Derin bir nefes alıp kendine bakmak

 

Popülizm; dışlanmışlık, horlanmışlık, dünya gerçekleriyle baş edememişlik duygularına seslenen en yıkıcı cevaptır. Durumundan hoşnut olmayanlara yönelmiş değer tanımaz bir çağrıdır popülizm. Kötü giden her şeyin sorumluluğunu “ötekilere” yıkan; vahşi bir bencilliğin sınırsızca yüceltildiği öfkeli iç dünyalardan beslenir.

 

Malzemesi çok ucuzdur, mesajı aşırı sadedir: “Onlar olmasa biz bu kötü durumda olmazdık”…

 

“Onların” varlığını meşrulaştıran; beni onlara katlanmaya, onlarla yaşamaya, iş birliğine zorlayan hiçbir değere uymak zorunda değilim. Diğerkamlık (Altrüizm), eşitlik, ayrımcılık karşıtlığı, insan hakları, hukukun üstünlüğü… Bütün bunlar benim kötü durumumdan sorumlu olan “ötekileri” koruyorsa çöpe atılmalarında hiçbir sakınca olamaz…

 

Popülizmin yüksek perdeden meydan okuyucu sesinin alt metninde bunlar yazılıdır.

 

Doğası gereği değerlerin taşıyıcılığı onun düşmanlık menzilindedir. İncelmiş, süzülmüş, seçkin olan ne varsa, onun üstüne bayağılığın, sıradanlığın sopasını sallar. Entelektüelliğin aşağılanıp lümpenliğin taç giydiği bir coşma halidir popülizm.

 

Kolayca anlaşılabileceği gibi, işlerin iyi gittiği, refahın adil dağıldığı, en azından geleceğin umut verdiği koşulların ürünü değildir. Krizlerin kucağında büyür. Sistemin temel sütunlarının sallandığı, tatminsizliğin kitlesel ölçekte büyüdüğü, kızgınlığın bulaşıcı biçimde arttığı iklimlerin sesidir.

 

Özetle; kötüye giden işlere verilebilecek en kötü cevaptır popülizm.

 

Le pen (Fransa), Geert Wilders (Hollanda),  Özgürlük Partisi (Avusturya), pediga – açılımı-"Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar" (Almanya), Brexit ve zirvede Trump… Bunlar Batı dünyasında yükselen popülist dalganın başlıca taşıyıcıları.

 

İnsanlık tarihinin tanık olduğumuz kesitinde oluşan politik-toplumsal-ekonomik ilişkiler bütününü ifade eden “küresel sistem”, bir bunalım durumu yaşıyor.

 

Gerçekten küreselleşmenin getirdiği olumlu yenilikler kadar, yarattığı ağır sorunlar, adaletsizlikler, yıkıcılıklar da var. Ortadoğu’nun çöken devletleri, çatışma ve terör, açlık, yoksulluk ve göçler… Bunlar küresel krizin açık görüntüleri…

 

Peki ne yapılmalı?  

 

Sahneyi şöyle sadeleştirebiliriz kanımca: Bu bunalıma iki tür tepki verilebilir ve veriliyor da… Birincisi; sorunları, bütün insanlık medeniyetinin biriktirdiği olumlu (barışçı, dayanışmacı, uzlaşmacı) değerler üzerinden, onlara yaslanarak aşmaya çalışmak. İkincisi; bu değerleri çözüme engel görüp, çatışmacı, ötekileştirici, meydan okuyucu, içe kapalı bencilce bir yön tutturmak.

 

Bu kriz ve yol açtığı tartışmalar Türkiye’ye nasıl yansıyor? Egemen siyasal söylem ve klişelerden biraz kafamızı kaldırıp dürüst ve sakin bir vicdanla kendi dünyamıza bakmakta yarar var.

 

Vurgulu biçimde politik iktidarın söylemine girmedi, ama ona yakın kalemler Brexit ve Trump vakalarını “Dünya Müesses Nizamına” indirilmiş yıkıcı darbeler olarak anlamlandırdılar ve sevinçlerini pek gizleme ihtiyacı duymadılar. Çünkü onların bakışı içinden küresel düzen aşırı adaletsizlikler barındırıyordu ve yıkılmalıydı. Yıkıcıların savunduğu değerler ve söylemleri “yıkma eyleminden” daha önemli olamazdı. Söyledikleri ve tutturdukları yönle değil, yıkıcılıklarıyla, ilgilenilmeyi, desteklenmeyi hak ediyorlardı. Artık (milli ve yerli olmanın tek makbul kimlik olduğu) bencillikler çağına girmiştik. Brexit Britanya “halkının” haklı isyanıydı. Trump ise ABD dışlanmışlarının… Gerisi boş laftı.

 

İnsan Hakları, etnik talepler, feminizm, çevrecilik, çoğulculuk… Bütün bunlar Soros tipi küresel finans şeytanlarının dünyayı sömürmesini kolaylaştıran; “ulusal birliği, milli bütünlüğü” gevşeterek dikkatleri dağıtan manipülasyon dinamikleriydi. İşlerine gelmediğinde bu değerleri nasıl çiğnediklerine tanık oluyorduk. Mısır örneği ortadaydı…

 

Evet, iktidar yazarlarının bu söylemi Türkiye’de tırmanacak popülizmin tematik işaretleriydi.

 

Nitekim dış politikada beklentilerin boşa çıkması, yaşanan ağır yalnızlaşma ve baş edilemeyen terör saldırılarıyla, popülist söylemin tırmanışı atbaşı yürüdü. Terörün ülkeyi vurmasından, doların yükselişine kadar bütün kötülüklerin kaynağı bizim güçlenmemizi istemeyen “Batı” ydı.

 

Nasıl Britanya’da Brexit’e koşarak evet diyenlerin düşmanı Polonyalı muslukçularsa; nasıl Almanya’nın gücünü ve huzurunu tehdit edenler Müslüman göçmenlerse; nasıl Hollanda, Türkleri kovmadıkça rahat edemeyecekse; Meksika’ya duvar örmeden, Müslümanları kapıdan çevirmeden Amerikan halkının refahı ve güvenliği sağlanamayacaksa… Türkiye de, Batı’yla çatışmadan güçlenemezdi. Haçlılara karşı beka mücadelesi veriyorduk. Diz çökmediğimiz için yapayalnız kalmıştık… Gün kavga günüydü…

 

Ekonomide patinaj, dış politikada aşırı sıkışmışlık ve etkisizlik popülizmi patlattı. 15 Temmuz alçaklığıyla Batı merkezlerinin Erdoğan politikalarından rahatsızlığı birleşince doz aşımına uğradık…

 

Evet, dünyada popülizmin yıkıcı rüzgarları esiyor.

 

Batı, krizlere verilebilecek bu en kötü, en değer tanımaz, en tahripkar, en nefret yüklü tepkiyle baş etmeye çalışıyor. Çok mu başarılı? Henüz belli değil; ama görüntünün de pek parlak olmadığı açık.

 

Peki biz bu küresel popülist dalganın neresindeyiz? Hangi tarafın değirmenine su taşımaktayız?

 

Daha da açık sorayım: Kendi meydan okuyucu, çatışmacı, yıkıcı dilimizin, popülizmin daniskası olduğunu ne zaman fark edeceğiz?   

 

   

                   

                   

Önceki İçerik“YGS’ye 1 dk geç kaldı, bunalıma girdi, intihar etti”
Sonraki İçerikHalit Akçatepe hayatını kaybetti