Heykelde kabak tadı

Heykel, düşmanlığıyla da, “sevgisi”yle de skandal bu ülkede. O eski şarkıdaki gibi, “Varlığı bir dert, yokluğu yara” mı desem. Geleneksel, tarihsel, dinsel olarak “heykel”le kavga eden, ötesi plastik sanatları sahiden plastik (polyester, fiberglass) sanan bir zihniyetle karşı karşıyayız. İktidar heykeli sanatçının değil, kendi “kaide”sinde yükseldiği zaman “hoş görüyor”.

Heykellerin bu denli haber olduğu, gündeme yerleştiği başka bir ülke var mıdır, bilmiyorum. Elbette sanatı, yaratıyı öven, duyuran pozitif haberlerden söz etmiyorum. Onlar zaten gündeme gelmez. Kastım heykele dair skandallarla ilgili neredeyse periyodik -flaş flaş- haberler.

Öyle ki heykel, düşmanlığıyla da, “sevgisi”yle de skandal bu ülkede. O eski şarkıdaki gibi, “Varlığı bir dert, yokluğu yara” mı desem. Müstehcen, ucube, “sakıncalı” diye kaldırıp atılan, onu bir “karakter” olarak görüp küfür, hakaret edilen heykel de hâliyle mesele… Onun yerine dikilen “şey”ler de beter. Heykelin dili olsa da konuşsa, dedirtecek bir münazara sürüp gidiyor yıllardır.

Geleneksel, dinsel, tarihsel olarak “heykel”le geçinemeyen bir toplumda, heykelin bu denli konuşulması da o uzun-ince yolda bir “merhale” belki. “Heykelle geçimsizlik” deyince de, Ankara’nın bu mevzunun da başkenti olduğu malum.

Küfredilen, kaldırılan, depoya sürülen, çürümeye terk edilen heykelleri de var arşivlerde… Her an kent vandallarının saldırısıyla kafası-kolu koparılan, parçalanan, boyananları da… Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okuyan kadını tasvir eden 30 yıllık İnsan Hakları Anıtı bile 14 ay boyunca polis barikatına, ablukaya alınabiliyor. Heykeli bile dert, bölücü, hafifmeşrep vs…

Yaratı değil yaratık algısı

Heykeller bir yaratı değil bir yaratık gibi algılanıyor. Öyle de savaşılıyor onunla. “Tükürürüm böyle sanatın içine” demenin, 10 yıl önce Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın kafasının tekbirle kesilmesinin başka izahı var mıdır? Örnek vakalarından birisi de kronolojiye Antalya Kemer’den eklenmişti.

2007’de Kemer Belediye Başkanı, ahlaka mugayir bulduğu “Aşk Yağmuru” isimli heykeli kaldırtırken ne demişti: “Kırk kişilik vatandaş grubu geldi, sökmezsek heykeli taşlayacaklarmış…” Taş heykeli taşlamak! Postfanatik bir recm örneğiyle, film, roman adı olur, esaslısından… Peki epey uğraşıp da kaldıramadıkları Sıhhiye’deki Hitit Güneşi’ne ne diyorlar; “Boynuzlu…” Heykel formu-duruşuyla da, muhtemel “huyu”, “karakter”iyle de sıkıntı yaratıyor! Öyle “komşu”yu istemiyorlar.

Murat Belge “Heykel Sanatının Serencamı” yazısında bu durumun çarpıcı bir örneğini hatırlatıyor: “Heykel sanatıyla Müslümanlık arasındaki uyuşmazlık Ecevit’in MSP ile koalisyonunda da kendini göstermişti. Çok sevdiğim dostum Gürdal Duyar’ın Karaköy meydanına dikilmiş heykeli, “Güzel İstanbul”, yarı soyut yapısına rağmen, bir kadından esinlenme olduğunu hissettiriyordu. Erbakan bu heykelin oradan kaldırılmasını CHP ile koalisyon kurmanın bir koşulu haline getirdi. Ecevit de bunu kabul etti. Heykel gitti, bir daha da görünmedi.”

Rodin heykellerini nasıl yaptığı sorusuna, “Taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor” karşılığını vermiş ya… Heykelin fazlasına hem otorite, hem de onun ayak izine karışan cenah karar verebiliyor. Bu heykelin, “taş”ın tümden atılması, yok edilmesi olarak da cereyan ediyor birçok örnekte. 

“Halkın katılımına açık sanat”!

Sanatın yanında estetiği de kapsamına alan bu köklü düşmanlık, heykeli kabullenememek, vandallığı da teşvik ediyor. Ankara Sakarya ve Yüksel Caddesi’nde figürleriyle “yaşayan”, birçok insanı hoş duruşlarıyla çağıran, dalgınsan selam vereceğin heykeller, kent vandallarının mütemadi hedefi.

Ellerini gökyüzüne açan iki sevgili heykelinin elini kırdılar. Oturan ihtiyar adam heykelinin kafasını… Memur heykeli de aldı nasibini. Akyurt’ta süs havuzundaki at figürlerinin kafalarını parçaladılar. Çayyolu Park Caddesi’ne Yenimahalle Belediyesi’nin yaptırdığı klasik çocuk figürlü heykellerin elleri, ayakları da gitti.

Ülkemiz insanının heykellerin elini-kolunu, bacağını, kafasını kırması “refleks”ine, Murat Belge harika ironisiyle değiniyor: “Bunları halkımızın heykel sanatını toplumsal (sivil) katılıma açık bir sanat olarak görmesinin bir örneği olarak değerlendiriyorum. Avant-garde ruha sahip halkımız -öyle heykelleri- beğenmiyor ve -uzuvlarını kırarak- ondan soyut, non-figüratif bir sanat eseri çıkarıyor.”

İktidarın “kaidesi”ndeki heykel

Geleneksel, tarihsel, dinsel olarak “heykel”le kavga eden, ötesi plastik sanatları sahiden plastik (polyester, fiberglass) sanan bir zihniyetle karşı karşıyayız. İktidar heykeli sanatçının değil, kendi “kaide”sinde yükseldiği zaman “hoş görüyor”. Heykelmiş, resimmiş… Yapılacaksa o kaidelere uygun olacak. O nedenle başta Ankara olmak üzere heykel meselesi, hep keskin bıçak oldu. 

Beğeninin militanlaştırılması, ayıklanması yüzünden kaldırılan heykeller değil sadece mesele. Dikilenler de ayrı dert. Gökçek Ankarası’nın mirası sanatla, estetikle ilgisi olmayan yaldıza banılmış keçi, su testisi elinde yemenisi belinde plastik köylü kızı figürleri, çini çaydanlıklar, Seymen kılıklı burma bıyıklı kediler, dinozorlar, şişme, takma dişli King Kong’lar, robotlar, “Alın size heykel” diye sunuldu bu coğrafyada. Ki o dönem sadece Ankapark’a 380 adet dinozor dikilmiş!

Gözümü, muhâkememi karartıp, kabına sığmayan kentsel depresyonumu hekim tavsiyesiyle faydalı, sağaltıcı bir mecraya yöneltsem ve o dönem belediye başkanlığına hariçten adaylığımı koysaydım mesela… Tek gazelim, vaadim olurdu; “Valla beni seçerseniz sözüm söz,  Ankara’ya hiçbir şey yapmayacağım, sadece çeyrek asırdır ‘estetik’, rant, inat, iktidar uğruna yapılan her şeyi yıkacağım.” Hayallerime kâfi miktarda kadeh kaldırdığımda, hâlâ seçimi kazanırmışım gibi geliyor.  Öyledir akşamları Ankara’nın…

Rüşvetin belgesi değil heykeli

Son olarak, Başkan Mansur Yavaş’ın TBMM-Genelkurmay kavşağından kaldırdığı kol saati heykeli. Adı bile yetiyor, dört başı mâmur bir mizah öyküsüne… Değindiğim absürt “heykel”lerin gerekçesi Ankara’yı güzelleştirmek, “turizmin de başkenti yapmak”tı hep. Öyleyse yazık olmuş, kıymetini bilememişiz;  gelen turiste “Eyyy” deyip kol saatimizi gösteriyorduk ne güzel.

Aslında bir mânâsı, iması da Meclis’e bile taşınmıştı dikildiğinde. Yedi yıl önce 700 bin liralık rüşvet kol saatleri konuşuluyordu ya… Sen kalk o gündemde TBMM-Genelkurmay kavşağına kol saati yerleştir. Hani rüşvetin belgesi olmaz ama heykeli olur gibilerinden…

Heykelin “mânâ”sının beteri, tarihî figürlerde yaşandı. Osmanlı’nın tarihî kahramanlarının yerine -herhalde onların net fotoğrafları, vesikalıkları filan bulunamadığı için- dizide onu canlandıran “kahraman”ın heykeli dikildi. Hem de bir yıl arayla, artarda iki “vaka”da…

Tarihî kahraman yerine oyuncu

İlk skandal Bilecik-Söğüt Ertuğrul Gazi Müzesi’nde Haziran 2019’da ortaya çıktı. Müzeye AK Partili belediye döneminde Ertuğrul Gazi denilerek yerleştirilen heykel, aslında “Diriliş Ertuğrul” dizisi oyuncusu Engin Altan Düzyatan’ın heykeliydi!

Aynı dönem Düzyatan’a “Fahri Hemşerilik Payesi ve Beratı” da vermişlerdi zaten. Yerel seçimlerde başkanlık CHP’ye geçince yeni başkan heykeli kaldırdı: “Müzede Ertuğrul Gazi diye Engin Altan Düzyatan beyefendinin heykeli vardı, kaldırdık.”

Lâkin bu hazin tecrübe ders olmadı. Tam bir yıl sonra bu kez aynı skandal Ak Partili Ordu Belediyesi’nde kayda geçti. Ordu’nun 15 Temmuz Demokrasi Meydanı’na yerleştirilen Ertuğrul Gazi büstünün modeli de Düzyatan’dı. Olay sosyal medyada trend topic olunca heykel kaldırıldı.

Hiçbir şeye, yanısıra heykele de benzemeyenleri dışında yâd edilen, kastedilen tarihi kahramanına bile hiç benzemeyen bir heykel sicili, sabıkası var artık bu ülkenin. Google’dan “benzemeyen heykel” diye aratın; önünüze liderinden padişahına, aslına hiç benzemediği, hatta onu biraz olsun andırmadığı için dikildikten sonra kaldırılan “heykel” külliyatıyla karşılaşacaksınız. Yani heykeli iyice benzetmek kadar bir şeye benzetememek de problem.

Heykelle kamuoyu yoklaması

Dikilen “heykel”ler bu yönüyle kamuoyu yoklaması gibi: “Dik, olmadı kaldır… Sonra başkasını dene”. Mesela Bigadiç’in Ak Partili Belediye Başkanı, ilçenin girişine hizmet aşkıyla yaptırdığı İnek Heykeli’ni gelen tepkiler üzerine kaldırdı. Akşehir’deki muhtemelen “meşguliyet terapisi”, “el işi dersi” mahsulü gözleri sürmeli, göbeğinden yoğurt akan Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa” heykelinin (çalakalem eskizinin) akıbeti de umulduğu gibi olmadı, tutmadı. Sonuç Hoca’nın fıkrasına döndü.

Sürülenler, kaldırılanlar, heykeli karşı koltuğa oturtup onunla polemiğe girmeler bir yana… Dikilenlerin çoğu da “model”in aynısının irisini kopyalamak zihniyetiyle “Hodri meydan” diyor. Ana meydana karpuzu, kaysıyı, kirazı, havucu, elmayı göz kararı devleştirip dikince maksuda eriliyor: Al sana heykel, al sana kent kimliği…

Diyarbakır’da kayyım belediyesinin mayıs ayında diktiği karpuzun içinden çıkan bebek (çocuk, heyulâ) heykeli ise bu konuda aşmışlığın abidesi… “Bu kadarı olmaz”a, “Olur, olur, bal gibi olur” sürkonturu… Sosyal medyada değerini, mânâsını buldu tabii hemen: Eline karpuz bıçağını da versen, o ünlü korku filmleri serisindeki katil bebek Chucky…  Kuzey Kore diktatörüne, Çiftlik Bank dolandırıcısına benzetenler de oldu. Ortak noktası ise bebeği bebeğe, daha doğrusu heykeli bir şeye benzetememek…

Bebek dedim ama… Aslında karpuzdan yavru King Kong azametiyle çıkan bebek irisi bir çocuk. “Bre pehlivan” dersin canlısıyla karşılaşsan. Doğduktan sonra, “diş hediği” töreninde önüne ilerideki mesleğini, ilgisini öğrenmek açısından makas, ayna, tarak, kalem vb. koysan… Emekler, babasına el ense çeker, güreşe tutuşur.

“Bırakın Diyarbakır’da karpuz tartışılsın”

Gerçi Diyarbakır Valisi bir basın toplantısı düzenleyerek duruma açıklık kazandırdı. Bir muhabirin heykeldeki bebeğin çok büyük gözüktüğü yönündeki dikkatli sorusuna, “Yaşı büyük değil ya, iki tane dişi var, yaşı nasıl büyük olacak?” yanıtını verdi. Heykele kemik yaşı ölçümü yapılacak değil herhalde, diş yaşına bakacaksın. Vali ardında da böyle heykellerin, ek hizmet amacını bir güzel açıkladı: “Bırakın Diyarbakır’da karpuz tartışılsın”…

Yetkililer de bu duruma, bu konudaki “toplumsal hassasiyet”e, el yordamı kamuoyu yoklaması sonuçlarına sessiz kalamadı tabii… Kayyım zaten adı üstünde, “toplumsal duyarlılığa, tel tel sinir uçlarımıza” sessiz kalamayan, duruma hemen el koyan bir müessese.  (Heykeli ne güzel olur.)

Karpuz yerinde kaldı ama bebek sanatçısı tarafından yeniden elden geçirilmek, düzeltilmek için beşiğine kaldırıldı. Yapılacak “ameliyat”ın sonunda nasıl bir bebe Frankenstein çıkacak, milletçe bekliyoruz. Fikrimi sorarsanız, o bebek küvözden kolay kolay çıkmayacak.

Heykel “işlevsel” olmalı aslında

Lâkin bu ülkede “gündem” anında “dündem” oluyor. Karpuzdan çıkan bebeğin pabucu, Ak Partili Sakarya Belediyesi’nin balkabağı heykeliyle dama atıldı. Sakarya Belediye Başkanı izahlı-açıklamalı anlatıyor: “Her şehrin bir marka ürünü, marka değeri vardır ve şehirler bu ürünlerle bağdaştırılır. Şehrimizin ismi en çok kabak ile bağdaşmış durumdadır. Kabak motifli satış ofisimizde vatandaşlarımız rahatça kabak alışverişi yapabileceği, birçok kabak tatlısı çeşidini bulabileceği ve hatıra fotoğrafı çekilebileceği bir alan oluşturuyoruz.”

Türkiye’de artık “kabak tadı veren heykel” meselesi, bu kadar güzel, bu kadar net mi anlatılır, anılır… Hem de çok işlevsel; sanat toplum içinse şüphesiz, öyle kuru kuru dikileceğine bir işlevi, faydası da olmalı elbet. Mesela her katı ayrı bir “zihni sinir”e, işlevselliğe, reyona müsait üç katlı bir salatalık heykeli yap, ismi, kimliği en çok salatalıkla bağdaşan bir yere… Terasında da cacık ikram et.

Bir ay askıda dursun…

Tam bu noktada heykel süsü verilerek bir dönem Ankara’nın sağına soluna serpiştirilen abullabut polyester nesneleri kasteden o ironik öneri geliyor aklıma. Gündüz Vassaf o günlerde olanca muzırlığıyla diyor ki; “Mesela heykel yapılacaksa kente, evlilikteki gibi bir ay askıda dursun ki, itirazı olanlar buna engel olabilsin…” Lâkin bu öneri de “itiraz” diye bir mefhumun esâmesinin okunmadığı bu devirde ayrı bir ironi. 

Hepsi bu şartlarda “mevsim normalleri” bir bakıma… Tarihimizdeki, geleneğimizdeki tek heykelcilik, mezar taşı, çeşme figürü, şadırvan, fıskiye filan zaten. Yani taş süslemeciliği… Sonra Abdülaziz’in dar anlamda heykele vize verdiği söyleniyor. Ama kendi heykelini, büstünü yaptırarak!

“Kendi heykelimiz”… Kendi adabımızın, dört duvar-bir tavan dünyamızın, taş gibi “otoritemiz”in heykeli. Dikiyoruz/dikiliyoruz, boş bulduğumuz bir meydana. Bakınca fokurduyor insanlar içten içe, Tandoğan’daki çini çaydanlık heykeli misali. Heyhat, demlenemiyor.

İKİ HABER/TEK DERT

KARDAN ADAMIN MÜNÂFIKLIĞI

Heykel bir yana… Garibim kardan adam bile mesele olmuştu bir zamanlar. Altı yıl önce ocak ayında yağan karı görünce şaşıran Suudi Arabistan’da, Suudi Şeyh Muhammed Salih el-Münacid, kardan adam yapmanın dinen caiz olmadığı yönünde fetva verdi: “Oyun ya da eğlence için bile olsa, kardan heykel yapmak yasaktır. Ama ruhları olmayan ağaçlar, gemiler, meyveler ve binalar gibi şeylerle dilediklerinizi yapabilirsiniz.”

Aradan bir ay geçmeden bu tarihi saptamayı, Türkiye’de ilahiyatçı Abdülhamit Kahraman da -fetvacısına hiç değinmeden- gündeme alıntıladı:  “Farkında olmadan malzemesi kar olan bir heykel (put) yaptığınızın farkında mısınız? İster tapınılsın, ister tapınılmasın! Yapılan sonuçta bir heykel, yani puttur. Başka bir zaman sana şu malzemeden heykel yap dense bunu hemen reddederiz. Peki kar yağınca neden hemen değişiriz. Hem bu kardan adam âdeti bize nereden geçti?”

Heykele yasak, robota vatandaşlık

Temelini düşününce bir “haklılık” payından söz edilebilir; ötesi kardan adamın bölücü, aykırı, belki de terörist bir yönü, örneği de var tarihte. Wikipedia’da 1511 yılında Belçika’da halkın Brüksel’de gerçekleştirdiği protesto uzun uzun anlatılıyor. Halk ağır yoksulluğu ve buna karşın iktidardaki Habsurg hanedanının büyük, haksız servetini protesto etmek için meydanda toplanıyor ve tam 110 kardan adam yapıyor. Kardan adamların çoğunun “pornografik” tasvirleri yansıttığı da kayda geçmiş. Lâkin hava bir anda ılınıyor ve kardan adamlar kendiliğinden eriyor…

Kardan adam için fetva yayınlayan Suudi Arabistan’la ilgili başka bir haberse deveye nal çakan türden. BBC News’un 27 Ekim 2017’deki haberinden, insan suretindekiheykeli yasaklayan Suudi Arabistan’ın, dünyada bir robota vatandaşlık hakkı veren ilk ülke olduğunu öğreniyoruz.

O günlerde okuduğumda, “Bayat, eski haber…” demiştim kendi kendime… Otoriter yönetimlerin robot sevgisini, daha ilk robot teknoloji rahmine düşmeden biliyorduk zaten. İlk gerçek hayal kırıklığını yönettikleri vatandaşların robot olmadığını algıladıklarında yaşadıklarını da… Ankara’da da robot heykelleri vardı bir dönem, hem de AOÇ kavşağında… Sonra tepkiler üzerine kaldırılıp yerine dinozor heykeli dikilmişti! Hâlâ duruyor mudur bilmem.  

Önceki İçerikİzmir valisi açıkladı: Şehirde 2 gündür Kovid-19 kaynaklı ölüm yok
Sonraki İçerikİsrailli bir anne, böbreğini Gazzeli bir çocuğa bağışlamaya karar verince neler olur?