‘Girdik’, ‘vurduk’ gazeteciliği el değiştirdi

Tahir Elçi’yi ölüme götüren olayın başında iki polisimizi başından vurarak şehit eden iki PKK’lı var.

“Putin köpeği kuduz hale gelmişti dişlerini söktük, ağzına verdik. Daha doğrusu kuzeyimizden sonra güneyimizde de bize sataştı, diş biledi, diş gösterdi, biz de dişlerini söktük ağzına verdik…”

 

Bilhassa Ortadoğu hakkındaki kapsayıcı, bilgi ağırlıklı yorumlarıyla dikkat çeken; Milli Gazete, Zaman, Yeni Şafak, ve Yeni Asya gibi gazetelerin dış haberlerini yönetmiş olan Mustafa Özcan gibi bir gazetecinin Türkiye-Rusya krizini ele alış biçimi işte böyle oldu.

 

Türkiye’de gazeteciler, kendi devletleri bir çatışmanın parçası olduğunda garip bir öfori içine giriyorlar, devletle aralarındaki mesafe tamamen kapanıyor, adeta devlet aygıtının organik bir parçası haline geliveriyorlar.

 

Bu “duyarlılık” dile de yansıyor, haberler “biz” kalıbıyla verilmeye başlıyor. Oysa gazetecilerin devlet kararlarını, eylemlerini “biz” kalıbıyla haberleştirmesi onları devletle özdeşleştirir. Türkiye’de bu oluyor ve iktidarda kim varsa, ona yakın medya devletle “sizli bizli” oluyor, “giriyor, vuruyor.”

 

Türk Hava Kuvvetleri’nin Türkiye sınırlarını ihlal eden bir Rus uçağını düşürmesi sonrasında, benzer bir tabloyu sadece Mustafa Özcan örneğinde olduğu gibi yorumlarda değil, haberlerde, hatta manşetlerde de gördük.

 

Mesela (25 Kasım tarihli manşetler):

“Rus çizgiyi aştı, vurduk” (Star), “Uyardık, vurduk” (Yeni Şafak), “İhlal ettiler, düşürdük” (Akit), “Uyardık, vurduk” (Türkiye), “Sınırı aştı, vurduk” (Takvim), “Son kez uyardık ve vurduk” (Yeni Yüzyıl), “10 kez uyardık” (Vatan), “Tam 10 kez uyardık, günah bizden gitti” (Sabah), “Sabrımızı test ettiler” (Akşam).

 

Bu “sizli bizli”, “vurdulu kırdılı” gazetecilik dilinde dikkat çekici bir nokta daha var. Dikkat edilirse, bu dili kullanan gazeteler, devleti şu anda yöneten iktidarın çizgisine muvafık olan gazeteler… Oysa eskiden bu dilin sahibi, başta Hürriyet olmak üzere merkez medya gazeteleri olurdu. Yani şöyle: Devleti kim yönetiyorsa, onun medyası “giriyor, vuruyor…” Ya da şöyle: Çatapatlı durumlarda “girdik, vurduk” haberciliğinde başı çeken gazetelere bakarak iktidarda kimin olduğunu öğrenebilirsiniz!

———————————————————————————————————————–

RUSYA YA DA RUSLAR YERİNE “RUS” DENDİĞİNDE…

 

Türkiye ile Rusya arasındaki uçak düşürme krizinin ardından gazete haberlerinde, köşelerinde soğuk savaş yıllarının anti-komünist hissiyatını akla getiren garip bir dil peydahlandı. Bu dilin alâmet-i fârikalarından biri de “Rusya” ya da “Ruslar” yerine “Rus” sözcüğünün tercih edilmesiydi.

 

İlk bakışta “Rusya’yı vurduk” ile “Rus’u vurduk” arasında; ya da “Ruslar çılgına döndü” ile “Rus çılgına döndü” arasında bir fark yokmuş gibi görünüyor. Oysa var, çok büyük bir fark var.

Türk medyasındaki, “gıcık” kapılan devletler ve milletler yerine o milletin tekil ifadesinin yaygın kullanımı öylesine bir tasarruf değil; bilinçli, nefret yüklü bir tasarruf…

 

Ben bunu yıllar önce, ilk kez “Rum çatlatan açılış” başlıklı bir Hürriyet haberini okurken fark etmiş, keşfimi okurlarla şöyle paylaşmıştım:

“(…) Bu kullanımda, mesela ‘Araplar’ sözcüğüyle ‘Arap’ sözcüğü arasında dağlar kadar büyük bir anlam farkı vardır. ‘Araplar’ nötr bir vurguya işaret ederken, ‘Arap’, bu ırka yönelik sevgisizlik-nefret vurgusunun en kestirme ifadesine bürünür.

 

“Geçenlerde, Arapların Türklerle ilgili algısındaki olumlu değişimleri gösteren bir araştırma yayımlandı. Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi, bu araştırmayı ele aldığı yazısına ‘Arap'ın gözüyle’ başlığını uygun görmüştü.

Yazıyı okuduğunuzda, başlığın neden ‘Araplar'ın gözüyle’ değil de ‘Arap'ın gözüyle’ olduğunu daha iyi anlıyordunuz.

 

“Aynı pratiğin ‘Rum’ ve ‘Ermeni’ versiyonlarının daha da yaygın bir kullanım alanı var. Girin Google'a, tırnak içinde ‘Rum'un’ yazın, karşınıza yüzlerce şu tarzda cümleler çıkacak: ‘Rum'un yeni mülk oyunu’, ‘Rum'un barıştan anladığı bu’, ‘Rum'un kırk yılda yapamadığını Talat ve ekibi altı ayda yaptı’, ‘Rum'un esiri olmamak için çalışıyoruz…’

 

“Başlıktaki ‘Rum çatlatan açılış’ı da yine Hürriyet'ten aldım. Bu gazetemiz, Kıbrıs Türk kesimindeki bir otelin açılışını bu başlıkla vermeyi uygun görmüştü. Neden ‘Rum çatlatan?’ Çünkü şarkıcı Jennifer Lopez, Rumların protestosundan ürkerek, yaptığı anlaşmaya rağmen bu otelin açılışına gitmemiş, açılış o'nsuz yapılmıştı.

 

“Bu cümlelerdeki ‘Rum’ yerine ‘Rumlar’ koyun ve cümleleri bir daha okuyun. Göreceksiniz ki ‘Rumlar’a yönelik eleştiri yine bâkidir, fakat nefret dozu hayli azalmıştır.”

Aynı okumayı son günlerin gazetelerindeki, “Rusya” ile “Ruslar” yerine “Rus” sözcüğünü tercih eden haberler-yorumlar için yapın; aradaki nefret dozu farkını hemen fark edeceksiniz.

———————————————————————————————————————-

GAZETECİLİK SIR İFŞA ETME MESLEĞİDİR*

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül, yaz aylarında gazetede yer alan bir haber gerekçe gösterilerek muhtelif suç isnatlarıyla tutuklandılar. Temel suçlama, devletin gizli kalması gereken belgelerini yayımlamak… Öteki suç isnatları, bu temel suçlamaya bağlı olarak dile getiriliyor.

Son tutuklamalar, siyasi iktidarlarla gazeteciler arasındaki kadim tartışmayı bir kez daha gündemimize getiriyor. Cevabını aradığımız soruları şöyle özetleyebiliriz:

a) Gazetecilerin, devlet sırlarının haberleştirilmesi hususunda uyması gereken kurallar ve etik sınırlar var mıdır?

b) İktidar sahiplerinin tanımladığı “milli çıkarlar” çerçevesi, gazetecilerin (de) uyması gereken bir çerçeve midir? Belli bir tarihsel momentte “milli çıkar”ları hangi davranışın ve gazetecilik çizgisinin temsil ettiği bilinemeyeceğine göre, gazetecilerin “milli çıkar” ölçüsüyle hiçbir işlerinin olmaması gerektiği gibi bir yaklaşım çok mu “uçuk”tur?

 

Gazetecilik ve sırlar…

Toplumlar ve bireyler, kendi hayatları üzerinde doğrudan etki yapan bu güç odaklarının sırlarını ortaya serebilecek güçten ve kapasiteden yoksundurlar. Gazetecilik, en temelde işte bunun için vardır. Dünyadaki en büyük sır saklayıcılar devletlerdir. Dolayısıyla, ontolojik olarak toplumun bir parçası olan gazeteciler her zaman devletlerle çatışırlar. Devletler gazetecileri sevmezler. 

 

Sır ifşasının sınırları

Gazeteciliği özünde “sır ifşa etme mesleği” olarak tanımladıktan sonra, bu “öz”e halel getirebilecek herhangi bir sınırlamayı kabul etmek güç görünse de, her ilke gibi bu ilke de nüanslıdır. Öyle uç örnekler verilebilir ki, bu ilkeyi savunmak neredeyse imkânsız hale gelir.

 

Fakat şunu da biliyoruz ki, siyasi-ideolojik tartışmalara uç örneklerle katılıp muhatabını o örnekler üzerinden sıkıştırmaya çalışanlar, bunu, özgürlükçü-demokratik-insani tutumlara karşıtlıklarını gizlemek için yaparlar. Çünkü bu prensipleri doğrudan ve külliyen inkâr etmek ya da onlara karşı çıkmak zordur ve bu nedenle uç örneklere baş vurmak onlar için kurtarıcı olabilir. Uç örneklere başvurmak işkence gibi bir konuda dahi kafa bulandırıcı olabilir ama (“bir terörist, 1 saat sonra patlayıp yüzlerce insanın ölümüne yol açacak bir saatli bombanın yerini biliyor ama konuşmuyor, polis onu işkenceyle konuştursa, bu durumda da işkenceye karşı çıkar mısın?”) bu, işkencenin bir insanlık suçu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Tıpkı bunun gibi: Gazetecilerin devlet sırlarını ifşa etme hak ve görevleri vardır ve uç örnekler bu temel prensibi ortadan kaldırmaz.

 

“Milli” gazetcilik

Devletlerin gazetecilere karşı kullandıkları “devlet sırrı” argümanı, madalyonun bir yüzüdür; madalyonun öbür yüzünde “gazetecilerin milli çıkarlara aykırı hareket etmemeleri” gerektiği yazar.

 

Devletler bunu talep eder ama böyle bir şeyi kabul eden gazeteci kendisini bir devlet görevlisi derekesine indirgemiş olur. Oysa gazeteci devletin değil toplumun bir parçasıdır ve görevi toplumun bilme hakkını iktidarlara-devletlere karşı savunmaktır.

 

Ayrıca şu da var: Belirli bir tarihsel anda bir haberin yayımlanmasının mı yoksa yayımlanmamasının mı “milli çıkarlar”a uygun olduğuna kim karar verecek? Bu soru doğru ve meşru bir sorudur, çünkü belirli bir tarihsel momentte devlet ve hükümet yetkilileri, medya ve hatta kamuoyunun geniş kesimleri tarafından “milli çıkar”lara aykırı olarak değerlendirilebilecek kimi haberlerin tarih tarafından aklandığı; “milli çıkar”ın ilk anda göründüğünün tersine haberin yayımlanmamasında değil yayımlanmasında yattığının ortaya çıktığı da sık sık şahit olunan bir gazetecilik durumudur.

O nedenle, “tarihin müsveddecileri” olan gazeteciler, haberleri “milli çıkar” parametresiyle değil kamuoyunun bilme hakkı parametresiyle değerlendirmelidirler.

 

Cumhuriyet’in haberi

Geldik, Can Dündar ve Erdem Gül’ün haberinin “devlet sırrı” ve “milli çıkar” kriterleri karşısındaki pozisyonuna…

Ortada örtülü bir devlet operasyonunun, dolayısıyla bir “devlet sırrı”nın olduğu muhakkak. Fakat iki gazeteci devlet görevlisi olmadıklarına göre bu sırrı gizlemek (yayımlamaktan imtina etmek) gibi bir mükellefiyetleri yok. (Devlet, haberi kim sızdırmışsa onun peşine düşmeli, gazetecilerin değil. Tıpkı WikiLeaks belgelerinde olduğu gibi.)

 

Öte yandan, iki gazetecinin, bu haberi yayımlayarak Türkiye’nin “milli çıkar”larına aykırı hareket ettikleri de öne sürülemez. Yukarıda da anlattığım gibi, bunun cevabını ancak tarih verebilir.

Cumhuriyet’in haberinin bu ölçülerle “gazetecilik dışı” sayılıp, haberde imzası olanların yargılanması kabul edilemez.

Fakat Cumhuriyet’in haberi ciddi bir ahlaki problemle malûldü; bunu söylemeden bitirmek istemiyorum. 

Gazete, fotoğraflarını yayımladığı silahların IŞİD’e gittiğini iddia ediyordu, fakat haberde bunu doğrulayan hiçbir bilgi yoktu. Haber, silah yüklü TIR’ların Suriye’ye gittiği iddiasıyla yetinip, silahların gerçekte hangi gruplara gönderildiği sorusunu belirsiz bıraksaydı bu eleştiri geçersiz olurdu. Fakat bu haliyle haber, hakikatin tecellisi ve hatırı için değil de Türkiye’nin IŞİD’le doğrudan işbirliği yaptığı yönündeki propagandaya malzeme üretmek amacıyla kotarılmış izlenimini veriyor.

 

*Bu yazı, Al Jazeera Türk’te 28 Kasım’da yayımlanmış yazımın kısaltılmış versiyonudur.  Yazının tamamı için: http://aljazeera.com.tr/gorus/gazetecilik-sir-ifsa-etme-meslegidir

————————————————————————————————————————–

ERKEK ŞİDDETİNİN NEDENİ  AK PARTİ İKTİDARI MI?

Her yılın 25 Kasım’ı bütün dünyada “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak kutlanıyor.

 

Geçtiğimiz hafta, gazetelerimiz 25 Kasım’da ve izleyen birkaç günde konuya ilişkin geniş haberlere ve değerlendirmelere yer verdiler.

 

Seküler-Batılı bir hayat tarzını savunan kadın köşe yazarları ile kadın derneklerinın çoğu, enerjilerini yine son 10-15 yılda sayıları hızla artan kadın cinayetlerini AK Parti iktidarına bağlamak için harcadılar. Bu çevrelerin öne sürdüğü temel teze göre, AK Parti iktidarıyla birlikte kadın erkeğin arkasına itildi, kazanımlarını kaybetti ve erkekler karşısında güçsüz düştü. Cinayetlerin katlanarak artmasının nedeni buydu.

 

Toplumdaki bütün olumsuzlukları otomatik olarak AK Parti iktidarına faturalama çabası yalnızca iktidar karşıtı propagandanın ikna gücünü zayıflatmakla kalmıyor, entelektüel bir tembelliğe de yol açıyor.

 

Bu meselede de aynı şey oluyor ve cinayetleri AK Parti’ye faturalamak için kadınların erkeklerin gerisine itildiği propagandasına hız veriliyor. Oysa önyargısız bir bakış, kadın cinayetlerinin, tam tersine, kadınların toplumda öne çıkmaya başlamalarıyla ilgili olduğunu gösterebilir.

 

Ali Bulaç’ın önerisi

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’ın birkaç yıl önceki fırtınalar kopartan yazısını hatırlayacaksınız: Bulaç, kadınların çalışma hayatına giderek daha fazla katılması ile erkek şiddeti arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu öne sürmüş, çareyi de “fıtrat”larına hitap ettiği kadınları eve geri çağırmakta bulmuştu: “Kadının birinci görevi annelik ve ev hanımlığıdır…”

 

Sanıldı ki, kadınların çalışması ile erkek şiddeti arasında bağ kuran ilk kişi Ali Bulaç’tır…  Oysa bu mesele, bazı sosyologlar arasında çok uzun bir süredir devam eden soğukkanlı bir tartışmanın konusuydu.

 

Ali Bulaç’ın yazısının problemi, bu iki olgu arasında bağ kurmasında değildi; yazının problemi, bu tespiti yaptıktan sonra, çareyi erkeğin kadın üzerindeki “doğal” iktidarının devamında görmesindeydi…

 

Azalan erkek iktidarı

Gelelim sözünü ettiğim tartışmaya…

Benim izleyebildiğim kadarıyla, tartışmayı Türkiye’ye ilk taşıyan kişi, Yeni Şafak’ın sosyolog yazarı Fatma Barbarosoğlu olmuştu. 2006’da şöyle yazmıştı:

“Özellikle şehirlerde yaşanan sıkıntıların, ailedeki çözülmenin sebebi ataerkillik değil, azalan erkek kimliğindeki sorumluluk kaybı. Çünkü ataerkil örüntünün sınırlayan, fakat aynı zamanda koruma maksadı taşıyan yapısı çökmüş, sadece sınırlayan ama sorumluluk almayan ayağı kalmıştır. Aile içi şiddetin temelinde de sorumluluk almayan erkeğin, ‘erkek’ olduğunu hissetmek ve hissettirmek için şiddete başvurduğu bir durum söz konusu.”

 

Barbarosoğlu, aile içindeki geleneksel “erkek iktidarı” kaybını ise üretimdeki ve işin örgütlenmesindeki değişikliklere bağlıyordu:

“Bunu teknolojinin kullanılış biçiminden ve hizmet sektörünün en geniş sektör olmaya aday olmasından yola çıkarak söylüyorum. Beden gücünün devre dışı kalması, yeni dünya düzeninin beyin gücü ve özellikle ‘tasarım’ merkezli olması, toplumsal örgütlenmeyi kadınlar üzerine bina ediyor.”

 

 

Erkek, ‘eve bakan kişi’ olmaktan çıkıyor, ve…

Boğaziçi Üniversitesi’nden sosyoloji profesörü Nükhet Sirman da, benim yayın yönetmeni olduğum Nokta dergisine verdiği bir söyleşide (2007) benzer görüşler dile getirmişti. Sirman, kadının iş hayatındaki yeni konumunun son 15-20 yılda bir “erkeklik krizi”ne yol açtığını savunuyordu. Çünkü erkek artık “eve bakan” kişi olmaktan çıkıyor ve “otoritesi sarsılıyor”du.

 

2011’de, Türkiye feminizminin önde gelen isimlerinden Prof. Fatmagül Berktay da Akşam gazetesinde yayımlanan bir söyleşisinde (16 Ekim 2011) bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmişti:

“ -Türkiye’de kentleşmenin, kapitalistleşmenin hızı tabii ki artıyor. Bu, aynı zamanda kadınların mücadelesiyle birlikte belirli hakların kazanılmasına yol açıyor. (…) Eskiden, annelerimizin yaptığı gibi ‘ya bu diyardan gidersin ya bu deveyi güdersin’ demiyorlar. Haklarını kullanmak, örneğin boşanmak istiyorlar.

-Bu da erkeklerde reaksiyona mı neden oluyor?

“ -Evet, ellerindeki gücü, iktidarlarını kaybetmek istemiyorlar. Ama fark etmeseler de o güç zaten büyük oranda kaybolmuş durumda. O yüzden, bana sorarsanız güçsüzlüğün simgesi şiddete başvuruyorlar.”

 

Nihayet: 5 Şubat 2013’te CNNTürk muhabiri Göksel Göksu’nun, katıldığı 5N1K programında söyledikleri, bütün bu teorik yaklaşımların doğrulanması olarak görünmüştü bana…

Göksu, uzun bir çabanın sonucunda hazırlayıp sunduğu “eşlerini, sevgililerini öldürmüş erkekler”le cezaevlerinde yaptığı söyleşileri anlattığı programda, kadın cinayetlerinin, kadınların bağımlılık statülerinin sürdüğü geleneksel ilişkilerden çok, kadınların güçlenmesi sonucu eski tipte egemenlik ilişkilerinin bozulmaya, kaymaya başladığı ilişkilerde ortaya çıktığını söyledi.

Yani aslında “şehirli”, “modern” erkek şiddeti, son 30-40 yılda şekillenmiş, dipten gelen ve devrimsel sonuçları olan  değişimin bir türeviydi…

 

Meseleyi böyle ele almanın riski

Meseleyi böyle ele almanın risklerinin farkındayım… Kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmelerinin erkek şiddetini tetiklediği öne sürüldüğünde, buradan otomatik olarak “demek ki sen kadınların evlerinden dışarı çıkmamasını savunuyorsun” suçlamasına sıçranabiliyor.

Oysa bu popülist-siyasi suçlama tümüyle geçersiz.

Mesele, bu sosyolojik olguyu tesbit ettikten sonra kime hitap edeceğimizde düğümleniyor.

Ali Bulaç gibi kadınlara hitap edip, onlara “huzur evde” mi diyeceğiz, yoksa erkeklere hitap edip, “tarihin ve teknolojinin bu aşamasında artık eski egemenlik ilişkilerini sürdüremezsiniz; aklınızı başınıza alın” mı diyeceğiz?

Biz tabii ki erkeklere hitap edeceğiz…

 

NOT. Serbestiyet'te yeniden yazmaya başlayacağıma dair anonsta ben "Medyakronik'in ve Kronik Medya'nın yaratıcısı" olarak takdim ediliyordum. Şu düzeltmeyi yapmayı borç biliyorum: Medyakronik'i Kürşat Bumin ve Ümit Kıvanç'la; Kronik Medya'yı ise Kürşat Bumin'le birlikte hazırladık.

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki İçerikGerçeği karartmak ya da “Katil devlet” söylemi
Sonraki İçerikIdeological lie as a political maneuver of the PKK