Doğrunun teorisi mi, iyinin teorisi mi?

 

15 Temmuz darbesinden sonra Türkiye artık eski Türkiye değil. Eski Türkiye tüm devlet kurumlarıyla birlikte radikal kötülük üreterek çöktü. 15 Temmuz, çürüyen devletin hangi maliyeti önümüze çıkaracağının fotoğrafı oldu.

 

Bir şeyi netleştirelim. Cemaat ve CIA, çok yetenekli olduğu için devlet kurumlarının tüm kademelerine sızmadı. Devlet çürüdüğü, kendisini koruyacak refleksi üretecek bağışıklık sisteminden mahrum olduğu için sızabildi. Eğer çağdaş bir yapısı, hakkaniyetli bir terfi-tayin sistemi, kendi fotoğrafını çekebilecek sağlıklı refleksleri olabilseydi, ne Cemaat ne de CIA devlete bu kadar nüfuz edemezdi.

 

Şimdi önümüze bakmamız gerekiyor. “Bugün için en acil şey nedir” diye soracak olursanız, size “hem yeniden dışarıdan gelecek bir müdahaleyle karşılaşmamak, hem de krizden çıkabilmek için çok ivedi bir yol haritasının belirlenmesidir” yanıtını veririm. Hükümetin de devletin de en çok buna ihtiyacı var.

 

“İstisnalar mantığı”na göre hareket edilmeli

 

Yeni bir yol haritası hazırlanırken öncelik, mevcut halin analizine verilmeli. Biz hangi zeminde, hangi şartlardayız? Benim yanıtım şudur: “Zorunluluğun sorumsuzluğu” şartları ile karşı karşıyayız. Bu da bir istisna halidir. Carl Schmitt’in belirttiği gibi, bu şartlarda ahlâkî ya da yasal kurallar istisnalarla karşılaştığı için geçerli değildir. Çünkü ahlâkın ve yasallığın yerini, (örneğin darbe gibi) kaba kararlar veren siyasal yetenekler alır. O zaman soru şu: Anormal durumdan nasıl çıkacağız?

 

Schmitt “istisnalar mantığı”na göre hareket edilmesini önerir. O yüzden her zamanki gibi davranamayız. Hiçbir şekilde olağan olmayan bir durumda olağanmış gibi davranmamız olanaksızdır. Bu tür durumlarda, “istisnanın mantığı” tezinde genelde şu düşünce işlenir: Güvenliği koru; ahlâk arkadan gelir.

 

Nazlı Ilıcak ve edimin bağışlanması

 

Yeni yol haritasında, mevcut durumun analizi yapıldıktan sonra hedefler belirlenmelidir. Hedeflerin en tepesine çok hızlı, çok acımasız bir Cemaati tasfiye programı konmalıdır. Cemaatin kamudan tasfiyesi için, gözaltına alınanlardan elde edilecek bilgiler hayati derecede önemlidir. Bu yol ve yöntem, evrensel hukuk kuralları ihlâl edilmeden denenmelidir.

Cemaati tasfiye mücadelesi “sonu nereye varırsa varsın” mantığını içermelidir. Sonu nereye varırsa varsın talebi, aynı zamanda kamu vicdanının rehabilite edilmesi için bir adalet talebidir.

 

“Sonu nereye varırsa varsın” mücadele mantığı, aynı zamanda mazerete değil “haklı gerekçe”ye yaslanmalıdır. “Haklı gerekçe” bir edime gerçekleşmeden önce ahlâki bir gerekçe bahşeder. Mazeret ise “olmazın teorisi”ne yaslanır. Ayrıca mazeret, edimin gerçekleşmesinden sonra bağışlanması için rasyonel bir gerekçe arar.

 

Örneğin bu zaviyeden baktığımda, entellektüel birikimi ve analizlerine büyük saygı duyduğum sayın Ali Bayramoğlu’nun Nazlı Ilıcak’la ilgili görüşlerine katılamıyorum. Ilıcak için önerilecek uzlaşma, kokuşmuş bir uzlaşma olamaz. Halk katliamı ve millet iradesinin bombalanması ile biten bir darbenin öznesine methiyeler düzen, o özneden yana psikolojik yönlendirme ve başarılı algı yöneticiliği sağlayan bir kalemin herhangi bir yaptırıma çarptırılmaması önerisi, felsefeci Avishai Margalit’in ifadesiyle, radikal kötülük üretecek, kokuşmuş bir uzlaşma önerisi olmaz mı? Sivil unsurlarının askeri unsurlara hükmettiği bir yapıda, sivil alanın moral cephesi vazifesi gören bir insanın radikal kötülük üreten bir fiille bağlantısının aranmaması önerisi, ahlaki bir itiraz olarak kabul göremez.

 

Tasfiye, boşluk yaratır mı

 

Burada akla şu soru gelebilir: acımasız, kitlesel bir Cemaat tasfiyesi devlette boşluk bırakmaz mı? Bırakmaz. Zaten devlete sızmış olan yabancı güçler, sızan unsurlar üzerinden devletin işleyişini ve fonksiyonlarını istedikleri zaman boşa çıkarabiliyorlardı. Bunların tasfiyesi mi devlette zafiyet yaratacak? Bir diğer soru da şu: Devletteki tasfiyeler PKK ile mücadele stratejisinde bir zafiyet yaratır mı? Olguların iç mantığı beni yaratmaz sonucuna götürüyor. Çünkü savaş kendi kurallarını kendi pratiği içinde yaratır. Zaten oradaki mücadele ağırlıklı olarak polis ve profesyonel askerler üzerinden yürüyor. Tasfiye, tersine, daha esnek, daha “yaptığından öğrenen” bir genç öncü komutanlar sınıfı da yaratacağı için, mücadele stratejisinin daha etkili hale geleceğini düşünüyorum. Eğer PKK “devlette zafiyet oluştu, başarılı olmamız için gün doğdu” şeklinde bir sonuca varırsa tarihi bir hatâ yapar.

 

Biz nereye varmak istiyoruz

 

Cemaatle mücadele yol haritasında belirlenecek hedeflerin bir diğer maddesi “biz nereye varmak istiyoruz” sorusunun yanıtını içermelidir. Varılacak nihai nokta daha özgür, daha demokrat, daha çoğulcu bir Türkiye olmalıdır. Biz bu hedefe ulaşmak için Türkiye’yi ara koridora alıyoruz.

 

Ancak bu hedefe varılması için, bu hedefi boşa çıkartmak uğruna “özgürlük ve demokrasiden yana” görünen kriminal bukalemun yapıların tasfiye edilmesinden taviz verilemez. Siz bu çok istisnai halde de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı diyebilir misiniz? Yüzde altmışı Cemaatin elinde olan bir yargıda, hukukun tarafsızlığı tezi neye benzer, biliyor musunuz? Kurt koyunları yemeği düşünürken koyunların vejeteryenlik önergeleri vermesine benzer.

 

Alevilerde oluşan algı iyi anlaşılmalı

 

Belirlenecek yol stratejisinde, istisnai halin muhatabı kılınacak kesimleri topyekûn karşıya alan bir dil değil, karşı cepheyi ayrıştırıcı bir dil ve yöntem izlenmelidir. Örneğin Alevilerin duruşu bu darbede çok belirleyici oldu. Alevilerin ağırlıklı bölümü evlerinde kalarak sürece müdahil olmadılar.

 

Çünkü Alevilerde, ahlâki açıdan yanlış olan şey (darbe), ciddi bir kötü sonuca engel olmanın tek etkili yolu olarak algılanmadı. Bu çok önemli bir tesbittir. Hem mevcudun analizini verir, hem de kendi içinde Alevilere bakış açısının ne olması gerektiğini dile getirir.

 

Dolayısıyla yeni yol haritasında belirlenecek amaçlardan biri de toplumsal konsensus olmalıdır. AK Parti “istisna hali”nin yönetiminden sonra gücünü, farklılık talep eden kesimlerin haklarını vermek üzerine inşa etmeli. Aksi, en büyük hata olur. Doğrusu AK Parti’nin bu hataya düşeceğini sanmıyorum.

 

ABD kazanılmalı, ama mevcut haliyle değil

 

Belirlenecek amaçlar bölümünde bir diğer üst başlık da ABD ve AB ile ilişkiler olmalıdır. ABD ile ilişkiler formatlanmalı;AB’den ise “istisna hali”ne anlayış göstermesi talep edilmelidir. Türkiye’yi karıştıran, Türkiye’ye kötülük yapan bir ülke veya ülkeler grubu ile stratejik ortaklık sürdürülemez.

 

Türkiye ilişkileri geren, koparan taraf olmamalıdır. Ancak kendisine zarar veren ilişki formlarını da geliştirmemelidir. Eğer bu ülkeler amaçlarından vazgeçmiyorsa, bu ülkeler grubu ile ilişkilerin formatlanmasından doğacak zarara karşı sırtımızı dayayacağımız yeni ilişki formları geliştirilmelidir.

 

Bu ilişki formu, ABD ve Batı karşısında ezilmemek için gerekli olduğu kadar, yeni oyun planı geliştirebilmemiz için de gerekli olan zemindir. Ancak asıl olan, ABD ve AB ile ilişkileri bozmadan bize yönelttikleri zarardan vazgeçirecek yeni yaklaşımları geliştirmek olmalıdır.

 

Devlet yeniden yapılandırılmalı

 

Yol haritasının en önemli ayaklarından bir diğeri, devletin ve bir bütün olarak kamunun yeniden yapılandırılması olmalıdır. Devlet kurumları tepeden tırnağa yeniden kurumlaştırılmalıdır. Ordu sayı olarak küçültülmeli, ancak teknolojik açıdan güçlendirilmeli; dışa bağımlılığının azaltılması çalışmaları daha da hızlandırılmalı, hareket kabiliyeti daha yüksek bir yapıya kavuşturulmalıdır. Hantal iç örgütlenme yapısı yeniden reorganize edilmeli, eğitim anlayışı çağdaşlaştırılmalı, terfi-tayin ilişkileri liyakat ve başarı üzerinden ödüllendirilmelidir. Diğer güvenlik kurumları da benzer şekilde gözden geçirilmelidir. Devlet kurumları üzerinde sivil ve siyasi iradenin tam teşekkülü için de gerekli yasal düzenlemeler hızlı bir şekilde atılmalıdır. Devlet güvenlik kurumlarının sivillerle ilişkisi belirlenirken, kendi içlerinde özerk ancak siyasi iradeye bağlı bir ilişki zemini yaratılmalıdır.

 

Doğrunun teorisi mi, iyinin teorisi mi?

 

Yol haritasının son ayağında ise, amaca ulaşacak araçların belirlenmesi bulunmalıdır. Burada iki tez karşımıza çıkmaktadır. Bizi amaçlarımıza — felsefeci Avishai Margalit’ten esinlenerek dile getirirsem — doğrunun teorisi mi, yoksa iyinin teorisi mi ulaştırır?

 

İyinin teorisi, özgürlüklerin kısıtlanacağını ileri sürerek anormal “istisna hali”nin yönetimine itiraz eder. Doğrunun teorisi ise istisnai halin gerektirdiği özgürlük kısıtlamaları yapılmazsa özgürlüklerin ilelebet kaybedileceğini söyler. Özgürlük tanıyıp özgürlüğü kaybetmektense, paranteze alarak özgürlüğü kısıtlamak daha doğru der.

 

Ben amaca ulaşacak araçların belirlenmesinde doğrunun teorisinin daha rasyonel tercih olduğu kanaatindeyim. Doğrunun teorisinde yol gözalıcı projektörle aydınlanır. İyinin teorisinde ise yol madenci lambasının loş ışığı ile aydınlanır.

 

Biz 15 Temmuz gecesi merkezi olmayan bir karışıklık (dehşet) yaşadık. Şimdi merkezi olan bir karışıklığa (korku) evrildik. O yüzden istikrara kavuşmamız için kargaşa yaratan korkunun merkezini tasfiye etmemiz gerekiyor.  

 

Ama şunu hiç akıldan çıkarmayalım:  Kurgu, oluş halinde, arzu ile çelişir. O yüzden “bu şöyledir” diyerek dogmatik kalıplarla yol almak yerine, yaparken öğrenen esnekliğe evrilmemiz de zorunlu.