veren hatta “Bize gelen tüm bağışları doğrudan Ahbap’a aktarıyoruz. Ahbap’la ortak çalışıyoruz” diyen kişi, sorun çıkınca yeniden devlet kurumlarının güvenli limanına dönmüş oldu. Haluk Levent konusunda da neredeyse “Bu ismi sanırım ilk kez sizden duyuyorum. Kendisi şarkıcı mıydı acaba?” noktasına gelebildi…
Ahbap’ın itibarlı ve popüler olduğu dönemde sivil toplumculuk, soruşturma ve sorumluluk ihtimali ortaya çıktığında ise güvenli bir liman olarak devletçilik… İnsanlar krizlerden ders çıkarabilir, daha önce güvendikleri bir kişi/yapı hakkındaki görüşlerini gözden geçirebilirler. Fakat Uğur’un tavırlarında bütün bu değişimleri birbirine bağlayan bir düşünce hattı görmek zordur. Asıl gördüğümüz, bundan ziyade, “mevzular her ne olursa olsun, sürekli kendi imajını koru ve parlat!” enerjisidir.
Uğur’da, Atatürkçülük, milliyetçilik, devletçilik, sivil toplumculuk ve “gerektiğinde muhaliflik” aynı anda vardır ve bunlar bir dünya görüşünde birleşmez. Muhalifliği, karşısına çıkan siyasi rüzgâra göre sertleşip yumuşayan, mümkün olduğunca az dirençle ilerleyen aerodinamik bir yapı gösterir. Bunların hepsi, sürekli seyircinin önemli bir bölümünü yanında tutacak biçimde yeniden düzenlenen bir sahne dekorunu andırır. Muhalif olup olmamak bahane, kişisel imajı parlatma şahanedir.
Her şeye rağmen Oğuzhan’ın hakkını teslim etmek gereken bir alan var: Mevzular Açık Mikrofon.
Programın izleyici seçimi, soruların niteliği, zaman zaman sloganların tartışmanın önüne geçmesi ve Uğur’un moderatörlüğündeki eksikler veya yeterince tarafsız olamaması eleştirilebilir. Fakat genel olarak siyasetçilerin yalnızca kendilerine yakın gazetecilerle değil, doğrudan vatandaşlarla karşı karşıya gelmesi olumlu bir yenilikti. Oğuzhan Uğur’un gerçek yeteneği burada ortaya çıktı: Kendisi konuştuğunda değil, başkalarının konuşabileceği bir sahne kurduğunda.
O, kendisini ve imajını merkeze koymadığında daha yararlı, daha inandırıcı ve daha başarılı biri. Kendisini “Türkiye ortalamasının üzerinde duran öfkeli ve aydınlık genç” olarak sahnelediğinde ise gözlem ve düşüncenin yerini klişeler, gösterişli bir yüzeysellik ve kibir alıyor. Farklı görünmekle gerçekten farklı düşünmek aynı şey değildir. Cehalete kızmak, insanı otomatik olarak cehaletin dışına çıkarmaz. Bazen ortalamaya en yüksek sesle itiraz eden kişi, kullandığı klişeler, kolay genellemeler ve gösterişli yüzeysellikle o ortalamanın tam merkezinde durabilir. Ki “Türküm Doğruyum Çalışkanım” demek (Oğuzhan Uğur’un 368.000 beğeni alan sabitlenmiş twiti bu şekilde) de sizi “ortalamadan daha farkındalık sahibi” yapmaz.
Ondaki sorun artık genç olmaması değil; yıllardır oynadığı “ortalamadan ayrı duran, itiraz eden genç adam” rolünün kendisinden çok önce yaşlanmış, hatta hiçbir zaman gerçek anlamda içinin dolmamış olması. Protez saçı da bu yapmacık rolün adeta simgesi gibi. Peki Ahbap sürecinde içine düştüğü pozisyon, bu daha eski ve derindeki açmazın yeni bir görünümü olarak okunabilir mi? Bu yazı bir bilirkişi raporu değil bir persona analizi ve hukuki sürece dair bir değerlendirme veya öngörüde bulunma iddiası taşımıyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.