HAL 9000, yaz evladım…

Kaptan Nemo’nun romandaki tıpkı karakteriyle bir kıyı kasabasının zeki, bilge balıkçısı “Özgür Kaptan”, o kasabadan feci bunalan Madam Bovary’nin göçmen “Bayan Arya”, Fyodor Karamazov’un sonradan görme Ferdi Ağa, Goethe’nin Mephistopheles’inin ağayla işbirliği yaparak kasabaya gelen devletlû işadamı “Mâlik Bey” olduğu bir roman düşünün.

Mekanik hesap makinelerinden, tek kollu üç kulaklı Facit’lerden, hızla elektronik olanlarına geçiş dönemi. Bilgisayarların geliştirildiği ama henüz hayata yerleşmediği, hesap makinelerinde ise belleğine, işlem kapasitesine, gömlek cebine sığanına, güneş enerjisiyle çalışanına kadar rekabetin sıraya girdiği yıllar…

Adolph Knipe ünü dünyayı sarmış, dev bir hesap makinesi şirketinin tasarım-üretim genel müdürü. İşinde, elektronikte son derece başarılı, hatta bir deha… Patronu onun sayesinde bir servet kazanmış. Knipe’ın maddi-manevi tatmini için de elinden geleni yapıyor, altın yumurtlayan tavuğuna gösterişli kümesinde her imkânı -“patron bonkörlüğü” sınırlarında- sağlıyor.

Ancak genç adam, tasarladığı hesap makinelerinin çığır açmasına, kazandığı paralara, imtiyazlara rağmen son derece mutsuz. İdealindeki meslek, hayalleri, hayatı asla ona sunulan o dünya değil. Boğuyor o dünya onu… O edebiyata, yazmaya sevdalı. Mutluluğu sadece işten çıkıp daktilosunun başına geçtiğinde, yazdığında tadıyor.

İş dışındaki tüm zamanını hikâyeler yazmaya ayırıyor. Yazarken geceleri sabaha eriyor sık sık… Yemeyi, içmeyi unutuyor. Kazandığı onca paraya rağmen mesaisi biter bitmez, küçücük, iki odalı, birkaç eşyadan, bir yazı masasından ibaret sade, salaş dairesine otobüsle dönüyor, yıpranana kadar giydiği ceketini, paltosunu bir köşeye fırlatıp küçük masasının başına geçiyor. Günlük rutini hiç sektirmeden böyle…

Benim oğlum bunu okur…

Üretken de… Özenle yazdığı onlarca hikâyeyi edebiyat dergilerine gönderiyor lâkin hiç birisi yayınlanmaya değer bulunmuyor. Sürekli kendini geliştirerek, hırsla, azimle yolluyor, nafile… Zira hemen her dergide köşe başlarını o derginin “tarz”ına, “geleneği”ne sımsıkı bağlı, dönen çarkına sadık isimler, gedikliler kuşatmış. Farklı öykü yarışmalarına da katılıyor ama jüriler de aynı… Knipe bariyerleri asla geçemiyor.

Bazı ünlü, çok satan yazarlar ise yıllardır o çarkın, o imtiyazlı dünyanın içinde… Yazdıkları derginin, kitaplarını basan yayınevlerinin huyu-suyu istikametinde, hikâyelerini o okur cemaatine, o piyasanın koşullarına göre üretiyor. Ne yazsalar yolları açık, ne karalasalar anında basılıyor…

Bazısının yıllar içinde ezberi, milim değiştirmediği kemikleşmiş bir tarzı, piyasası, kendisine sadık okuru, “benim oğlum bunu okur, döner döner yine okur”u da oluşmuş. Bir tür yazın mucizesi yahut mucizeleri sıradanlaştıran nepotizm olmadan o çarka eklenmek, o cemaate dışarıdan sızmak zor. 

Tasarladığı son teknoloji, dünyanın en hızlı, en becerikli hesap makinesi piyasa sürüldüğünde, Knipe’ın aklına aniden bir fikir geliyor. Matematikle dilbilgisi, “edebî kurgu” arasında da bir ilişki var! İyi bir planlamayla, matematiğin olanaklarından, elektroniğin, bilgi-işlemin temel ilkelerinden faydalanarak hikâye yazan bir makine, bir tür hikâye bilgisayarı yapabilir.

Çok satan eser matematiği

Piyasayı tutan edebiyat dergilerini derinlemesine incelemeye başlıyor. Çok satan dergilerdeki hikâyeleri mevzularına, tarzlarına, kahramanlarının sosyo-ekonomik, psikolojik özelliklerine, hatta mutlu-mutsuz finallerine kadar irdeliyor, sınıflıyor, makinesinin belleğine ayrı ayrı dosyalarda yüklüyor.

Odası, formüller, hesaplamalar, dergilere göre farklı mevzuları, hatta dünya görüşlerini, dil, kelime, deyim vb. dağarcığını, cümle yapılarını, metaforları, diyalogları vb.’ini içeren listeleri, öne çıkan, tercih edilen kadın-erkek isimlerini, telefon rehberinden o melodiye uyan ad-soyadları gruplandırdığı kâğıtlarla doluyor. İsimler, fiiller, sıfatlar, zamirler, zarflar, edatlar uçuşuyor makinesinin belleğinde…

Fonksiyonlarına göre farklı tuşları, detaylı, iri klavyesiyle makinesi çalışmaya hazır olduğunda, ilk hikâyesini yaz(dır)mak için başına geçiyor. Göndereceği derginin tüm hikâye arşivini içeren bölüme girerek, hikâyesinin konusunu, kahramanlarını, mekânlarını, dilini, araya yerleştirilecek diyalogları filan seçip önce “Uyarla”, ardından “Yazdır” tuşlarına basıyor. “Hikâyesi” 30 saniyede hazır. Birkaç dakikası da rötuşa gidiyor.

Herkesin yazılmamış romanı var

Tirajları yarışan farklı dergilerin tabiatına, nabzına tıpatıp uygun 15-20 farklı hikâyeyi, on beş-yirmi dakikada hazırlıyor. Bazılarına kendi ismini, bazılarına afili müstearlarını ekleyerek ayrı ayrı gönderiyor dergilere… Sonuç müthiş; yolladığı hikâyelerin yüzde 70’i yayınlanıyor, telifleri de şak diye geliyor ayrı ayrı.

Giderek “ismi” edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırmaya başlıyor. Artık gerçek ismiyle gönderdiği hikâyeler de, başka dergilerdeki müstearları da (¹) baş üstünde. Ürettiği her hikâye, seçtiği mecranın huyuna-suyuna, muhafazakâr-modern yelpazesine uygun. Onlarca övgünün yanısıra, “Biraz da eleştirelim” diyen üslubu asık eleştirmenler bile “Çok üretken, çalışkan!” iltifatında buluşuyor.

Patronuna bütün bunları anlatıp, makinesini daha da geliştirmek için destek istiyor ama patron “hikâyeden gelecek ticari kazanç”ı küçümsüyor: “Kim hikâyeye servet öder ki?”… Ancak Knipe bir süre sonra roman yazan bir makine icat edebileceğini çıtlattığında patronunun da gözleri parlıyor: “Çocukluğumdan beri hep bir roman yazmayı, onunla anılmayı, meşhur olmayı istedim!

Tutku pedallı roman makinesi

Genç adam işe koyuluyor; çok satan romanları irdeleyip, ilkine benzer ama çok daha detaylı bir kurulumla verileri sınıflayarak, roman makinesi için gereken etraflı değişiklikleri/eklemeleri, altyapıyı, iç içe konuları/hikâyeleri, karakter çeşitliliklerini, bölümlerin bütünlüğünü vs. sağlayan akışın, örgünün aşamalarını oluşturuyor.

Hikâye makinesinden farklı olarak bir de “tutku pedalı” ekliyor. Diyaloglar, ilişkiler, romanın mutlu, mutsuz, dramatik, gerilimli, heyecanlı vb. kesitlerinde, o pedala gereği kadar basarak “tutku”nun, duyguların, heyecanın dozajını ayarlıyor. Ayrıca ve mesela bir savaş romanı yazarken, makinenin aşk tuşuna, ardından yine pedala biraz, gereken sahnelerde ara ara basarak mevzuya duygusal dozlar filan eklemek de çocuk oyuncağı.

Yazılarını, şiirlerini, hikâyelerini, romanlarını hâlâ elektrikli daktilo tadında yazmaya çalışarak,  bilgisayarının klavyesinde debelenenlerin mevzuyu anlayamayabileceği, “Yok canım, mümkün değil! Böylesine elektronik yaratıcılık, profesyonel hırsızlık filan olamaz…” diye itiraz edebileceği endişesiyle –kabaca/kısaca– somutlayayım:  

Kaptan Nemo, Özgür Kaptan olursa

Efendim, önce aşk, polisiye, psikolojik, gerilim, savaş, tarihî vb. tuşlarına basarak bir ana mevzu seçiyorsunuz. Hatta misal “tarihî” ve “polisiye” tuşlarına basıp iki mevzuyu bütünleştirerek “bir tarihî polisiye” romanına girişmek, araya biraz cinsellik, gerilim, kara mizah filan serpelemek de mümkün.

Ardından romanın geçtiği ana mekânları, edebiyat tarihindeki eşsiz kent, köy, doğa tasvirlerini filan seçiyorsunuz. Sonra çok satan romanların sonsuz kahraman tipolojilerinin bilgisayara aktarıldığı “karakter deposu”ndan kahramanlarınızı belirliyorsunuz. İlk harmanlamayı yapıyorsunuz.

Eğer hevesiniz Türkiyeli bir romansa… “Yerelleştir” tuşuna basarak, Kaptan Nemo’yu romandaki tıpkı karakteriyle bir kıyı kasabasının zeki, bilge balıkçısı Özgür Kaptan yapmanız, o kasabadan feci bunalan göçmen Madam Bovary’ye (Bayan Arya) âşık etmeniz, kasabanın sonradan görme eşrafından baba Fyodor Karamazov’la (Ferdi Ağa) işbirliği yaparak oraya HES kurmaya gelen Goethe’nin Mephistopheles’ini (Mâlik Bey) devletlû işadamı olarak araya katmanız, diğer evrensel tipik karakterlere Rabianur, Baran, Asena, Alperen’i falan ekleyerek toplumsal balansı ayarlamanız, üç-beş tuşa basarak işten değil.  

Rüştü ispatlı roman yazmak

“Uyarlanan” karakterler, mevzu, dil, üslup sağlam, eserinizin rüştü dünyaca, çoktan ispatlanmış. Romanınızı iyice yerelleştirmek için Türkiyeli romanlardan derlenmiş gelenekleri, deyişleri, kostümleri, olay örgülerini, seçilmiş ama bilgisayarın sonsuz kelime dağarcığıyla, ustaca eş anlamlılarına filan “çevrilmiş” afili diyalogları yerleştiriyorsunuz. Madam Bovary lokum yerken, sık sık iç geçirip “Ah, ah… Kör talih, kahpe felek… Neyleyim baharı, neyleyim yazı, illallah…” diyor mesela.

Sonra bilgisayarın mikser tuşuna gerektiği kadar basarak iyice karıştırıyorsunuz…  İşte profesyonel bir karışımla “esinlendiğiniz eserleri” -en azından ilk bakışta- tanınmaz hale getirdiniz. Öylesine örnek verdiğim Türkiyeli “otomatik roman”ımın (Bu deyimim de makineyle oynarken Otomatik Portakal’dan uydurum/çevirimle ortaya çıktı) sonunu merak ettiyseniz, birkaç dakika izin verin, yaz(dır)ayım:

Finalde Arya (Madam Bovary) yine arsenik içer ama bünyesi yaşadığı kasabadaki arsenikli şebeke suyuna alıştığı için ölmez, İstanbul’a, büyük bir medya kuruluşunu da satın alan Mâlik Bey’in (Mephistopheles) yalısına taşınır. Kendisini dine verir, zevcinin gazetesinde köşe yazmaya başlar.

Milletvekili Fyodor Karamazov

Özgür Kaptan (Kaptan Nemo) bölücü düşünce suçu ve denizaşırı terörizm iddialarıyla üç yıldır tutuklu olduğu cezaevinden çıkar, belediye başkanı seçilir. Ama koltuğa otur oturmaz yerine kayyum olarak Mahir Bey (Mr. (Tom) Ripley) atanır. Kimliği belli belirsiz kişilerce iyice dövülen Özgür Kaptan ise bitkisel hayata girer.

Ferdi Ağa da (Fyodr Karamazov) aslındaki gibi ölmez, milletvekili yapılır, Tüm Kasabaları Güzelleştirme Vakfı’nın (TümKasa) başkanlığına getirilir. HES kurulduktan sonra il yapılan kasabada, havaalanı ve Milli Denizaltıcılık Akademisi açılır. Ancak korkunç bir yangın çıkar. (Gerisi az sonra…)

Olur ya bir edebiyat kuyumcusu çıkıp da “Yahu romanınızdaki Ferdi Ağa Fyodor Karamazov’u çok andırıyor” filan dese, anında rezil edersiniz: “Kardeşim o İç Anadolu’da öğretmenlik yaptığım kasabanın bilmem ne partili eşrafından bilmem kimdi… İşte biyografisi. O sizin Fyodor dediğiniz zat, sabah akşam ekranda, karşınızda…”

Güçlü tutkuların matematiği?

Hikâyemize dönersek… Knipe’ın neredeyse edebiyatın HAL 9000’i (²) becerisindeki bilgisayarı artık hazır. “Herkes hayatında en az bir kez olsun şiir, hikâye “yazma” hevesine kapılmıştır” mitinden hareketle… Müjdeyi verdiğinde patronu anında makinenin başına geçiyor ve büyük bir hevesle ilk romanını makinede hazırlıyor. “Yazdır”a basıyor ancak çıkan kâğıtların üstünde anlamsız, karışık harflerden başka bir şey yok. Knipe bir an telaşlansa da hemen sorunu anlıyor.

Meğer patron yıllardır içinde biriken hevesle, hırsla, kibirle romanını yazdırırken, her an hayalini kurduğu spor otomobiline kavuşunca gaz pedalına iki ayağıyla basan mirasyedi ergen misali, “tutku pedalı”nı hep sonuna kadar köklemiş… Tutkusu, sarhoşluğu ayağını pedaldan çektiremiyor.

Çocuklukta, ilk gençlikte estiren-büyüyen lâkin orada donakalan tutkular, yetişkinlikte hortlarsa dur durak tanımaz, ihtirasına pedal dayanmaz tabii. Rezil de eder, vezir de… Hem öylesine güçlü, zirve tutkuların henüz matematikte, bilgi-işlem dünyasında karşılığı yok. Hatta belki insanda, onun biyo-toplumsal makinesinde, bünyesinde bile… Ekranı donup kalıyor.

Yazarlarla “sen artık yazma” sözleşmesi

Knipe patronuna pedalı nasıl kullanılacağı bir daha -tembihle- öğretiyor, beş-on dakikada otomatik düzeltilen roman tamam. Hızlı okuma tekniğiyle gözden geçiriyorlar; patron klavyeden tuş seçerken telaşlı, tecrübesiz de görünse, biraz çocuksu, pespembe de olsa, ona uygun okur cemaati için neredeyse “çok satan romanlar” arasına girmeye aday. Knipe zaten beş-on dakikası ayırıp, sonradan makinede “ince işçiliği”ni yapacak. Patron ise çoktan ikinci romanının hülyasında…

Bir süre sonra makinelerin iyi para kazandırmaya başladığını da fark ediyorlar. “Best seller”lar, otomatik romanlarından hareketle otomatik diziler, filmler, türlü edebiyat, ekran sanayileri… Knipe’ın aklına bir fikir daha geliyor: Ünlü ya da çok satan yeni yazarlarla, artık tükenmiş, yazamayan dönem efsaneleriyle, son derece cazip sözleşmeler imzalamaya başlıyor.

Tek şartı var; verecekleri yüklü para, düzenli telif karşılığında yazarlar artık asla yazmayacaklar! Sadece isim haklarını verecekler, gizlilik anlaşmasına uyacaklar ve yayınevi makineye onların tarzıyla yazdırdığı yeni romanları, öyküleri onların adıyla seri yayınlayacak.

Gökten düşen elmalar 5D yazıcıdan

Etiği metiği boşverdiğinde, bir bakıma yükte hafif pahada ağır bir anlaşma. Refah içinde yan gelip yatacaksın, namın sürecek, şöhretin dünyayı tutacak. Yok “İlham gelmiyor” sızlanması, yok “Yeteneğim köreldi” depresyonu da söz konusu değil. İmza Günleri’ne gitmekten bunları düşünecek vaktin de yok zaten.

Hikâyemizin finaline gelirsek; patronla Knipe’ın yayınevleri dünyadaki yazarların çoğuna o cazip sözleşmelerini imzalatıyor, artık insanın yaratıcılığının da makinelere bağladığı (lisansladığı) bir dönem başlıyor. Sözleşmeyi imzalayan yazarlar eriyor muradına, biz de çıkıyoruz yine klavyesine… Gökten üç elma düşüyor, ikisini formülü bilgisayarda üretilen aromalarla lezzetlendirip, üç-beş boyutlu yazıcıyla üretmişler. Yiyoruz…

Bu öyküyü, 80’li yıllarda dönemin zorlu yayın hayatına “Yazar Kooperatifi” olarak katılan Yazko Edebiyat Dergisi’nden okuduğumu iyi hatırlıyorum. Yazarının ismini hatırlayamadım ama onu da biraz çabayla internetten, o her işi yapan makineden buldum: Roald Dahl’ın 1950’lerde yazdığı “The Great Automatic Grammatizator” kısa hikâyesiymiş…

Aslına yazımın klavyeye döküldüğü süre içinde ulaşamadım. Kırk yıl içinde hafızam o kısa hikâyeye uzun eklemeler filan yaptıysa (ki yapmıştır), “hikâye anlatıcılığı”nın davetkâr günahlarına kapıldıysam (ki kapılmışımdır), affola. 

Tarih-nutuk yazan bilgisayarlar

Hikâye-roman makinesinin bizdeki piyasasını ise doğrusu pek araştırmadım, fizibilitesini çıkarmadım. Ancak devlet, hükümet nezdinde “Yangın”da İlk Alınacak Makine olduğunu düşünüyorum. Yok; edebiyat versiyonu, şiir, hikâye, roman yazanı değil elbette. Gerektiğinde o çeşniyi, danışmanlık Facit’leri bir cümlelik alıntıyla, bir iki beylik dizeyle hallediyorlar.

Makinenin/bilgisayarın nutuk, hatta tarih yazan versiyonundan söz ediyorum. Düşünsenize, hamasetinizin ışıltısını o makinede yeniden, gönlünüzce ürettiğiniz tarihimizle güçlendirip, konuşma metninizi evrensel stratejilerle, dünyaca ünlü, etkisi-yankısı ispatlı söylevlerin kokteyliyle hazırlıyorsunuz.

Bir cümleyle örnek verirsem; “Osmanlı şahini gibi uçmayı, Boğaz lüferi gibi yüzmeyi öğrendik ama Mevlânâ misali kardeşçe yaşamayı unuttuk” deyin misal… Hadi, biri çıksın da “Yahu bu Martin Luther King’in sözlerinden intihal” filan desin. Hem hikâyesi bol, hamaseti, amfisi-hoparlörü quadro, üretimi seri, menzili-ekranı geniş, kapağı-kılıfı dayanıklı, işlemci/işletmeci hızı yüksek büyük oyun bilgisayarında, gerçek teferruat, sanal esas, intihal haktır.

BİR FİLM/BİR REPLİK

DR. HANNIBAL LECTER’IN ESİN BİLGİSAYARI

“Makineler yavaş düşünen yaratıcılarından bin kat daha hızlı iletişim kurabiliyor. Ancak iletişim yöntemleri daha mükemmel hale geldikçe, içeriği daha önemsiz, bayağı ve can sıkıcı gibi görünüyor”. “2001: A Space Odyssey”, Yön: Stanley Kubrick, 1968. 

(¹) Tek kurşunla ölen iki yazar: Müstear ismin şöhreti deyince…Fransız yazar Romain (Kacew) Gary’yi anmamak olmaz. Üretkenliğiyle de dikkat çeken Gary, 42 yaşında Cennetin Kökleri romanıyla Goncourt Edebiyat Ödülü’nü alır. 50’li yaşlarına geldiğinde Emile Ajar takma adıyla da yazmaya başlar. Ama bunu herkesten saklar. 61 yaşına geldiğinde, bu kez de takma adıyla yazdığı “Onca Yoksulluk Varken” romanı aynı ödülü kazanır!  Yıllarca iki ayrı yazarın varlığına inanan, hatta Gary’yi eleştirip, Ajar’a övgüler düzen koca edebiyat dünyası, gerçeği beş yıl sonra, Gary’nin kısa intihar mektubundan öğrenir: Tek kurşunla iki yazar kaybetmişlerdir… Gary mektubunda sırrını “Kendim olmaktan sıkılmıştım. Birinin gençliğine, başlangıç heyecanına, yeniliğine ihtiyacım vardı” diye açıklar: “Çok eğlendim, teşekkür ederim, hoşçakalın…”

(²) HAL 9000, “2001: A Space Odyssey” filmindeki düşünebilen, sezgisel, bazen ürkütücü gelen “erkek sesi”yle konuşan, buz gibi soğukkanlı, kolayca zâlimleşen, cinayet bile işleyebilen bilgisayarın adı… Öyle ki, “The Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği)”yle ilk Oscar’ını kazanan Anthony Hopkins, Dr. Hannibal Lecter karakterine çalışırken Kubrick’in filmindeki HAL 9000’in sesinden, vurgularından, duruşundan, cümlelerinden esinlendiğini söylüyor: “Etrafındaki her şeyi biliyor görünen, son derece zeki, karmaşık, acımasızlığını mantığından alan bir ölüm makinesi…”

YAZI FOTOĞRAFI: Rand Corporation’ın 1954’de tanıttığı bilgisayar.

Önceki İçerikAkif’in tatlı bahçesi / Uysal
Sonraki İçerikAfgan kadınları eylemde: Taliban, son 20 yılda kadınların kaydettiği ilerlemeyi görmezden gelemez