“Dış” korkusu (12) Günah keçisi, suçluluk transferi

En son, neredeyse bir hafta önce yazmışım (Dalkavuklarına ders veren kral, 10-12 Ağustos). Ne oldu, neden geciktim bu kadar? Önemli bir açıklama: beynimde bir ampul yandı. Bundan böyle hayatı daha kolay, daha gamsız yaşamaya karar verdim.

[18 Ağustos 2021] Çünkü, özel hayatımıza bir pencere: araya taşınma fasılları girdi. Ve ardından, orta halli bir orta sınıf geliriyle, bu işlere kendi başına giren herkesin başına gelebilecek küçük çaplı felâketler. Geçici olarak yıkılan duvarların eğri yapılması. Sistrecinin, tahta parkelerin arasını iyice macunlamadan nihaî cilâyı vurması. Doğramacının, sadece bir kapıyı ve kasasını sök denmişken, bütün kapıları ve kasaları sökmesi. Tesisatçının geleceğim dediği saatte gelmemesi; gelmeyeceği gün ve saatte, habersiz gelivermesi. Karocunun, döşediği karoların bir köşesini kazara kırması ve öyle bırakıp gitmesi.

On gündür ısrarla çağrıldığı halde gelmeyen klimacı. Duşakabinin, kendi aldıkları ölçülere uymaması ve dolayısıyla sığmayıp iade edilmesi. 7. kata su çıkmaması ve bir türlü nedeninin bulunamaması. Yardım istediğimiz ekibin, yeni geçeceğimiz (ama henüz geçmediğimiz) boş daireye, biz bütün gün beklemiş ve sonunda ayrılmışken gece 22:38’de gelmesi (Allah sizi inandırsın) ve “biz geldik, siz neredesiniz” diye mesaj çekmesi. Bir yandan, trafik polisinin “yol bakım ve onarım izni yok” diye ceza yazması (makbuzun üzerinde aynen böyle diyor) ve diğer yandan, ister belediyede, ister kaymakamlıkta, “taşınma nedeniyle yol kapama izni”nin nasıl verileceğini, hattâ böyle bir izin verilmesi gerektiğini bilen hiçbir merci bulunamaması, ilk yirmi telefon boyunca. Sonunda, olayın tamamı Aziz Nesin’lik ama özellikle tam Aziz Nesin’lik, yüzde yüz Aziz Nesin’lik bir sahne: tek bir kişinin, filanca daire başkanının özel kaleminde otuz küsur yıldır çalışan bir memurun, ne yapılacağına yol gösterebilmesi.

Tabii, bir de bütün bu çabaların nihaî hedefi, tarihin yönü, insanlığın geleceği, varlık nedenimiz: kitaplarımız için yer ve yeni, kalıcı bir dünya düzeni. Özetle: kitap kolileri, yüzlerce. Her biri 30-40 kilo, tartmadımsa da tahminen. Bu yaşımda, tek tek açmak ve eğilip kaldırarak dizmek raflara. Edebiyat şuraya, Osmanlı tarihi buraya, Avrupa Ortaçağ tarihi oraya. Büyük boylar, orta boylar, küçük boylar. İstanbul. Mimarlık. Taşra. Sözlükler. Ansiklopediler. Seyahatnameler. Belimin ve ayaklarımın ağrısından uyuyamamak, günlerce.

Oldu, bitti sonunda. Bir soluk aldım ve kendi kendime, n’aparsın, böyle işte, dedim, Türkiye’nin küçük üretim (esnaf ve zanaatkâr dünyası). Endüstri modernitesini zamanında yaşamamış, kapitalist fabrika ve işgücü piyasası kırbacını yememiş, rekabet ve aleniyet şeffaflığı olmayan, sanayi değil ticaret kârı (yani küçük hesap ve yerel pazarlık) üzerinde dönen bir ekonomi ve toplum, bu kadar yapabiliyor, Tanzimat’tan 182, Islâhat Fermanı’ndan 165, Hürriyet’ten 113, Cumhuriyet’ten 98 yıl sonra.

Derken düşündüm de, ben çok mu naifim acaba? Niye bu kadar olağanlaştırıyorum her şeyi? Ne malûm, belki de bir komplonun, hattâ belki birkaç komplonun kurbanıyım, kurbanıyız, hayatı zorlaştırmayı amaçlayan! Şu kitaplar meselesi, örneğin: besbelli, küçük yaştan itibaren kimliğimize, kültürümüze, medeniyetimize yabancılaştırılmış olmanın bir sonucu. Çaktırmadan zehirleniyoruz, mâneviyatımız çarpıklaşıyor, biz bilim ediniyoruz sanırken. Oh olsun. Okumasak (okumasaydık) çekmeyeceğiz (çekmeyecektik) bu sıkıntıları. Sonra bütün o duvarcılar, sistreciler, karocular, döşemeciler, tesisatçılar, badanacılar, memurlar, zabıtalar, trafik polisleri vesaire. Bu kadar tesadüf olur mu? Sizin hiç aklınıza yatıyor mu, hepsinin, ama hepsinin aynı hatâları, aynı yanlış davranışları kendiliğinden gösteriyor olması? 

Yok kardeşim, bırak bu kafayı (diye sürdürdüm kendi kendimle konuşmayı). Bu kadar rasyonalist olmasan, sen de görebilecek ve inanabileceksin ki, hepsi bir merkezden yönetiliyor bütün bunların. Anonim bir dünya ve ekonominin işleyişi (ve karşısında Türkiye’nin yetersizliği) gibi gözüküyor ama, sakın kanma, aldanma bu izlenime. Bu bir maske. Ardında bir üst akıl saklanıyor. Ve senin aksilikler sandığın her şey, onun tezgâhı, onun fitnesi. 1960’ların “geri bıraktırılmış Türkiye” teorilerini nasıl unutursun? Görüyorsun yangınları, selleri. Senin taşınma sıkıntıların da bunun çok küçük bir parçası. Çünkü her yolla çökertmeyi, yenmeyi, yıkmayı, diz çöktürmeyi amaçlıyor sana, bana, hepimize.

Hayır, bu oyuna gelmeyeceğim; diz çökmedim, diz çökmedik, diz çökmeyeceğiz — diye mırıldandım içimden. Böyle dedim ve sonunda günah keçimi bulmuş, suçluluk hislerimi dışıma atıp başkalarına, dışarıya, emperyalizme yıkmış olarak bir rahatladım, bir rahatladım, hiç sormayın. Kapıyı çektim, bütün o koli ve bidonların üzerine. Herşeyi öyle bırakıp, Dertsiziks misali, tatile gittim.

Önceki İçerik10 yıl öncesinin Kâbil’i neler vaat ediyordu?
Sonraki İçerikVİDEO HABER | Ahmet Davutoğlu: “Fırat Kalkanı’nı yapabilmek için Halep terk edildi ve asıl büyük göç öyle başladı”