Ana SayfaYazarlarDarbeyle mücadelenin faturasını Kürtler mi ödüyor?

Darbeyle mücadelenin faturasını Kürtler mi ödüyor?

 

The Guardian’ın eski editörlerinden David Hearst’in Orta Doğu’nun en büyük haber portalı olma iddiasıyla çıkardığı iki dilli (İngilizce ve Fransızca) Middle East Eye, Türkiye’ye büyük önem veriyor. Giderek arttığını iddia ettiği 3. Hava Limanı muhaliflerinin sesini aksettiren haber analiziyle (https://www.serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/3-hava-limanina-muhalefet-artiyor-mu-719747) çevreciliğe verdiği “eşsiz” hizmeti aynı duyarlılıkla sürdürüyor. Önceki gün (27 Eylül) İngilizlerin öteden beri kaygı duydukları yapımı durdurulmuş olan Ilısu Barajı’nın tamamlanması halinde 12 bin yıllık Hasankeyf ve çevresine vereceği büyük zararı hatırlatan kapsamlı bir yazı (http://www.middleeasteye.net/fr/reportages/hasankeyf-la-ville-de-12-000-ans-que-la-turquie-veut-engloutir-1842457726) yayımladı.

 

Başlıktan tahmin edileceği gibi, burada ele alacağım konu bu yazıyla ilgili değil. MEE aynı gün Türkiye ile ilgili bir yazı daha yayımladı. Altında Naomi Kohen ve Nuhat Mugurtay’ın imzaları bulunan “ Kurds are paying the price of Turkey's post-coup crackdown” başlıklı analiz bu defa Kürtlerin darbecilerle mücadeleden zarar görüyor olmasından duyulan kaygıyı dile getiriyor. (http://www.middleeasteye.net/columns/turkeys-kurdish-question-turns-new-page-894865406) Başlıktaki “Kürt” sözcüğü, tahmin olunacağı gibi, kelimenin tam karşılığı olan milyonlarca Kürt vatandaşımız için değil, Kürtler arasında azınlıkta bulunan bir siyasi harekete mensup olan Kürtler için kullanılıyor. İngilizce ve Fransızca konuşanlar arasında bunu bilmeyenler olabilir ama maksat darbe girişiminden kurtulmuş olan Türkiye ile ilgili yanıltıcı bir algı oluşturmaksa, bu o kadar da önemli değil elbette.

 

Devletle Kürtler arasında yeni bir dönem mi başladı?

 

Yazının ilk bölümünde, hükümetin başarısız kalan 15 Temmuz kalkışmasıyla mücadelesini siyasi partilerin çoğunun desteklediği ama hukuk devleti ve demokrasi için de kaygılandığı teması işleniyor. Olağanüstü hal çerçevesinde çıkarılan KHK’larla gazetecilerin ve Kürt belediye başkanlarının -yakında belki milletvekillerinin de- tutuklanmasının, öğretmenlerin görevden alınmasının demokrasi sınırlarını zorladığı, bu nedenle devletle Kürtler arasında yeni bir döneme girildiği ifade olunuyor. Söz konusu Kürtlerin aslında PKK veya siyasi kolu HDP’ye mensup oldukları ve terör eylemlerine maddi destekleri nedeniyle tutuklandıkları vurgulanmadıkça, hukuk devleti ve demokrasi için kaygılanmamak mümkün değil elbette.

 

Yazı, 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı “neler olacağını asla bilemeyiz ama Türkiye’de önceki darbelerden anlaşıldığı kadarıyla yeni rejimin karşıtları bastırılacaktı” diye devam ediyor. Bu, mantıklı bir tespit kuşkusuz ama ardından gelen şu cümle sorunlu: “ hükümetin Kürt siyasetçilere yönelik bu yeni saldırısı (KHK’lar) bir askeri cuntanın yapacağından çok da farklı değil. “ Sorunlu çünkü demokrasilerde bir terör örgütüyle organik bağları bulunması siyasetçiler için olağan hallerde de suç oluşturuyor. Köşemden sürekli Venedik ölçütlerini hatırlatarak, şiddet ve terörle bağlantısı olmaması kaydıyla, siyasi parti ve mensuplarının ayrılıkçılık dâhil her türlü siyaseti savunabileceklerini vurgulaya geliyorum.  Ama bu cümle,  “teröre övgü veya terör örgütüyle organik bağ hususunda sessiz kalmak suretiyle Venedik ölçütlerini ihlal ediyor.

 

KHK tehlikesi

 

Yazıda bu alt başlık altında, hükümetin başarısız darbe girişiminden sonra, hukuk devletini bir yana bıraktığı ve ülkede düzeni KHK’larla sağlamaya başladığı belirtiliyor. Oysa Fransa’nın 13 Kasım saldırılarından sonra yaptığı ve defalarca uzattığı gibi, olağanüstü halde, AİHS’nin “olağanüstü hallerde askıya alma” başlıklı 15. maddesi işletilir. Bu madde, üye ülkelerin 2. (yaşam hakkı), 3. (işkence yasağı) 4. (kölelik yasağı) ve 7. (cezaların yasallığı) maddelerin dışında kalan yükümlülüklerini askıya almalarına cevaz verir. Dolayısıyla 15. maddeye uygun bir olağanüstü hal “hukuk devletinin bir tarafa bırakılması” anlamına gelmez.

 

Yazıda devamla “hükümetin KHK’larla iktidarını kontrol etmek için öngörülmüş yasal ve bürokratik kısıtlamaların etrafından dolaştığı” öne sürülüyor. Ardından KHK’ların temel hak ve özgürlükleri bile kısıtlayabildiği ve bu kısıtlamanın Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’den bile bağışık olduğu belirtiliyor. Bu, yukarıda belirttiğim 15. maddeyi dikkate almayan baştan savma bir iddia. Çünkü iddia sahibinin yapması gereken, ileri geri konuşmak değil, hangi KHK’nın hangi hükmünün 15. maddenin hangi hükmüne aykırı olduğunu açıkça ortaya koymak.

 

Yazı, “Ankara’nın, darbeyle mücadelenin ayrıcalıklarından yararlanarak” Fetullah Gülen’e bağlı komplocularının hükümeti devirmek için PKK’lı isyancılarla işbirliği yaptığı fikrini yaydığı” cümlesiyle devam ediyor. Devlet, çeşitli kurumlarının elinde bu yönde bazı kanıtlar varsa böyle bir suçlamada bulunabilir. Ama bu fikrin yanlış olduğunun söyleyebilmesi için de elde kanıt olması gerekir.

 

Bu bölümün son cümlesinde ölçü iyice kaçıyor. Burada, barış sürecinin çökmesinden sonra, “iktidardaki AKP, terörle mücadele adına PKK’nın isyanına karşı operasyonlarını arttırdı” ifadesi yer alıyor. Ardından şöyle devam ediliyor: “Şimdi, kontrol edilmeyen, darbe teorisiyle güçlenmiş yürütme yetkileri, hükümetin, sadece PKK’nın silahlı militanlarına değil, siyasi Kürt hareketlerine karşı kampanyasını kolaylaştırıyor.”  

 

Yerel yönetişim için iktidar kavgası

 

Yazıda bu alt başlık altında, çoğu HDP ve DBP’li 28 belediye başkanının görevden alınması eleştiriliyor. Başkanlardan dördünün “güya” Gülen hareketiyle, geri kalanının da PKK ile ilişkisinin olduğunun öne sürüldüğü belirtiliyor. Ama belediye imkânlarıyla terör örgütüne parasal ya da iş makineleri ve sonradan bomba yüklenen kamyonları ile verilen destekten söz bile edilmiyor.

 

Buna karşılık seçilmiş başkanların yerine kayyum atanmasına gerekçe olarak, “askeri darbe dönemlerinde olduğu gibi” vurgusuyla güçlendirilerek mensup oldukları partinin özerklikten yana politika izlemesi gösteriliyor.

 

Darbelerin ilacı: demokrasi

 

Yazının bu bölümünde, son olağanüstü hal, 80’li, 90’lı yıllardaki uygulamalarla aynı kefeye konuluyor. O dönemdeki yargısız infazlar, işkenceler gibi insan hakları ihlalleri hatırlatılıyor. Aslında AB Helsinki Zirvesi’nden bu yana yaşanan siyasi reform sürecinde Kürtlerin ana dilleri başta olmak üzere farklılıklarından kaynaklanan bazı hakları tanınmamış, terörle mücadelede teröristle halkı ayıran Wilkinson modeline geçilmemiş olsaydı, bu benzetmeler birebir doğru olurdu.

 

Yazının bu bölümünde, bu süreçten önemli bazı reformlar göz ardı edilerek üstün körü söz ediliyor. Geçmiş hükümetlerin “milletvekilleri ve belediye başkanlarının seçilmesi ve kamu görevinde yer alması dâhil Kürt halkının siyasi haklarını koruduğunu” iddia ettiği ama bir “Kürt sorunu” bulunduğunu hep inkâr etmiş olduğu öne sürülüyor. Ardından “bu düşünce tarzının, hakların sürekli ihlal ve hukuk devletinin tehdit edilmesine karşın, AKP hükümetleri boyunca sürekli yinelendiği” dile getiriliyor. Yıllardır savunduğum ana dilde (özel okullarda) eğitim, mahkemeler önünde savunma ve televizyon yayınları gibi gerçekleştirildiği dönem itibariyle önemli reformlardan hiç söz edilmeden.

 

Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek, dürüst olmak gerekirse bunları yapan da, muhalefetin tüm itirazlarına karşın, AK Parti hükümetleriydi. Yazının sonuna doğru bu hususa üstün körü değiniliyor ama başka bağlamda ve hükümet darbeye zemin hazırlamakla suçlanarak. Söz ettiğim paragrafta aynen şöyle söyleniyor: “AKP iktidara geldiğinde, önceki hükümetlerce reddedilmiş olan bir demokratikleşme programı ilan etti. Ama son dönemde bu demokratik girişimlerini bir tarafa bıraktı. Böylece darbeye elverişli bir zemin yaratmış oldu” 

 

Yazının bu bölümünde aslında AK Parti hükümetinin Kürt politikası, 80/90’lı yıllarınkiyle aynıymış gibi aktarıldıktan sonra, 15 Temmuz kalkışmasının ardından kamuda yapılan tüm ayıklamalar (purge), bu arada özellikle PKK’lı olduğu gerekçesiyle 14 bin öğretmenin işten el çektirilmesi eleştiriliyor. Bu ayıklamanın PKK ile mücadelenin ötesine geçtiği ve doğrudan “yeni Kürt kuşağını” hedef aldığı öne sürülüyor. “Sınıflardan başlayarak Kürtlerin geleceğini belirleme, devlete meydan okuma ve siyasetçilerini seçme haklarının zedelenmesi, Kürtleri kısa sürede kaybettikleri bu hakları geri almak için başka yollardan karşılık vermeye sevk ediyor.”  

 

Bir sonraki cümleyle yazının belki de ana fikri özetleniyor: “Türkiye KHK’lar çıkarmaya devam ederse,  Kürtleri orantısız biçimde hedef almayı da sürdürmüş olur”  O bakımdan yapılması gereken, Çözüm Süreci’ne dönmektir. Yazının son paragrafı bu konuda tereddüde mahal bırakmıyor. “Öcalan (…) görüştüğü kardeşiyle devleti, savaşa son vermek için yeni bir görüşmeler süreci başlatmaya çağırdı. Bu anti-demokratik politikalar devam ederse, sonucu yeni bir darbe olmayabilir ama mutlaka yıllarca sürecek siyasi şiddet ve terör anlamına gelecektir.

 

Bu tehditin amacına ulaşması aslında pek mümkün değil. Çünkü benim gibi Çözüm Süreci’ne içtenlikle destek vermiş olanların çoğunluğu böyle bir sürecin koşullarının bugün artık mevcut olmadığına inanıyor. Yanlış ata oynayarak çözüm fırsatını elinin tersiyle itmiş olan PKK’nın ETA gibi tek yanlı silah bırakmaktan başka çaresi kalmadığı düşüncesi biraz ağırlık kazanmış durumda.    

 

Bazen gerçeklerden söz etmeyerek, bazen yanlış bilgiler vererek kaleme alınan, özünde AK Parti üzerinden Türkiye’yi karalamayı hedef alan bu tür yazıların toplum üzerindeki etkisine gelince, istisnalar hariç tutulursa, genelde birliktelik ruhunu ve Batı ve Amerikan karşıtlığını güçlendirdiğini söylemek pek de yanlış olmaz herhalde.  

 

                 

- Advertisment -