Durup ince şeyleri anlamak

 

Başkasının bir yabancı gördüğü yerde, dost bir insan evladı görmek. Nezaket burada başlar.  ‘Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya’ diyor ya Gülten Akın, nobranlığın gerilettiği bir çağda nezaket kekre bir kelime olarak çalınıyor kulağa. Oysa nezaket, cangıllardan, çöllerden, mağaralardan kendini çekip çıkaran insanın, başka bir insanla bir arada yaşayabilmesinin, medenileşebilmesinin en selim yoludur. Marazi olan bir diğer tarzın – tahakkümün- yerine nezaket ikame edilebildiği nispette, insanın boyu kendi değerine erişebilir. Walter Benjamin, Parıltılar’da “Nezaket ne ahlaki bir hükümdür, ne mücadelede bir silahtır – yine de her ikisi birden olur.” diyor. Nezaket, doğuştan getirilen bir mizaç özelliği olmadığı gibi, toplum tarafından her şart altında va’z edilen bir erdem de değildir. Benjamin nezaketi, bağrında ‘sabır’ erdemini barındıran -dönüştürmeden devraldığı yegâne erdemin sabır olduğu- politik bir erdem olarak nitelendirir. Ahlak yasamız ve insanlığın varoluş mücadelesi arasında yolları çatallanan bir bahçedeki kavşak tabelasıdır nezaket.

 

Benjamin, nezaket kelimesinin ilk yalın anlamını deşer ve orada  “ince şeyleri düşünmek”teki ‘incelik’i bulur. Fransızların, “Nezaket, zekanın asaletidir” deyişini yine Bergson’un “Kibarlık, ruhun görkemidir” sözüyle aynı minvalde değerlendirmek gerekir.  Bergson, “ahlak, başkalarının iyiliğini düşünmek, en azından onlara fenalık etmemek olduğuna göre, kaba ve terbiyesiz insan, kendindeki ahlâklı olma istidadını durmadan yaralıyor demektir.” yargısıyla, nezaketin bir nevi ruşeym halinde ahlak olduğu vurgusunu yapar.

 

Nezaket, belki daima ahlaklı ve erdemli olmakla at başı gitmeyebilir. İnsan ahlaklı birisi olsa bile nazik olmayabilir. Toplumsal ilişkilerin kırılganlığını gözetecek incelikte bir hassasiyet sahibi değildir kişi söz gelimi, kendisini toplumdan saklama istidadındadır. İnsan arasına karışmaktan imtina eder. Bu yüzden nezaket, tarih boyunca bir tür ikircikli ahlak olarak, sürekli üzerinde şüpheyi taşır. André Comte-Sponville’in Büyük Erdemler Risalesi’nde nezaket, en baştaki erdem olsa da “en yoksul, en yapay en tartışma götürür erdem” sayılır yazara göre. Muhatabın düşüncelerine yön vermek amacıyla kullanılabilecek manipülatif bir ikame erdemdir, bu yüzden ona şüpheyle yaklaşmak gerekir.  Georg Simmel, Felsefi Minyatürler kitabında “Şimdilerde bir kibarlık salgını var; nasıl ki yığınlar parlak şeylere bayılıyorlar, bunlar da göze batmayan her şeye körü körüne hayran. Fakat parlamayan her şey de altın değildir ki.” diyerek kibarlığın sahteliği riskine karşı uyarıyor burjuva ahlakı toplumunu.

 

Ancak, tam da erdemli olmayan bir erdem olması nedeniyle, nezaketin erdemlerin kırılganlığını azaltan, onları berkiten  bir yapısı vardır. Bu yönüyle bir başka ikame erdeme, erdemlerin en büyüğü sayılan ‘adalet’e fazlasıyla benziyor. Sponville, nezaketin ahlaki değerinin, ahlakı taklit edebilmesinde yattığını belirtirken, bunu tahkir amacıyla söylemez. Bilakis Aristo’nun taklit, idman, tecrübe ve alıştırmaların insanda ikinci bir doğa haline gelme itiyadında olduğuna dair sarsılmaz görüşüne yaslanarak söyler bu nesnel ifadeyi.  Nezaket, ahlakı taklit etmekle başlar ama zamanla ahlak da nezaketi taklit eder. Nezaket, erdemi hazırlayan bir erdemdir.

 

Nezaket öyle bir lisandır ki, onu sağır da duyar, öyle bir güzelliktir ki gözsüz de görür. Hayatın çemberinden geçmiş tecrübeli bir yaşlı kadar, çocukluğa henüz adım atmış biri de aynı ihsasla anlar. Toplumsal bir normu ihlal etmenin tek bir şekli belki mevcuttur, ama kalp, hoyratlığın en görünmez olanını, en dile getirilemeyenini bile hisseder. Çünkü nezaket, Konfüçyus’a atfedilen “Büyük ve üstün insan naziktir fakat yaltaklanmaz, küçük insan yaltaklanır fakat nazik değildir.” sözü cihetince, bir şeyi yapmaktan ziyade, o şeyi belirli bir tarzda; incelik, içtenlik ve güzellikle yapmaya müteallik bir haslet.  Nezaket, kırılmış insan gönlünü sağaltan bir ecza olmakla kalmaz, sahibini serapa yücelik, görkem ve güzellikle donatır. O sebeple hiçbir zaman tesirsiz  kalmaz.

 

Nezaket,  hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.

 

Nezaket, insanlığa karşı sevgimiz, merhametimiz ve derin, şefkatli kavrayışımızdan neşet eder. “Keder’, ‘sevgi’nin eli dışında hangi el değse kanayan bir yaradır; ‘sevgi’nin eli değdiğinde bile kanar ama ıstırap vermez.” sözünde Oscar Wilde, insanın onulmaz kederi karşısında ona gösterilecek inceliğin, ona nasıl soluk aldıracağına işaret ediyor. Yalnızca başı dertteyken, belirli bir acının, hüsranın, kaybedişin pençesiyken değil, genel olarak, insanlık kederi karşısında bir işleyiş üslubudur nezaket. Camus da “İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm” dediğinde çok benzer bir ihtimamdan bahsediyordu. İhtimam gösteren yürek görene nispetle daha büyük kazançtadır.

 

Cahit Zarifoğlu “Elimle/ Kendi elimi tutuyorum/ Yan yana gidiyormuşum gibi kendimle/…/ Biri saklasın beni/Eskilerin yüz aklarından/Bir incelik gösterin/İncinmesin yüreğim” diyor ‘Ilık Kocaman Bakışlar’ şiirinde. Nezaket, insanın kendinden de ikrah getirdiği, kaçıp saklanamadığı bir anda ona sığınabileceği bir zaman kovuğu yaratabilir.

 

Her ne zaviyeden bakarsak bakalım, nezaket toplumsal bir erdemdir. Tıpkı adalet gibi o da üçüncü kişilerin mevcudiyetini gereksinir. Bu sebeple, eksikliği durumunda kişisel bir ahlaki yozlaşmadan maada toplumsal ilişkilerin ifsadına neden olur. Hepimiz mustaribiz, bu durumdan. Bir ‘paçozlaşma’ var insan ilişkilerimizde. Ötekini çok fazla nazar-ı itibare almama, “önce ben” deme hastalığı sokakta her yere sirayet etmiş halde. “Önce ben” demekle “önce can” demekle kalmıyor hoyrat insanlar, hiçbir zaman, sonrasında bile “canan” diyemiyorlar. Günlük ilişkilerde, insanların birbirleriyle ilişki kurma biçiminde, birbirleriyle konuşma biçiminde, anne babayla çocuk arasında, akranlar arasında, öğretmenle öğrenci arasında, aklımıza gelen her vasatta tanık oluyoruz bu hoyratlaşmaya. İnsanlar tehdit altında hissettiklerinde empati duyguları da köreliyor. Kent hayatının giderek güçlü olanın hayatta kaldığı bir cangılı andırması, insanın ilkel hayatta kalma duygularını harekete geçiriyor ve onu etrafına karşı daha şüpheci kılıyor. Hemen herkesin hayatta kalma savaşı verdiği bir vasatta , diğerkamlık ve nezaket mumla aranıyor.

 

İlişkilerin bu derece hoyratlaşmasında yanlış şehirleşme en baskın faktör. Şehir yeni gelenleri tam kabul etmiyor ve yeni gelen insanlar şehrin köşelerinde, varoşlarda ikamet etmek zorunda kalıyorsa, şehrin kültürüne eklemlenemiyorsa, bin yıllık medeniyetin taşıyıcısı bir şehre gelmesine rağmen insanlar hala kendilerini köylerine ait hissediyorlarsa, burada bir değer boşluğu oluşur. İnsan, ne kendi geleneksel irfanından ne de yaşadığı toplumun müesses inceliklerinden nasiplenip beslenemez böyle bir durumda. Cenap Şehabeddin “Nezaket ister iskarpin giysin ister çarık bastığı yeri çamurlamaz.” Diyor. Bu manada, hoyratlık köylülük- şehirlilik yahut taşralılıkla ilgili değil doğrudan, daha ziyade yersizlikle ilgili bir durum. Kendilerini şehirden dışlanmış ve kabullenilmemiş hissettiklerinde, insanların içinde bir öfke közlenip tütmeye başlar.

 

Bir diğer önemli faktör yine modern metropollerin hızlandırılmış zamanı. Herkes zamanla yarışıyor. Trafikte uzun saatler, maişet telaşı, zaman baskısı insanları daha hoyrat yapıyor ve ‘mazlum olacağıma zalim olayım’ felsefesine götürüyor. ‘Beni ezeceklerine ben birisini ezeyim’ diye düşünmeye başlıyor insanlar bu tempoda geride kalmamak için. Zaman baskısı ve nezaket, ihtimam ilişkisine dair yapılmış çok ilginç bir çalışma var; İngiltere’de özellikle İlahiyat öğrencileri üzerinde yapılıyor bu çalışma. Çünkü dini öğretinin içinde yer alan bir değer nezaket. Dışarıda acil hasta numarası yapması için bir aktöre para veriyor deneyi tasarlayan kişi. Dersin sonunda hoca “Üç dakikanız var, üç dakika sonra yandaki binadaki derste olmak zorundasınız, gelmeyeni yok yazarım ve bu da sınavınızı etkiler” diyor. Çocuklar dışarı çıkıyor bir bakıyorlar ki dışarıda bir adam yerde kıvranıp yardım istiyor. Öğrencilerin %90’ı adama dikkat etmeden koşarak derse gidiyorlar, ancak %10’u kalıyor ve adamla ilgileniyor. Bu deneyi başka ilahiyat öğrencileriyle tekrar ediyorlar, fakat bu sefer hoca “Bir saat sonra dersiniz başlayacak.” diyor. Bu sefer neredeyse öğrencilerin tamamı adama yardım eli uzatıp onunla ilgileniyorlar. Hepimiz yetiştirecek çok önemli işlerimiz olduğunu düşündüğümüzde, bir koşturmaca içinde olduğumuzda, “önce ben” diye düşündüğümüzde, “benim ihtiyaçlarım herkesinkinden önce geliyor” diye hissettiğimizde; çevremizde yardıma ihtiyaç duyan insanların ihtiyaçlarını görmezden gelebiliyoruz.

 

Kent yaşamıyla da karşılıklı ilişkisi olan bir diğer etken de hiper bireycilik. Hoyratlık, bireyciliğin ve bencilliğin kamçılanması üzerine kuruludur.  İnsan, bir tür zırh gibi kendisini dış dünyanın tasallutundan kabalaşarak, hoyratlaşarak koruyabileceğini sanıyor.  

 

Kibar bir davranış, nazik bir tebessüm, ufak bir jest  bizi onarırken; tam tersine kaba, nobran bir muamele günümüzü berbat edebiliyor. Hoyratlığa maruz kalınca canımız yanıyor, insan yerine konulmamış, değer verilmemiş hissediyoruz kendimizi. Veya hiç ümit etmediğiniz bir anda bir insan size hâl hatır soruyor, hiç tanımadığınız bir insan size bir iyilikte bulunuyor, bir müşkülatınızı görüp o an sızınızı dindiriyor, hiçbir mecburiyeti olamaması rağmen oturup size bir sıkıntılı anınızda yardımcı oluyor. Bu da gününüzü aydınlatıyor. Nezaket ve incelik olmasa hayatı yaşayamayız. Bu hayat hepimize ağır gelir. Hep hoyrat insanlarla birlikte kaldığımız takdirde bir süre sonra biz de hayatta kalmak için hoyrat olmayı bir strateji olarak benimseyebiliriz. Bu yüzden olumlu olanı büyütmemiz gerekiyor, bunu bizim başlatmamız gerekiyor. Neden olumsuz ve kerih olanı büyütmek için bir taş da biz koyalım? Peygamber efendimizin “Selam vermek sünnet, selam almak farzdır.” hadisi, nezaketi yaygınlaştırmak için bir başlama noktası olabilir bizim için.

 

Nezaket, onun mutlak manada bir erdem olmamasından hareketle, ifa biçimleri zaman ve toplumlara göre değişen bir ahlaki haslet. John Carroll Benlik ve Ruh adlı kitabında, yüzyıl öncesinde Batı toplumlarında insanların, bir kilisede sakin sakin oturmaktansa bağrışıp çağrışıp, itişmelerinin gayet sıradan bir davranış tarzı olduğundan bahsediyor. Modernlikle beraber gelen intizam histerisi, kiliselerde de insanların sessiz, muntazam, hizada durmalarının bir erdem olduğu düşüncesini doğurur. ‘Başkasının ayağına basmayayım da o da benim ayağıma basmasın’ tarzı bir düşünceye nezaket diyemeyiz. Nezaket, modernliğin çok öncesinde, uzun çağlar boyunca bütün kadim öğretilerin özündedir, nezaket insanı hazreti insan bilmektir. İnsanı Hızır’ın yoldaşı bilmektir. Nezaket, zübde-i alem olan insanın hak ettiği saygınlığı bilerek, bunun farkında olarak, ona öteki gibi değil bir dost- kardeş varlık gibi insanca davranmaktır.

 

“Vicdan istirahati” diye bir durum var; bazı insanlar vicdanlarını uykuya yatırırlar. Vicdanları sürekli istirahat halindedir.  Böyle insanlardan nezaket, merhamet, adalet veya diğerkamlık bekleyemezsiniz. Onlar için dünya bir rekabet arenasıdır. Herkes birbiriyle kıyasıya rekabet halindedir, bencillik ayakta kalmamızı sağlayan temel dürtüdür. “Kainatta sadece en güçlü olan hayatta kalır. Kainatta en hoyrat olan, başkasını ezen ayakta kalır.” şeklinde bir düşünceleri vardır. Bu doğru olsaydı, insan soyunun yaşam mücadelesi başlamadan bitmeye mahkum olurdu. Ayakta kalan, birbiriyle dayanışma içinde olan, yardımlaşabilen nitelikleriyle insan oldu. Bir anafor çağından geçiyoruz, etrafımızda bir sürü savaş var, zoraki göçler var, üç-dört milyon insan yurdundan koparılmış bir halde bizim ülkemizde yaşıyor. Botların batırıldığı, mültecilerin insanlık dışı muameleye maruz bırakıldığı bir çağ bu. Türümüzü devam ettiren baskın niteliklerimizi etkin şekilde kullanabilirsek, bu çağın çıkışında da alnımızın akıyla insan kalmış olacağız. Etkin diğerkamlık bir başkası için bütün imkânlarını seferber etmektir. Yalnızca kendi coğrafyamızda değil, tüm dünya üzerinde insanlığın ortak değerlerini taşıyan insanlarla işbirliği yapabilirsek, insanın düşmesine izin vermeyebiliriz.

 

Nezaketin, karakterin evcilleştirilmesi alıştırmalarına bağlı olarak sonradan öğrenilebildiğini biliyoruz. Ruhun ve gözün terbiyesi, en etkin biçimde ailede kazanılır, daha köklü yer tutar insan seciyesinde. Nezaket sözlerden öğretilmez ama nazik anne babanın nazik tutumlarıyla yaşanarak öğrenilir. Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli  ünlüyor  ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.  

 

Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik. Nezaket bu yönüyle de bir sosyal tutkaldır. Birisinin benim için ihtimam gösterdiğini bilirsem o toplumda yaşamak bana huzur verir, emniyet verir. Saflarımızı sıklaştırır. İnsanına minnet ve şükran hissettiğimiz zamanlarda bir topluma daha çok bağlanırız. Birbirimize ne kadar çok nezaket gösterirsek hayatı daha çok sever ve o toplumu daha şevkle inşa ederiz. Bir toplumu eksik ve kusurlu yanlarından kurtarmanın, onu onarmanın yolu da nezakettir. Nezaket, kusurları örter.

 

Medeniyetimizde bizi büyüleyen taraflardan biri incelik dolu yaşam tarzıdır. Sarayburnu’ndan geçen kayıklarda insanlar, kutsal emanetler Topkapı Saray’ında olduğu için sırtlarını oraya doğru dönmez, kayıkla geçerken ellerini kalplerine götürür salavat-ı şerif getirir öyle geçerlermiş. Medeniyetin getirdiği nezaket kökleşmeyle, yerleşmeyle alakalı.  Böyle değerlerimiz varmış, bunları diriltecek sosyolojiyi yeniden yerleşik kılmaya mecburuz. Alıp kopyalamak yetmez, bir müsamere kadar komik kalmaya mahkum bu tür anakronik girişimler. Kendi nezaket ruhumuzu yeniden solumalıyız. Çünkü zarafet ve nezaket sayesinde bizler yeniden birbirine bağlı ve birbirinin kuyusunu kazmayan bir toplum olmayı başarabiliriz; farklı görüşlerde de olsak birbirimizin canını yakmayarak birbirimizi incitmeyerek ve birbirimizden incinmeyerek. Hiçbir iyilik, hiçbir nazik davranış yoktur ki kanatlanarak başka insanlara değmesin, bize bir bumerang olarak geri gelmesin.

 

Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.

 

Nezaket, kibarlık ve insanlara incelikli davranma; okul eğitiminin ve müfredatın ödüllendirilen bir parçası olmalıdır, bu şekilde nezaket kadar cesaret de teşvik edilebilir. Çünkü nezaketi 'zayıfların güçlüleri yönlendirmek için tek silahı' veya 'güçsüzlerin erdemi' sayanlar var. Nezaket zayıflık değil, muhatabımızın incinebilir olduğunu kabullenerek, ona özenle davranmaktır. Olmamış taraflarımızı dizginlemeyi, yani pazu değil gönül kuvvetini gereksinir.

 

Hiç sevgi görmemiş, ömür boyunca horlanmış, suiistimal edinmiş ve çok ağır travmalara maruz kalmış insanlar, dünyanın onlara hiçbir şey vermediği düşüncesiyle çok öfkeli olabiliyorlar. Bu insanlar doğaya, fırsat bulduklarında insanlara, yaşadıkları şehre kötü davranarak, hoyratça yaşayabiliyorlar. Bu insanları iyileştirmenin yegane yolu nezakettir. Ancak ısrarlı bir nezaketle muhatap olurlarsa, dünyanın daima onlardan bir şey alan, onlara hiç bir şey vermeyen tekinsiz bir yer olduğu yanılsamasından uzaklaşabilirlerse iyileşebilir böyle insanlar. Senden esirgenmiş olanı iyileştirmek için nazik ol. Yıkıp dökmek sadece yaranı daha fazla kanatır. Kainata, sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran.
 

Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır. Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.

 

İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, 'çiçek dirilticileri'dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.

 

Çığırtkanlık vakarın, hoyratlık nezaketin, istismar hürmetin üzerini örttüğünde âhir zamanlar gelmiş demektir. Durup ince şeyleri anlayabilmek için, bizim ötemizdeki insanın yaralarını seçebilmek için vakit ayıralım. Kendi anne babamız, kendi evladımız sanki bu yaraları taşıyormuşçasına onlara özenle davranalım. ‘Nasıl davranırsam muhatabımı incinmekten alıkoyabilir ve onu rahat ettirebilirim?’ Bu soruya bir cevap aradığımızda, nezaketin manyetizmasına kapılmışız demektir. Nezaket, gösterilenden ziyade göstereni ihya eder. Onun kanatlarına binen, daima yükseklerde dolaşır.

 

 

 

 

 

Önceki İçerik“Otoriter kalkınma” Türkiye’ye uyar mı?
Sonraki İçerikKanal İstanbul (3) Risk bombası (*)