Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Günahkârlar: Canhıraş blues yapmak…

Günahkârlar: Canhıraş blues yapmak…

Ryan Coogler’ın Günahkârlar (The Sinners) filmi 16 dalda Oscar adayı olarak rekor kırdı. Sinemaseverler en iyi film gibi önemli ödülleri alamayacağını düşünse de Günahkârlar; farklı diliyle kayıtsız kalınamayacak bir film.

Amerikalı siyah yönetmen Ryan Coogler’ın 2025 yapımı Günahkârlar (The Sinners) filmi 16 dalda Oscar adayı olarak rekor kırdı. Gerçi birçok sinemasever en iyi film, en iyi yönetmen gibi önemli ödülleri alamayacağını düşünüyor ama Günahkârlar; çok katmanlılığı, türler arasındaki pürüzsüz geçişleri ve tutturduğu farklı dille kayıtsız kalınamayacak bir film. 

Filmin adında geçen “günah”, blues yapmak. Biraz daha açarsak, itaatkar olmayan siyahların fiziki bedenle, acıyla ve arzuyla temas eden bir müzik yaparak var olduklarını hatırlatmaları ve hayata tutunarak otorite karşısında “günah” işlemeleri. Fazla alternatifleri yok zaten. Ölümle, yok sayılmakla her gün her an sınanan Amerikalı zencilerin, sessiz kalmak ya da blues yapmak, diğer bir deyişle acıyı estetize edip yaşadığını hissetmeye alan açmak arasındaki seçimleri. Bir nefes alma stratejisi olarak müzik yapmak… 

Çünkü olaylar 1930’larda geçiyor. Mississippi’deyiz. Kölelik kağıt üstünde kaldırılmış ama aslında en iyi ihtimalle yarı-köleliğe dönüşmüş. Eski düzen yıkılmış ama yerine yenisi gelmemiş. 1929 buhranıyla birlikte daha da ağırlaşan ekonomik koşullarda, pamuk plantasyonlarında “ortakçılık” denen çalışma biçimi siyahların hayatını, fiziken yaşamayı sürdürmelerini esaslı olarak tehdit ediyor. Diğer yandan siyahların beyazlarla göz teması kurma, ses tonunu ayarlayamama gibi “suçları” bile olabiliyor ve bu suçları itirazsız üstlenmeleri gerekiyor. Göze batmamak lazım. Önleyemeyecekleri kadar katmanlı tehditler ile yaşamak zorundalar. Hayatı yaşanılır kılmak hiç de kolay değil. Yani, blues canhıraş yapılan bir şey. Öyle ki bazen haksızlıklar karşısında dövünürken tempo tutmaya başlıyorlar. Blues, gerçekten acıyı müziğe dönüştürüyor. İnsan, gerçekten çok dirençli bir varlık. 

Filmin iki başrolünde Elijah “Smoke” ve Elias “Stack” Moore ikiz kardeşler var. İkisini de Michael B. Jordan oynuyor. Birinci Dünya Savaşında Amerikan ordusu için savaşmışlar, ama döndüklerinde hiç de kahraman olarak karşılanmamışlar. Irkçılık kahramanlığın üstünü bir çırpıda örtüvermiş. Chicago’da çeşitli mafyatik yapılarda palazlanmışlar, bir nevi bu acımasız dünyada güç kazanma yollarını bulmuşlar ama “Chicago da Mississippi’nin yüksek binalı halidir”, yani siyah her yerde siyahtır. 

Smoke ve Stack, kendi çöplüklerine, Mississippi’ye geri dönerler. Döner dönmez de bir “Juke Joint” (müzik klübü) açmak için, gündüz saygın gece canavar olan Ku Klux Klancı bir beyazdan eski bir fabrika binasını satın alırlar. Bu klüp “aileden” birkaç istisna dışında sadece siyahlara açık olacaktır ve klüpte “blues” yapılacaktır. 

“Efsanelere göre, gerçek bir müzik yeteneğiyle doğan insanlar, yaşamla ölüm arasındaki ince tülü yırtabilirlermiş. Geçmişin ve geleceğin ruhlarını çağırabilirlermiş. Eski İrlanda’da onlara Fili denirmiş. Choctaw’da “ateş koruyucuları”… Afrika’nın batısında ise Griot…. Bu yetenek, içinde oldukları topluma şifa getirebilirmiş. Ama aynı zamanda şeytanı da çağırırmış.” 

Filmin açılış sahnelerinde bu sözlerle karşılaşıyoruz. Bu müziğin ve dansın, bazen sanatın birçok alanının şeytan işi olduğu, sanatçıların şeytanla anlaşma yaptığı gibi fikirler bize de yabancı değil. Herhangi bir alanda büyük yetenekleri biraz böyle algılamaz mıyız zaten? Futbol virtüözleri, ünlü ressamlar, muhteşem romancılar da insan olmanın biraz daha ötesinde kabul edilmez mi? Tanrı vergisi mi yoksa şeytanla anlaşma mı? Bu kısmı bakış açınıza bağlı.

Dönemin Missisippi Deltası gibi Kuzey Amerika’nın güney bölgelerinde siyahların hakkının ya da yeteneğinin teslim edilmesinin kaçınılmaz olduğu belki de tek alan blues. “Beyazlar blues dinlemeyi seviyorlar, ama yapanları sevmiyorlar.” Blues’un bu tekinsiz büyüleyiciliği siyahların taa Afrika’dan getirip Amerika’daki yerel mitlerle harmanladığı inanışlarla birleşince, neredeyse elle tutulur bir mit oluşuyor. 1938 yılında 27 yaşındayken ölen Delta Blues’un kralı olarak da bilinen Robert Johnson bunun cisimleşmiş hali. Johnson’ın, şarkı sözlerinde de sıklıkla yer alan “yaşamla ölüm arasındaki ince tülün yırtıldığı” kavşaklardan (crossroads) geçtiği ve şeytanla anlaştığı için bu derecede yetenekli olduğu düşünülüyor. Bu sayede “devil” blues denen tür doğuyor. 

Filmin “Robert Johnson”ı ise babası kilisede vaiz olduğu için “Preacherboy” da denen Sammie. Sammie’yi 2005 doğumlu müzisyen ve oyuncu Miles Caton canlandırıyor. Olağanüstü bir müzik yeteneği var. Babasının din adamı olmasına bu olağanüstü yetenek eklenince tam da kavşakta ya da arafta olabilecek bir karakter ortaya çıkıyor, Smoke ve Stack’in de kuzeni zaten. Böylece eski fabrika binasında akşama kadar toplanacak ekibin temel direği Sammie oluyor. Sammie’ye Delta Slim denen mızıkacı/piyanist ve iyi blues’cu yaşlı adam ekleniyor. Lojistik ekipte Çinli esnaf çift, Smoke’un hâlâ sevdiği eski karısı voodoocu Annie, güvenlik kadrosunda iriyarı Cornbread var. Hepsi birkaç saat içinde toplanıyor, juke joint akşamüstüne siyah müşterilere yetiştiriliyor: “Yemeye, içmeye, kokana kadar terlemeye hazır mısınız?”

Evet, kalabalık bir grup, plantasyonlardan, işten güçten çıkıp klübe geliyor. Özgür olabilecekleri, daha da önemlisi yaşadıklarını hissedebilecekleri yerdeler şimdi. Akşamüstü, Sammie ve Delta Slim klüpte müzik yapmaya başlayınca yaşamla ölüm arasındaki ince tül yırtılıyor, geçmişin ve geleceğin ruhları bir araya toplanıyor, hep birlikte şifa buluyorlar, ama kötü ruhların da aklı juke joint’te kalıyor. Bunlar nasıl mı oluyor? Filmin tam ortalarında dört-beş dakikalık bölümü izlemeniz gerekiyor. Hikâye olağanüstü, çekim olağanüstü güzel, müzik ve danslar olağanüstü dokunaklı. 

Sonrasında, dönemin Mississippi’sinde zenciler kadar aşağıda değilse de, Anglo-Saksonlardan çok aşağıda olan ve mitlerle, memleketlerinin yerel etkileyici müzikleriyle iç içe İrlandalıların başlattığı bir vampir hikâyesi devreye giriyor. Aslında sözcük kökeni dahil olmak üzere folklorik açıdan en çok Doğu Avrupalı olarak bildiğimiz nosferatu/drakula/vampir anlatısının dünyanın her yerinde benzer şekilde olduğunu görüyoruz. Vampirhikayesiseverler olarak sarımsak ve tahta kazıkları görünce bir rahatlama yaşıyoruz. Haç yerini gümüş paraya bırakmış. Kutsal su her yerde kutsal. Ama en önemlisi güneşin doğuşu. Bugüne kadarki roman ve filmlerden iyi biliyoruz ki, vampirler sadece karanlıkta var olabilir. Sonunda, spoiler sayılmaz bence, bizim blues’cu siyah ekip, çok sayıda kayıp verseler de, özgür olabilecekleri tek yer, yani vatanları olan juke joint’i, gün doğumuna kadar, canla başla savunuyorlar. Genç Sammie’yi, yani blues’u, yani hayatı, geleceğe taşıdıklarını da görüyoruz. 

Sonunda 60 yıl sonraya, 1992’ye geliyoruz ve artık yılların ünlü blues’cusu olan Sammie, “o akşamüstü, güneş batana kadar, yaşadığım en güzel akşamüstüydü” diyor, “birkaç saatliğine de olsa özgürdük.” 

Film boyunca sembollerden sembol beğeniyoruz: Gerçek hayatta Missisippi’nin sıcak gecelerinde siyahların ruhunu emen ırkçı canavarların, kanlarını emen vampirlere dönüşmesi esas alegori olarak karşımıza çıkıyor. Gayet adil bir anlatım bence. Hikâye de, sınırlarda dolaşmayı sevenler için güzel: Merkezin dışında, dolambaçlı ve rahatsız edici. 

2 saat 17 dakikalık bu “tarihi gotik müzikal vampir” filmini çeken Ryan Cooglar, destansı One Battle After Another filminin yönetmeni Paul Thomas Anderson’dan fırsat bulup en iyi yönetmen Oscar’ını alabilir mi? Bilmiyorum. O kadarını hak ediyor mu? Büyük ihtimalle hayır. Ama “The Sinners” ile çok özgün bir sinema dili kurarak, auteur sinemasında kendisine çok sağlam bir yer açtığını düşünüyorum. Cooglar’ın bundan sonraki filmlerini merakla bekleyeceğiz. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın