Echart Tolle, ego, aydınlanma ve sosyal medya üzerine

Orta Çağ Avrupası’nda bir fikir ayrılığı yaşarsanız bu sizi ölüme kadar götürebilirdi. Benim inandığım şeye inanmıyor musun? O zaman seni öldürüyoruz. Bu binlerce yıl önce kabilesel ego ile ortaya çıkan bir şey. Sizin bir kabileniz var. Kendi kabilenizle kimliğinizi özdeşleştiriyorsunuz. Kendi kabilenizden olan insanlara iyi davranıyorsunuz. Başka kabileden olan insanlara da kötü davranıyorsunuz. Onlar size göre kabilenizden aşağıdalar. Bunlar egonun en ilkel dışavurumları.

Eckhart Tolle 1948 yılında Almanya’da doğuyor. Daha sonra babası ile İspanya’da yaşıyorlar. Babası evde eğitimi destekliyor. Eckhart evde kendi isteği üzerine edebiyat, astronomi ve farklı diller üzerine okumalar yapıyor. Ardından Londra Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesinde eğitimine devam ediyor. 1977 yılında 29 yaşında büyük ve uzun bir depresyon geçirirken, bir gün “Ben artık kendimle daha fazla yaşayamayacağım” diye düşündüğünü ifade ediyor. Bu düşünce onda bir aydınlanmaya sebep olmuş. Ben kendimle yaşayamıyorsam, “kendisiyle” yaşayamayan bu “ben” kim diye bir soru düşüyor aklına. Bu cevapsız sorunun peşine takılıyor.

Böylece “kendim” dediği şeyin zihinde oluşan ve gelip geçen bir fikir/hikayeden ibaret olduğunu görüyor. Tüm bu hikayelerin üzerinde, kendi benlik hikayesine de dışarıdan bakabilen bir üst ben olduğunu fark ediyor. Geçmiş, gelecek ve ego hikayelerinin zihninden gelip geçmesine izin verdiği ama içinde kaybolmadığı bir alan. “Olma”yı deneyimlemeye başladım diyor.

Eckhart’a göre bunun önemi ise şurada… “Acı” da bu hikayeler düzleminde olup bitiyor. Ego hikayelerinin içinizden gelip geçmesine izin verdiğinizde acıyı üreten zihne de uzaktan bakabiliyorsunuz ve bu deneyimleri kapsayabiliyorsunuz. Bu aslında Eckhart’ın kendi buluşu değil elbette. Binlerce yıllık Sufizm, Budizm, Hinduizm gibi kadim öğretilerde zaten var olan bir bilgi. Fakat Eckhart felsefi düzlemde bunu biz modern insanların anlayabileceği bir dille yeniden anlatıyor. Tabi bir de öğretinin teoride kalmayıp pratikte de uygulanması kısmı var. Eckhart’ın kendisi bunu deneyimledikten sonra bunu uygulamayı başkalarına da öğretiyor.

Onun bu deneyimini merak eden Londra Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi öğrencileri hem bir akademisyen hem de bir filozof olarak onu ziyaret etmeye, ona sorular sormaya başlıyorlar. İngiltere’de öğrencilere bir danışman olarak hizmet vermeye başlıyor önce. 1997 yılında ise “Şimdinin Gücü” isimli ilk kitabını çıkarıyor. Bu kitap yayınlandıktan birkaç sene sonra Amerika’da best-seller oluyor, iki sene boyunca best-seller listesinin ilk sırasında yer alıyor. Daha sonra yazdığı kitaplar da best seller listelerinde yer alıyor. Şu an Kanada’da eşi Kim Eng ile yaşıyor. Artık her şeyin online olduğu günümüz dünyasında webinarları ve meditasyonlarını takip eden milyonlarca takipçisi var.

Ben de aşağıda Ego’nun farklı yüzlerini anlattığı bir konuşmasından bir bölümün çevirisini yaptım, sizlerle paylaşıyorum. Özellikle bu metni çevirmek istememin sebebi sosyal medya kullanımımıza dair sorgulamalarımdı. Sosyal medya gündelik hayatta mücadele edip durduğumuz o susmayan ego ve zihinle ilişkimize başka bir boyut kattı. Ben de bir sosyal medya kullanıcısı olarak sık sık şu ikilemde kalıyorum. Sosyal medya kullanmak kolektifte dönen fikirlere, duygulara, olaylara doğrudan katkıda bulunmak demek. Ben de bu katkım negatif değil pozitif yönde olsun istiyorum. Olumlu mesajlar verdiğinizde ise sosyal medyanın ilüzyonik yapısı gereği insanlar kendi hayatlarını sorgulayıp kendilerini yetersiz görüp daha da mutsuz oluyorlar. Halbuki elbette benim de ve hiçbirimizin hayatı her zaman güllük gülistanlık değil. Herkesin hayatta kendine göre imtihanları var. Diğer yandan sürekli şikayet eden insanlar da başka bir ego oyununa kapılıyor. Sürekli bir probleme işaret etmenin ve eleştirmenin de insana kendini üstün hissettiren dayanılmaz bir cazibesi var. Şikayet etmeyi bir muhalefet biçimi olarak benimseyen bir kültürümüz var. Bana kalırsa üretmeyen, çözüm getirmeyen, dünyaya bir katkısı olmayan bir eleştiri kültürü de bir süre sonra koca bir Dırdır’a dönüşüyor.

Neyse bakalım Eckhart Tolle tüm bunlara ne diyor. Ben bunaldığımda felsefe okumak en sevdiğim rahatlama yöntemim. Sizi de felsefenin insanı gündelik telaşlardan uzaklaştıran yapısı ile başbaşa bırakayım. İyi okumalar…

Ego’nun Binbir Yüzü

İnsan kimlik duygusunu zihninden geçen düşüncelerin hareketlerinden alır. Daha siz büyürken düşünceleriniz sizi belli formlarla ilişkilendirmeye başlar. Size ait olan şeyler. Oyuncaklarınız mesela… Ya da size verilen isim. Böylece oyuncağınız elinizden alındığında bu size acı verir. Çünkü siz artık onu “benim” diye kodlamışsınızdır. O oyuncak sizin egonuzun bir parçası haline gelmiştir. Ve beş dakika sonra çocuk bu oyuncağı tamamen unutup bir kenara atabilir. Fakat birisi elinden aldığında incinme yaşar. Bu benliğin başlangıcıdır. Psikolojik olarak egodan dolayı acı çekmeye başlamıştır çocuk.

Ve büyüdükçe daha da çok özdeşleşme üretmeye başlar ego. Sahip olduğumuz ilişkiler, sahip olduğumuz bilgiler, güçlü bir bedene sahip olmak ya da güzelliğimiz, yeteneklerimiz.

“Ben bunu yapabiliyorum, peki sen yapabiliyor musun?”

“Ben bunları biliyorum, peki sen biliyor musun?”

“Dur. Bak ben sana nasıl olduğunu göstereyim.”

Ve hayatımız boyunca böyle böyle sürekli fikir biriktiriyoruz. Oradan buradan her yerden yıllarca fikir topluyoruz. Aslında bunda yanlış bir şey yok. Bu hepimiz için geçerli. Fakat düşüncelerimiz fikirlere dönüşürken zamanla kendi fikirlerimizle özdeşleşme yaşıyoruz ve buradan bir kendilik algısı anlatısı çıkarıyoruz. Fikirlerle dolu bir “ben”. Sonra da birisi bize fikirlerimizle ilgili bir soru sorduğunda savunmaya geçiyoruz, bozuluyoruz ya da agresifleşiyoruz.

Eğer farkında bir insan değilseniz, fiziksel şiddete kadar gidebiliyor bu çatışma. Neden? Çünkü birisi benim fikirlerimi sorguladı! Tarihte Hıristiyan Orta Çağ Avrupası’nda böyle bir fikir ayrılığı yaşarsanız bu sizi ölüme kadar götürebilirdi. Benim inandığım şeye inanmıyor musun? O zaman seni öldürüyoruz.

Bu tabi binlerce yıl önce kabilesel ego ile ortaya çıkan bir şey. Sizin bir kabileniz var. Kendi kabilenizle kimliğinizi özdeşleştiriyorsunuz. Kendi kabilenizden olan insanlara iyi davranıyorsunuz. Başka kabileden olan insanlara da kötü davranıyorsunuz. Onlar size göre kabilenizden aşağıdalar. (Bu nedense bana Kemalizmi hatırlattı. Ç.N.) Bunlar tabi egonun en ilkel dışavurumları.

Nihayetinde ego demek diğerlerine baskın gelen bir takım düşünce demek. Fikirleriniz, beğenileriniz, beğenmedikleriniz. “Ben kimim?”, “İnsanlar bana ne yaptı?”, “Ben onlara ne yaptım?”, “Neler başardım?”, “Neler yapabiliyorum?”, “Neye sahibim?” sorularına cevaplar verdiğiniz hikayeler. Aslında bunlar sadece düşünce formları. Fakat bu formlar da size bir benlik duygusu veriyor. Bu da normal. Biz bir çocuk büyürken bu formları ve hikayeleri geliştirmesini durduramıyoruz. Sadece eğer farkında bir bireyseniz, bir ego taşımakta olduğunuzu fark ediyorsunuz. Mesela birisi sizinle aynı fikirde olmadığında ve siz savunmaya geçtiğinizde, buna dışardan bakabiliyorsunuz. Bunu fark etmediğinizde, egonuzun büyük bir kısmını bir futbol takımıyla özdeşleştiriyorsanız, diğer futbol takımıyla özdeşleştirenlerle kavga edip durabilirsiniz.

Ego sürekli bir karşılaştırma modunda çalışır. Egonun görevi sizi dış dünyadaki herkesle karşılaştırmaktır. Başkalarından üstün müsünüz yoksa aşağıda mı, zihnimizde sürekli buna karar vermeye çalışan bir mekanizma olarak işler. Mümkünse sonuç üstün olsun diyen bir mekanizma…

Böylece sizin en üstün yanınıza odaklanmaya çalışır. Mesela güçlü bir bedene sahipseniz buna odaklanır. Güzel ya da yakışıklıysanız buna odaklanır. Bunlar bende olmadığı için ben mecburen bilgiye odaklandım diyor. Ben çok kitap okudum. “Çok şey biliyorum. Durun size anlatayım.”

Narkissos’un orijinal hikayesinde anlatıldığı gibi. Genç bir adam bir gün su dolu bir havuza bakıyor ve orada kendi imgesini görüyor. O zamanlar daha ayna yok tabi. Adam kendi imgesine aşık oluyor. İçeride (zihinde) bir takım işlemlere tabi tutulduktan sonra, imge bir benlik duygusuna dönüşüyor. Ego kendisiyle değil, kendi imgesiyle özdeşleşiyor. Ve narsizm doğuyor.

Bugün su dolu bir havuza ihtiyacımız yok. Bugün akıllı telefonlarımız var. Bir selfie çekiyoruz. Sonra onu dünya ile paylaşıyoruz. Sizi görecek bir iki kişi de değil binlerce insan var artık. Bir şey post ediyorsunuz ve egonuz için bir geri bildirim gelsin diye başlıyorsunuz beklemeye. Sonra o beklenen geri bildirim geliyor. Küçük yorumlar formatında geri bildirimler. “Oo çok havalı”.  Ya da yediğiniz yemeği paylaşıyorsunuz. “Sizin” yediğiniz yemek. Teknoloji sayesinde bunu da kamusallaştırabiliyoruz. Bunların hepsi ego için baştan çıkarıcı.

Fakat tabiki ego asla tatmin olmuyor. Çünkü ego her zaman “arayış” modundadır. Asla ben şimdi tamam oldum demez. Hep bir eksik vardır geliştirmek istediği. Daha çok para, daha çok bilgi, daha güzel görünmek, daha iyi ilişkiler vs vs. Helen Schucman’ın A Course in Miracles kitabında da dediği gibi egonun mottosu şudur: “Ara ama bulma!”

Hep bir sonraki şeyi ara. Bu aynı zamanda egonun her daim “geleceği” işaret ettiğini de gösteriyor. Yani bir “şimdi ve burada” olamama sorununu. İnsanlığın çektiği tüm ızdırap da bundan kaynaklanıyor. Ego’ya dışarıdan bakabildiğimiz zaman şimdi ve burada olabiliyoruz. Zihnimizdeki düşünceler bizi at gibi koşturmuyor. Böylece dışarıya bağımlı olmaktan da kurtuluyoruz.

Önceki İçerikMercan
Sonraki İçerikRusya: Seçim tiyatrosunda bugün son perde