Hasan Hanefi’nin ardından

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Mısırlı düşünür Hasan Hanefi’nin rasyonalite ve dini düşünce üzerine konuştuğu bir konferansına iştirak etmiştim. Türkiye’deki gidişatı tahlil etmemi istedi; Avrupa Birliği süreçleri, ekonomik gidişat vesair oldukça pozitif bir tablo çizdim. O zamanlar Arap dünyasında da bahar esintileri baş göstermişti. Demokrasi, özgürlük talepleri ve Türkiye’nin model ülke olması vesair konuşuluyordu. Epeyce dinledikten sonra kararsız bir tebessümle, hala hatırladığımda irkildiğim şu sözü söyledi: “Kendi elleriyle inşa ettiklerini gün gelecek kendi elleriyle yıkacaklar!”

Üç Hatıra:

(1) Hanefi ile ilk karşılaşmam yüksek lisans yıllarıma tekabül ediyor. Celal Tüter dostumuzun davetiyle Frankfurt’tan Köln’e gelmişti (nasıl ikna ettiğini hala merak ediyorum!). İlmi haysiyetinden ve entelektüel özgüveninden taviz vermeyen bir üslubu vardı. Konuşma sohbete evrildiğinde, derslerdeki ciddiyetin yerini bazen tevazu bazen istihza alırdı. Daha evvelinden fikirlerinden haberdar olduğumdan, cesaretimi toplayıp, Hanefi’yi geleneğin temellerini dinamitlemekle itham ettim. Gülümsedi ve neden bu sonuca vardığımı merak etti. Dini hükümlerin ahlaki ilkelere indirgenmesinin, ibadetlerdeki manevi şuura ve hatta inanca zarar vereceğini düşündüğümü söyledim. “Asıl bu yönde yorumlamazsan dinin devamlılığını sen dinamitlemiş olursun” cevabını aldım. 

(2) Birkaç günlük uluslararası bir sempozyum vesilesiyle tekrar konuşma fırsatı buldum. Doktoraya başlayacağımı, tavsiyelerini dinlemek istediğimi söyledim. Muhtemel araştırma konusundan bahsettim. Sabırla dinledi ve “derdin nedir?” diye mukabele etti. Tepkisini garipsedim, anlayamadım, tekrar daha ayrıntılı izah ettim. Bunun üzerine “Evet bu ilmi bir çalışma olacak şüphesiz, ama ben sana bunu sormuyorum, gayen nedir diye soruyorum” cevabını verdi. Pekçok kimseyle konuşmama rağmen ilk defa böyle bir tepki almanın şaşkınlığıyla, akademisyen olurum falan diye cevap verdim. Gülümsedi ve mealen şöyle dedi: bu araştırma konusuyla zihnindeki hangi probleme cevap arıyorsun, bu araştırma hangi entelektüel meseleyi kendine dert edinmiştir…  

(3) Rasyonalite ve dini düşünce üzerine konuştuğu bir konferansına iştirak ettim. Karşılaşınca hatırladı; birkaç Mısırlı arkadaşla birlikte yemek yeme imkânımız oldu. Bu sefer sohbet siyaset ve toplum ekseninde ilerliyordu. Türkiye’deki gidişatı tahlil etmemi istedi; Avrupa Birliği süreçleri, ekonomik gidişat vesair oldukça pozitif bir tablo çizdim. O zamanlar Arap dünyasında da bahar esintileri baş göstermişti. Demokrasi, özgürlük talepleri ve Türkiye’nin model ülke olması vesair konuşuluyordu. Epeyce dinledikten sonra kararsız bir tebessümle, hala hatırladığımda irkildiğim şu sözü söyledi: “Kendi elleriyle inşa ettiklerini gün gelecek kendi elleriyle yıkacaklar!”

Üç mesele

(1) Théologie ou anthropologie?: İslam’ın Antik uygarlıklarla karşılaşmasıyla, inancın açıklanmasını (ve tabii savunulmasını) esas alan ilahiyat, elbette kendinden önceki düşünce tarihinin meselelerini içselleştirerek gelişti. Bu bakımdan batı ortaçağının entelektüel gündemiyle Müslüman filozof ve kelamcıların tartışma sahaları birbiriyle örtüşür. Benzer bir durum dini ilimlerin usulüne dair müktesebatta da yaşandı, böylelikle belirli ölçüde bir İslami (ilmi) evrensellik söz konusuydu. Aydınlanma’dan sonra, kurumsal geleneklerin toplumsal etki alanlarından çekilişiyle birlikte, düşünce tarihinin ana meseleleri “insan” merkezli olarak yeniden tartışılmaya başlandı. Günümüzde hemen her felsefi ve daha genel anlamda kültürel mesele, bir şekilde insan tasavvurunda kökleşmektedir. Bu nedenle ortaçağda hakim paradigma çerçevesinde şekillenen dini öğretilerin, çağdaş problemlere cevap getirebilmesi için dönüşüme ihtiyacı vardır. Bu yenilenme Hanefi’ye göre teolojik açıklamanın antropolojik muhtevaya dönüştürülmesiyle gerçekleşebilir.      

(2) ‘İlm al-istiğrab: Oryantalizmin, sömürgecilikle eşzamanlı ve hatta ortak gayeli bir gelişim süreci olmakla birlikte, tek bir safhada, yekpare bir teşebbüs olarak değerlendirilmesi mümkün değil. İkinci Dünya Savaşından sonra toplumsal çoğulculuk eksenli siyasi paradigma, oryantalist araştırmanın da perspektifini büyük ölçüde değiştirdi. Batıya yaşanan Müslüman göçüyle, İslam’a yönelik araştırma artık “ötekinin” konumlandırılması olarak değil, doğrudan dışsal birikimin içselleştirilmesiyle gerçekleşti ve halen de devam ediyor. Peki ya Müslüman entelektüel batıyı anlamak bakımından nasıl bir girişimde bulundu? Hanefi’ye göre siyasi ve kültürel hegemonyadan kurtuluş ancak batının (ve tabii bu sayede doğunun) tanınmasıyla olabilir. Böylelikle batı etkisinde gelişen modernizmin anlaşılmasıyla, İslam dünyası kendinden hareketle bir evrensel çağdaşlığa yol bulabilir. Hanefi’nin oksidentalizmi ironik bir biçimde, batı modernizminin anlaşılması ile aslında özgürlük ve eşitlik esaslı bir İslami modernizm arayışıdır.  

(3)  Geleneğin Yenilenmesi: İslam dünyasında siyasi reform çabalarının akamete uğramasının esasında, elbette birbirinden farklı olmakla birlikte (birbiriyle) ilişkili pek çok neden bulunuyor. Bununla birlikte kurumsal tepkiler, içerisinde bulundukları buhranı ya batı karşıtlığı ya da taraftarlığı üzerinden yorumlamaktalar. Karşıtlık geleneği koruma güdüsüyle temellendirilirken, yöneliş geleneğin yetersizliği ve dolayısıyla terkinden hareket ediyor. Her iki tavır kendi açısından haklı reflekslere sahip olmakla birlikte tarihi ve günümüzü bütüncül değerlendirmekten yoksunlar. Çok daha önemlisi, hangi refleksle gelişirse gelişsin toplumsal hareketler herhangi bir fikri arayışın sonucu değiller, bir zihniyete dayanmıyorlar. Bu noktada ne geleneğin durağanlığı ne de terki sıhhatli bir sonuca götürebilir. Hanefi kendi sürekliliği içerisinde geleneğin yenilenmesine davet ediyor; çağdaş meselelerin anlaşılarak “turas” bağlamında yeniden inşasını öngörüyor. Bu bağlamda onun özgürlük esaslı İslami sol anlayışı tahlil edilebilir ve elbette eleştirilebilir. Fakat İslam dünyasındaki siyasi hareketlerin başarısızlığının ana sebebinin, siyasi iddiaların temelde bir zihniyetten yoksunluğu olduğu ve pragmatik süreçlere göre şekillendiği o kadar aşikâr ki…

Önceki İçerik“Hafıza Odası”nın sancısı
Sonraki İçerikÖnce “Evet vereceğiz” dedi, sonra parti kararıyla “Çekimser” kaldı