Devrim nedir? Dünden bugüne devrim anlayışı (1)

 

60’lar ve 70’lerin dünyasına dönüyoruz. Neydi devrim, bizim kuşak için?

 

Biliyorsunuz, 60’lar ve 70’lerde devrim konusunda yapılan tartışmalar TİP’in “sosyalist devrim” anlayışı ile MDD’cilerin “Milli Demokratik Devrim’i”  arasında oluyordu. Ben, TİP ile MDD  arasındaki  görüş ayrılıklarını ancak MDD’ci kanada dahil olduktan sonra öğrendim (bunun ayrıntıları kitapta anlatılıyor). Ve  farkında olmadan içine girdiğim o popülist-pozitivist “ikinci kuşak neo-Jöntürk” ruh dünyasındaki  tartışma ortamında, bir  toplum mühendisi adayı olarak bulunduğum ve “sosyalist” kimliğimi (inancımı) üretmenin aracı saydığım yere daha sıkı bağlanabilmek,  içinde bulunduğum fraksiyonun  tezlerini daha  iyi öğrenerek savunabilmek için kolları sıvadım! Bu, ayrıca, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü toplantılarında lâf yarıştırırken altta kalmamak için de gerekliydi tabii. Hani artık İngilizcem de vardı ya; yurt dışından getirttiğim kitaplara — Mao’nun Selected Works’unun yanısıra Lenin’in  kitaplarını  da  ekleyerek — “benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” hesabı  okumaya başladım.

 

Okuyorsun, “öğreniyorsun” ve bu “öğrendiklerinle” kendine “solcu” (toplum mühendisi) bir kimlik oluşturarak — buna “profesyonel devrimcilik” diyorduk — içinde yaşadığın toplumu  yukardan aşağı “değiştirmeye” çalışıyorsun! “Devrimcilik” dediğin şeyin özü bu. Bütün bunların ne anlama geldiğini anlamak için, linkini verdiğim şu çalışmaya bakabilirsiniz: http://www.aktolga.de/t8.pdf 

 

O günleri, o dönemin  ruh halini gözümün önüne getirdiğim zaman hayret ediyorum doğrusu, meğer biz nelerle uğraşmışız diye. Düşünsenize; Lenin’i, Mao’yu okuyup onlardan “devrimcilik” adı altında toplum mühendisliği nasıl yapılır öğrenerek Türkiye’yi kurtarmaya  çalışıyormuşuz. “Devrim” adı altında bir şeyler yapmak istiyorduk ya;  bunu  “kırlardan  şehirleri kuşatarak” mı yapacaktık, yoksa “ağırlığı şehirlere vererek, şehirlerden kırlara” mı gidecektik? Ya da, hangi biçimde olursa olsun ilk aşamada “ezilenlerin ezenleri  alaşağı etmeleriyle” sonuçlanacak olan bu devrim barışçı-parlamenter yollarla mı, yoksa Küba’da, Sovyetlerde veya Çin’de olduğu gibi bir halk ihtilâli yoluyla mı gerçekleşecekti? Tartışılan şeyler bunlardı! Lenin şöyle diyormuş da Mao böyle diyormuş… Yıllarca bu türden tartışmalarla boğuştuk durduk.

 

TİP ne diyordu, neyi savunuyordu?

 

TİP,  Tanzimat’la  başlayan ve Cumhuriyet’le taçlanan “tarihsel devrim” (1) sürecini  bir “burjuva devrimi” olarak görüyor; bu nedenle, artık kapitalist bir ülke haline gelmiş olan Türkiye’de “önümüzdeki devrimci adımın  sosyalizm olduğunu” söylüyordu.

 

Peki,  MDD’ciler ne diyordu?

 

TİP’lilerin aksine onlar, “Türkiye’nin önündeki devrimci adımın sosyalizm olmadığını”; 1950 “karşı devrimi”yle birlikte  “Türkiye’nin tekrar emperyalizmin kucağına düşerek bir yarı sömürge haline geldiğini” söylüyordu. Bu nedenle, MDD’ci teze göre Türkiye hâlâ,  emperyalizme karşı verilecek “ikinci bir kurtuluş savaşı”yla birlikte ele alınması gereken bir tür burjuva devrimi aşamasındaydı  (emperyalizme karşı savaş, onun içerdeki işbirlikçileri olan “komprador burjuvaziye ve mütegallibeye” karşı savaşla içiçe geçtiği için, bu savaş milli yanı öne çıkan bir “milli demokratik devrim” mücadelesi olacaktı). “Sosyalistler olarak, bu görevi yerine getirmek için önce ‘milli burjuvazi’ ve ‘küçük burjuva radikalleri’nden oluşan ‘asker-sivil aydın zümre’yle birlikte, emperyalizme ve onun işbirlikçisi komprador burjuvazi + feodal-yarı feodal toprakağalığı ittifakına karşı savaşmalı, onların iktidarını alaşağı etmeli”ydik. Bu “işbirlikçilerin” temsilcisinin DP ve AP olduğu apaçık ortadaydı! CHP ve “asker-sivil aydınlar” ise “millici güçler”di. Ancak bundan sonradır ki, “sosyalizme giden yolda ilerlenebilir”di.  Buna “iki aşamalı devrim teorisi”de deniyordu. Ama aslında mesele  evrilip çevrilerek  27 Mayıs’ı yapan “asker-sivil zinde güçler”e getiriliyor; ilk aşamada bunlarla birlikte hareket ederek “emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin” (yani bunların temsilcisi olan DP ve AP’nin) bir “devrim”le alaşağı edilmesi gerektiği söyleniyordu. İşin özü buydu.

 

Tabii bu tesbitler mücadele biçimleri arasındaki farklılığa da yansıyordu. TİP’liler, “Türkiye, burjuva devrimini tamamlamış, kapitalist üretim ilişkilerinin  egemen  hale geldiği bir ülke olduğu için, yapılması gerekenin işçi sınıfının partisini — Türkiye İşçi Partisi’ni —  hayatın her alanında örgütleyip, demokrasi mücadelesinin kazanılmış bir mevzii olan parlamenter sistem içinde kalarak mücadele etmek” olduğunu söylerken, MDD’ ciler TİP’in bu anlayışının “devrimci mücadeleyi” parlamentoya hapsetmek anlamına geldiğini öne sürüyor;  “devrimin,” 27 Mayıs kalıntısı  “asker-sivil aydın” çevreleri parlamento dışı mücadele yöntemleriyle “sola doğru iterek,” onlarla birlikte  “kapitalist olmayan bir yoldan” sosyalizme doğru ilerlemesi gerektiğini  savunuyordu.

 

“Sağ” ve “sol” MDD’ciler

 

Bunlara ek olarak bir de gençlik hareketi içinde, kendini  MDD’ci olarak görmekle birlikte, kendini “sağ kanat MDD’ciler” olarak gördüklerinden daha farklı bir şekilde ifade etmeye çalışan bizler vardık. Bizim MDD tezini savunmamızın  dayanak noktaları  şunlardı:

 

Birincisi, sol-Kemalist milliyetçi duygularla karışık bir “anti-emperyalizm” anlayışıydı (tabii o zaman buna milliyetçilik demiyorduk). Vietnam Savaşının  belirleyici olduğu dönemin koşullarından olsa gerek; ucu  “kahrolsun Amerika”ya varan, ama hep içinde yaşadığımız Türkiye koşullarıyla bağlantı içinde yorumlanarak anlaşılan bir  “anti-emperyalizm”di bu. Bunu,  Kurtuluş Savaşı anlayışıyla  da birleştirerek — tabii Bursa Nutku’nun da etkisiyle — olayı (Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci) biz de “ikinci bir kurtuluş savaşı” boyutlarında görmeye  çalışıyorduk. Yani “sağ kanat MDD’ciler” dediklerimiz aynı hedefe  asker-sivil aydınlarla birlikte, onların usulünce yürüyerek gitmeyi esas alırken, bizler klasik Marksist  literatürdeki yollardan  ilerlemeyi savunuyorduk.

 

İkincisi, sübjektif idealist duruşumuza bilimsel bir kılıf geçirmek için gene pozitivizme sarılarak Maoculuğa  yönelmemizdi. Zaten bu şekilde Kemalizmle sosyalizmi de birleştirmiş oluyorduk herhalde? Öyle ya; Mao hem milli kurtuluşçu, hem sosyalist değil miydi!

 

Bunları şimdi böyle söylüyorum ama sakın yanlış anlamayın; niyetim “bugünün güneşiyle dünkü çamaşırları neden kurutmadığımızın” hesabını sormak  değil. O zaman bambaşka bir süreç vardı bizleri alıp götüren. Yani zaten hiçbirimiz kendimize sübjektif idealizm ya da pozitivizm yakıştıramazdık! Okuyorduk ve okudukça da hepimiz kendimizi diyalektik materyalizm uzmanı, “profesyonel devrimci” olma yolunda  “işçi sınıfının bilimi” zırhını kuşanmaya çalışan “fedailer” olarak görüyorduk. Bu arada sol içinden biri tutup da bize, “sizin devrimciliğiniz, bilimselliğiniz  vb hep pozitivist felsefeye göre anlam kazanan, toplumu  sübjektif idealist ideolojik niyetlerinize göre şekillendirmeye yönelik yeni tip bir   toplum mühendisliği faaliyetinden ibarettir; sizin ne Türkiye tarihinden, ne de Türkiye’de kapitalizmin gelişme sürecinden haberiniz var”  demeye kalksaydı, herhalde  onu hemen “karşı devrimci” ilân edip çıkardık işin içinden. “Bilim” diye, ya da “işçi sınıfının bilimi böyle diyor” diye başlıyor; “zaten dünyanın üçte birinde bütün bunlar hayata geçirilmiş durumdadır” diye noktayı koyuyorduk. “Yapılacak iş, proletaryanın devrimci öncüleri olarak bir yandan halkı bilinçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da bayrağı açıp toplumu değiştirme mücadelesine  başlamak”tı; o kadar.

 

Daha ileri gitmeden önce, hemen bir noktanın altını çizmek istiyorum: Tamam, MDD’ci kanada göre TİP daha demokratik bir süreci temsil ediyordu, bu açık. Ama dikkat ederseniz,  iki grup arasında devrim anlayışındaki fark daha çok “strateji”yle ilgiliydi. Yani TİP’le MDD’ci sosyalistler arasında varılacak nihai hedef konusunda bir ayrılık yoktu. İkisi de  “devrim” derken işçi sınıfının — ezilenlerin, sömürülenlerin — bir şekilde burjuvaziyi altederek siyasi iktidarı onlardan almasını kastediyordu. Sadece bu amaca giden yollar farklıydı. Tartışılan  buydu. Yani ne olacağı değil, onun nasıl olacağı tartışılıyordu.

 

1969’a gelindiğinde, toprağın hızla

ayağımızın altından kaydığını hissediyorduk!

 

Şurası açık; evet, 1969 yılıyla birlikte sanki ayağımızın altındaki toprak kaymaya başlamıştı.  Sol içindeki bütün fraksiyonlarda ilk bakışta göze çarpmayan bir telâş hali vardı. Çünkü herkes şunu biliyordu ki, “biz istesek de istemesek de” Türkiye bir darbe ortamına doğru sürüklenmekteydi.  Bu nedenle, “hazırlıksız yakalanmama” ruh hali hepimizin beynine âdetâ bir virüs gibi girmişti! (Bu konuyu kitabımda bütün ayrıntılarıyla ele alıyorum.)

 

Sol içinde darbeci olarak bilinen unsurlar

yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı 

 

Durup durup tam bu sırada Doktor Kıvılcımlı’nın kitaplarının da arka arkaya yayınlanmaya başlaması,  “ordunun devrimci geleneği… ordu kılıcını atmaya hazırlanıyor”  mantığı içinde düşünmeye çalışan kişilere (Mihri Belli’nin yazılarının yanı sıra) teorik olarak sırtlarını dayayacakları yeni bir zemin sunuyor, bunların özellikle Dev-Genç içinde  sayılarının artmasına neden oluyordu.  Öyle ki, eskiden beri tanıdığımız birçok arkadaşın son zamanlarda  kendini bir Yakup Cemil sanmaya başladığına şahit oluyorduk! Bunlar, sırtlarını “sol darbe” inancına dayamış olmanın verdiği rahatlıkla, bizim gibi darbeciliğe karşı olduğunu tekrarlayıp duranları  küçümsüyordu. Bizler “ya darbe soldan değil de sağdan gelirse, o zaman ne yapacaksınız”  dediğimizde, cevapları hazırdı. “Devrimci gençler (Dev-Genç’liler) olarak  bizler yeterince destek olursak bu mümkün değil” diyorlardı. Bu yüzden de bütün amaçları ne yapıp edip Dev-Genç yönetimini ele geçirmekti. (Bunu hissediyorduk; bu konuları da kitapta geniş olarak ele alıyorum.)

 

“Profesyonel devrimcilik” süreci

nasıl doğdu ve gelişti?

 

Peki, bütün bu gelişmeler karşısında ne yapılabilirdi ve biz ne yapıyorduk?

 

Bir yandan Dev-Genç’i cuntacılarak kaptırmamak için elimizden geleni yapıyor; diğer yandan da eğer darbe olursa  bütün  legal imkânları  kaybedeceğimizi bildiğimizden, vakit kaybetmeden “illegal örgütlenme” konusunda hazırlıklarımızı tamamlamamız gerektiğini düşünüyorduk. Zaten yapacak başka bir şey de yoktu! Ki bu da bizi ister istemez, artık öğrenci statüsünü bir yana bırakıp bir an önce “profesyonel devrimci” haline gelmeye zorluyordu. Olay buydu, bu kadar açıktı.

 

Peki nasıl olacaktı bu iş, yani nasıl “profesyonel devrimci” haline gelecektik?

 

Hepimiz öğrenciydik. Ya ailelerimizin yanında,  ya da burs almış olup yurtlarda kalıyorduk. Bu nedenle, illegal örgütlenmeye  hazırlık yapabilmek için önce kendi kendimizi finanse edebilir hale gelmemiz lazımdı!  Bunun ise (gerillacılığın, banka soygunculuğunun henüz gündemde olmadığı  o günlerde)  tek bir yolu vardı: içinde bulunduğumuz ortamı, yani üniversiteleri (en kibar ifadeyle) kullanmak!  

 

İşte, o zamana kadar  belirli bir demokratikleşme talebinin taşıyıcısı olarak gelişen devrimci gençlik hareketini  içten içe çürütmeye, lumpenleştirmeye, şiddete açık hale getirmeye başlayan ortam bu ortamdır; içine girilen  kısır döngüden  çıkış yolu arama çabasıdır.

 

İçimizden bazılarını,  denize düşen yılana sarılır misali, o ana kadar hiç düşünmediğimiz  şeyleri yapmaya yönelten ruh halini şöyle ifade edelim: ortada “kutsal” bir amaç vardı ve bu “amaca giden yolda” yapılacak her şey mübahtı!

 

[Bu dönemde başlayan lumpenleşme sürecinin, şiddeti bir çözüm yolu olarak görme  anlayışının ayrıntılarına girmiyorum. Ama bu arada işi o kadar ileri götürenler oldu ki,  “kutsal amaçlar uğruna” kantinlerden  hırsızlık yapanları bile gördük. Geceleri kalörifer dehlizlerinden  binalara sızarak para edecek şeyleri çalıp bunlardan elde edilecek parayla kendini “profesyonel devrimci” haline getirmeye çalışanlar mı istersiniz; üniversiteleri kendi çöplüğü olarak görmeye başlayıp buralarda  başka hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımayanlar mı? O vurup kırmalar, o kaba kuvvet gösterileri, üniversitenin içinde yapılan silah talimleri… Ama tabii bu türden şeylere karışanlar azınlıktı… Azınlıktı ama bunlar yavaş yavaş öğrenci kitlesinin bizlerden kopmasına  yol açıyordu.] 

 

İşte bizleri, hiç farkında olmadan, üniversitelerden ve üniversite zeminindeki demokratikleşme  taleplerinden  uzaklaştıran sürecin özü budur. Ne demekti yani, bir yandan “faşist dikta” tehlikesinden bahsederek ülke elden gidiyor diyeceksin; “ikinci kurtuluş savaşı” vermeye hazırlanacaksın — öte yandan da üniversitelerin demokratikleşmesiyle uğraşacaksın! Bunlar artık hep “devrimden sonraya” ertelenen talepler olarak kalacaktı!

 

ODTÜ Rektörlük binasının işgali  

 

Sahi, biz neden işgal etmiştik Rektörlüğü, neden böyle bir karar almıştık? Bakın, o zaman ne bahane uydurduğumuzu bile hatırlamıyorum! Kimbilir, ya “demokratik üniversite” veya “yönetime katılma” veya “faşist, Amerikancı Kurdaş” hikâyelerine başvurmuşuzdur; ama bizim amacımız bunların hiçbiri değildi. Biz, “Amerikan emperyalizmi ve başta Demirel hükümeti olmak üzere yerli işbirlikçileri”ne karşı “ikinci bir kurtuluş savaşı” başlatmaya çalışıyorduk. Bu nedenle amacımız, ODTÜ gibi kuruluşunda Amerika’nın da katkısı bulunan, öğrenim dilinin İngilizce olduğu bir mekânı işgal edip, bunu örnek göstererek bir kıvılcım çakabilmekti.  Yani aslında, daha sonra Deniz’in ve Mahir’in adını koyarak yapmaya çalıştıkları  “öncü savaş” olayının bir tür ön aşamasıydı.

 

İçinde bulunduğumuz konjonktürel ideo-politik süreç öyle bir yöne doğru gelişiyordu ki, o an biz ne düşünmüş olursak olalım, su belirli bir yöne doğru akmaya başlamıştı. Görünüşte her şeyi yapıp eden, süreci yöneten bizlerdik; ama aslında sanki görünmez bir el bizi belirli bir yöne doğru çekip götürüyordu. Tabii “üst akıl” diyerek kimseyi suçlamak istemiyorum. Sadece, beyinlerimizi işgal eden o ideolojik virüsün altını çizmeye çalışıyorum.

 

Sen tutuyorsun; Amerika’yla arası bozulmaya başlayan, bu yüzden de Sovyetlerle  iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde olan bir Demirel’i “Morrison Süleyman… Amerikan işbirlikçisi… gerici faşist”  diye suçlayarak ona karşı “ikinci bir kurtuluş savaşı” vermeye çalışıyorsun (2).

 

Sadece bizim Rektörlük işgali de değil; belirli bir noktadan sonra (bunu 1969 başları olarak düşünüyorum) yapılan bütün eylemlerin altında yatan mantık buydu. Öğrenci sorunlarıymış, demokratik üniversiteymiş… bunlar artık sözde kalıyordu.

 

Nitekim Rektörlük binasını işgal eder etmez hemen binanın tepesine bir  “Beyaz Saray” ibaresi yazdık.  Ardından da “ODTÜ Halk Cumhuriyeti”ni ilân ediverdik.

 

Kafeteryadaki yemek fiyatlarını da indirttik, vesaire. Ama yapılan bütün o basın açıklamalarında vermeye çalıştığımız mesaj açıktı. Biz aslında bu işin — “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” kurmanın — mümkün olduğunu  göstermek istiyorduk. Amacımız, Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı verilen mücadeleyi somutlaştırmaktı. Rektörlük işgali  “ikinci kurtuluş savaşımızın” başlatılması yönünde bir kıvılcım rolünü oynayacaktı.

 

————————

NOTLAR

 

(1) Bu konuda geniş açıklamalar kitabımda yer alıyor.

(2) O zamanki Demirel ile cumhurbaşkanı olduktan sonra devletleştirilen Demirel, farklı kişiliklerdi.

Önceki İçerikBir hukukçu: Andrey Vyshinsky
Sonraki İçerikBir ileri, bir geri