Ergenekon tamamen yalan mı?

 

Yargıtay’ın mevcut delillerle Ergenekon adlı bir örgütün var olduğunun ispat edilmesinin mümkün olmadığı kararının ardından, ülkemiz üzerindeki güç dengelerinin değiştiğine ve kapalı kapılar ardında çeşitli pazarlıklarla yeni dengeler oluşturulduğuna dair  medyada çok fazla  görüş belirtildi. Bu görüşler çok farklı kesimlerden gelmekle birlikte, ülke “aydını”nın analiz etme ve ederken de kavramlaştırarak  ve kategorize ederek karşılaştırma yapma yerine sadece bulunduğu pozisyonun  işine yarayacak sonuçlar çıkarma hastalığından ötürü, tek yönlü olmaktan kurtulamadı.

 

Türkiye her zaman atfedilen şekliyle jeopolitiği ve tarihi güçlü bir ülke olduğu için, kendi haline bırakılan ve gerektiği zaman müdahale edilmeye çalışılan  herhangi bir ülke olmadı. Ülke daha cumhuriyet olarak kurulmadan önce uluslar arası güç dengeleri çerçevesinde etki altına alınmaya çalışıldı. Nitekim özellikle Almanya tarafından da önemli ölçüde etki altına alınarak Birinci Dünya Savaşı’na dahil oldu.  Bu etki İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar çeşitli mertebelerde devam etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise yeni dünya koşullarında ABD’nin başını çektiği cephenin yanında saf tutuldu. Arada çeşitli gelgitler yaşanarak krizler oluştuysa da, bu saf tutmanın etkileri istihbarat teşkilatının örgütlenme yapısına kadar her alanda görüldü. Tabii kısa bir yazının konusu olamayacak kadar da iç içe geçen çeşitli ilişkilerle bu süreç, Türkiye halkına ağır bedeller ödeterek devam etti. Gerektiğinde 6-7 Eylül olayları, gerektiğinde darbe hazırlıkları, gerektiğinde Gazi katliamı ve gazeteci cinayetleri gibi, onlarcası karanlıkta kalan eylemler düzenlendi.  Bütün bunlar da sadece dış güçler marifetiyle gerçekleştirilmedi; Türkiye içindeki güç  merkezleri de, kendi konumlarını da güçlendirecek her türlü operasyonu gerçekleştirerek karşılıklı fayda anlayışı içerisinde hareket etti. 

 

Askeri ve sivil bürokrasi, bu bürokrasinin gölgesinde yaşayan ana siyasal akımlar ve merkez medyası, bu olan bitenlerin ardındaki gerçekleri, geçmişte iletişim olanaklarının bu kadar etkin kullanılmamasından da yararlanarak kolaylıkla saklayabildi. Ülke senelerce perdenin önündeki siyasetçi atışmalarında saf tutarak politika yapıldığını düşündü.  Çeşitli  toplumsal kesimlerin — genel olarak ülkenin de en temel sorunları olan — talepleri (başlıcaları Kürt sorunu, İslami kesim sorunu ve Alevi sorunu olmak üzere) senelerce yok sayıldı.  Hattâ bizzat devlet, bazen bu sorunları kaşımak suretiyle azdırılan cepheleşmeleri kendi konumunu güçlendirmek için kullandı. Mesela o zamana kadar hor görülüp hiçbir hakkı verilmeyen, hattâ çeşitli katliamlara maruz bırakılan Aleviler, 28 Şubat’ta “rejimin asıl sahibi” konumuna getirildi. Sol hareketi ezmek için daha önce üzerlerine gidilmeyen İslami kesim ise 12 Eylül sonrası baş düşman haline getirildi.  1980’lerin aleni baskılarının ardından Özal döneminde çözümü istenir hale gelen Kürt sorunu, güç merkezlerinin bu çözümü istememesi üzerine bir anda devletin en karanlık yönünü ortaya çıkardı; devletin gazete binası bombalatıp köy yaktığı, kendinden yana görmediği  işadamlarını öldürttüğü bir dönem yaşandı. Bu süreci asker ve sivil bürokrasi yönetirken siyaset o kadar zayıf kaldı ki, ekonomi bir talan alanı haline geldi. Bankaların, medyanın, büyük grupların ve her kesimden fırsatçı siyasetçilerin, rejim yanlısı olmaları nedeniyle tehlikeli bulunmayıp bu alanda istedikleri gibi hareket edebilmeleri sonucu, 2001 kriziyle ülke ekonomik olarak iflasın eşiğine getirildi. Bütün bu yaşananlardan sonra, kadrolarını bile tam oluşturamamış bulunan AKP’nin  tüm “çevre” kesimlerinin desteğini alarak seçimi kazanmasıyla, bir dönem kapanmış oldu.

 

AKP seçim kazandı ama, her ne kadar içinde bazı tecrübeli insanları barındırsa da, “devlet deneyimi” olan kadroları  hemen hemen yoktu. Kadrosunda bulunan  eski bakanlar bile devletin sadece verilen alan içerisinde hareket eden ya da merkez alana indiklerinde 28 Şubat’ta olduğu gibi  tehditle indirilen bakanlarıydı. Liderin  tecrübesi ise işin daha çok kalkınma  yönünü işaret eden belediyecilik tarafındaydı. Her an bir şekilde kendilerine bürokrasi tarafından müdahale edileceği kaygısını taşımaktaydılar ve bunun da onlarca örneğini yaşadılar. 27 Nisan e-muhtırasına kadar da karşılıklı güç gösterileriyle bu süreç devam etti. 27 Nisana karşı hükümetin net bir tavır almasının ardından, Ergenekon dâvâ sürecinin ilk hamleleri de gelmeye başladı. Dâvâlar karşısında o zaman alınan tavırlarda da herkes yine durdukları ideolojik noktanın çıkarlarına göre tavır aldı.  Kendisini devletin sahibi gören merkez çevreler, yukarıda kısaca özetlenen operasyonlar hiç yaşanmamış ve tüm devlet bürokrasisi bütünüyle masum gibi bir iddia içinde olunca, o güne kadar yıllarca derin devlet operasyonlarına maruz kalan çevreler de bunun zıddında, oluşan hukuki hataları görme gereği duymadan tüm olan bitene sahip çıktı. Son dönemde ortaya çıkan Cemaat örgütlenmesinin gücünü görünce, bu algının neden oluşturulduğunu ve asıl hesapların ne olduğunu  daha bir gerçeğe yakın haliyle kavrıyoruz.

 

Bize sunulan haliyle Ergenekon davası bütünüyle doğru bir dâvâ olmayabilir ve Cemaatin bu dâvâları kasıtlı bir şekilde yürüttüğü ortaya çıkmış olabilir. Ama operasyonlara bir şekilde destek verenlerin de sanki tamamen hayali bir davaya destek vermiş ve kandırılmış oldukları iddiası aynı derecede yanlış ve yanıltıcı. Adına her ne dersek diyelim, Türkiye de yıllarca hükümetlerin kontrol etmediği, edemediği güç merkezleri vardı  (hâlâ ne kadar var ve etkin, bu da tartışma götürür bir konu). Ülkede temel meselelerin nasıl yönetileceği  sivil ve askeri bürokrasi tarafından kararlaştırılıyordu ve bu kararlar çeşitli uluslar arası güçlerle birlikte veriliyordu. Gerektiğinde hukuk dışına çıkılıp çok kanlı operasyonlar da yapılıyor, gerektiğinde algı operasyonlarıyla hükümetler değiştiriliyordu. Bunların gün yüzüne çıkartılması ve bunu gerçekleştirenlerin yargılanması da ülke açısından faydalıdır. Birileri de bu sürecin ortaya çıkartılmasını kullanarak — ya da bizzat ortaya çıkararak — devlete kendisi egemen olmak istemiş, ancak karşısına aldığı güçlü bir liderliğin dik duruşu sayesinde bu amacına ulaşamamıştır. Eğer gerçekten yaşananlar iyi analiz edilip ona göre siyasi pozisyonlar oluşturulmaz ise, bundan sonra  da isim  ve şekil değiştirmiş çeşitli güç merkezlerinin yeniden egemen oldukları bir yönetime geri dönülmesi tehlikesi doğar.

 

Önceki İçerik‘Millîlik’ de bir siyasettir ve her siyaset gibi tartışılabilir
Sonraki İçerikİslam’ın hakikatine ulaşmak çok mu zor?