İçimizdeki zorba

Belgeselde çok vurucu bir cümle var: “En tehlikeli zorbalar, daha iyi bir dünya yarattığına inanan zorbalardır.” Kendilerini salt bir yönetici ya da siyasi lider nazarıyla bakmaz bu zorbalar, insanlığa bahşedilmiş bir nimet, bir değer olduklarını düşünürler. Dünya ve ülkesi için en iyiyi bildiklerine dair kesin bir inanç taşıdıklarından, kaşının üstünde gözün var diyenlere bile dayanamazlar, önüne çıkanı ezip geçmekten kaçınmazlar.

Netflix, on yıl önce Amerikalı siyaset bilimciler Bruce Bueno de Mesquita ve Alastair Smith tarafından yazılan “The Dictator’s Handbook: Why Bad Behavior is Almost Always Good Politics” (Diktatörün El Kitabı: Neden Kötü Davranışlar Neredeyse Her Zaman İyi Siyasettir)” başlıklı kitabı, bir belgesel haline getirdi.

Türkiye’deki yoğun rağbet gören altı bölümlük belgesel, Hitler, Saddam Hüseyin, İdi Amin, Kaddafi, Stalin ve Kim Ailesi üzerinden zorba bir yönetimin temel özelliklerini sade ve çarpıcı bir dille izleyicilerine aktartıyor.

Belgesel zorbalığı ya da tiranlığı, “akıl almaz bir güç elde etmek için kullanılan bir taktikler bütünü” olarak tanımlıyor. Tirani bir yönetim kurmak ve bunu koruyup sürdürmek için başvurulan taktikler büyük oranda birbirlerine benzerler ama her bir tiran bunlara kendine özgü bir tat katar, bunları kendine has yöntemlerle hayata geçirir.

“Zorbalık, netice isteyenlerin yönetim biçimidir” der belgesel ve neticeye de en çok zor zamanlarda ihtiyaç duyulur. Bu itibarla, bir zorbanın ortaya çıkması için en uygun zemin, bir toplumun kendini zorda hissettiği anlardır. Zorbalar, mutlu bir halk istemezler, onların en son istedikleri şey, halkın mesut olmasıdır. Çünkü insanlar, ancak kendilerini büyük bir tehdit altında hissettiklerinde güçlü ve otoriter bir lider arar ve ona destek olurlar.

Hazır ola geçmiş evrensel nizam

Ağır koşullar altında yaşayan bir topluma “Ben sizin sorunlarınızı çözerim”diyen ve insanlara artık takatsiz kalmış bedenlerini o çekilmez hayatın içinden çekip çıkaracak kurtarıcı olduğu duygusunu geçiren bir kişi, bir cazibe merkezine dönüşüp kitleleri peşine takabilir.

Görünüşte inanılmaz bir özgüvenleri vardır bu kişilerin, narsistirler. Dünya onların etrafında döner ve her şey onların iradesine göre şekillenir. Saddam, Irak’ı yönetmek için Allah tarafından gönderildiğini söyler. Kuzey Kore efsanelerinde, Kim Jong-İl doğduğunda gökte yeni bir yıldızın parladığı, çifte gökkuşağının doğduğu ve kışın bahara döndüğü anlatılır.  Evrensel nizam, Kim’in doğumuyla hazır ola geçer!

Zorbalar, insanları ayağa kaldıracak, onları harekete geçirecek bir mesaja sahiptirler. Genellikle bu mesajlar öfke yüklü olur; toplumun herhangi bir nedenden hınç beslediği, kötü gördüğü gruplardan intikamı kendilerinin alacağını ifade edeler. Kötüler zamana ve mekâna bağlı olarak değişebilirse de entelektüeller, liberaller, göçmenler, yabancılar gibi her daim kötü olanlar da vardır.

“Halkın adamı”

Kötülüğe karşı mücadelede “halkın adamı” maskesi çok işlevseldir. Zorbalar, halktan biri oldukları düşüncesinin kitlelerde yer etmesine çabalarlar. Kitlelerle aralarında bir bağ oluşturur, sıradan insanlarla organik bir bütün olduğu hissini yayar ve aralarında herhangi bir farkın olmadığı duygusuna oynarlar. Mussolini’nin hem her konuşmasında söz döner dolaşır fakir bir demircinin oğlu olduğuna gelir. Kaddafi, bedevi kökenlerini öne çıkarmak için kabile kıyafetleri giyer ve yurt dışı seyahatlerinde bile çadırda kalır. Saddam, akşamları ansızın yoksul bir Iraklının kapısını çalar, mutfağına gider ve tam takır olan buzdolabını yiyecek-içecekle donatır.

Kendisini diğerlerden farklı kılacak bir sembol, zorbalar için vazgeçilmezdir. Sembol, bir taraftan zorbanın hareketinin başkalarından ayırt edilmesini sağlar, diğer taraftan da kitlelere gerektiğinde arkasına geçip büyütecekleri gerektiğinde altına girip sığınacakları bir liman olur. Sembollerin nakşedildiği üniformalar, fedakârlığı, görev aşkını ve sadakati yansıtır; bunu üstüne geçiren kişi toplumun bir parçası olduğu hisseder. Zorba, toplumu tektipleştirir ve bunu da “birlik” olarak kutsar.

Elbette bütün bu işleri tek başına yapamaz; ne kadar becerikli ve karizmatik olursa olsun herkesin bir sınırı vardır. Her zorba etrafını derleyip toplayacak, arkasını kollayacak, önünü temizleyecek, fikirlerini topluma yayacak, organizasyonlarını yapacak, halkı ve elitleri etki altına alacak parlak ve yetenekli insanlara muhtaçtır. Fakat salt “yetenekli” ve “parlak” olmak yetmez, “doğru” insan da olmak gerekir.

Doğruluğu tayin eden ise sadakattir. Saddam, aşiret üyeleriyle çalışır, kritik noktaları en yakın akrabalarına teslim eder. Hitler, propagandayı kendisine hayranlık duyan Goebbels’in eline verir. Zira acımasız iktidar oyununda ancak sadakatinden emin olunanlarla güç ele geçirilebilir.

Ölümlerden ölüm beğen!

Bir zorbanın gücü, genel olarak iki grup tarafından tehdit edilir. Birinci grup, zorbanın yerinde gözü olanlardır. Bunlar, sadece karşıda duranlar değildir, birlikte yol alanların bir kısmı da zamanla karşıya geçebilir. Gücünü korumak için zorba, bir ayırım gözetmeksizin, rakip olduğunu düşündüğü herkesi tasfiye eder.

Uzun Yürüyüş’te Mao’nun yanında olan bütün generaller birkaç yıl içinde ölür. Castro ile devrim yapanların bir kısmına, devrimden kısa bir süre sonra dünya değiştirtilir. Saddam, gözaltına aldığı Baas’ın güçlü ismi Meşadi’ye “ölümlerden ölüm beğen” der: Ya kendisinin ve arkadaşlarının rejime ihanet içinde olduklarını açıklayıp kesilen cezaya razı olacaktır. Ya da hapishaneye getirttiği karısının ve kızlarının gözü önünde tecavüz edilip katledilişlerini seyredecektir. Meşadi “hain” olduğu söyler!

Saddam’dan ibretlik bir misal daha: Hışmından korkup Ürdün’e kaçan, ancak akabinde Irak’a geri dönen damatlarını önce kızlarından boşatır, sonra bir ölüm timi göndererek onları infaz eder. Damatların çilesi ölmekle de bitmez. Cesetleri bir arabaya bağlanır ve sokak sokak gezdirilir. Verilen mesaj açıktır; herkes harcanabilir.

“Akıllı diktatör”

Rakiplerin tasfiye edilmesinde bazı “olmazsa olmaz”lar vardır. Lafı geçtiğinde bile insanların dizlerinin bağını çözen bir gizli polis teşkilatı bunların başında gelir. Herkesin herkesi gözetlemesini sağlayan ve muhaliflere nerde olurlarsa olsunlar onlara ulaşılabileceği fikrini zerk eden güvenilir bir muhbir ağı, zorbaların en mühim dayanak noktalarındandır.

Zorba, etrafındaki herkesi aşağılar. Çünkü fikirleri sevmez; kendi sözünün üstüne söz söylenmesine tahammül edemez. Bir başkasının kendisinden daha iyi bir iş çıkarabileceğinin akıldan geçirilmesinden bile nefret eder. Bu sebeple korkuyu zirveye çıkarıp, rakiplerinin dengesini yerle yeksan eder.

Bir keresinde Saddam, bir bakanı tutuklatır. Eşini bekleyen korkunç akıbetten korkan karısı, gidip Saddam’a yalvarır. Saddam onu sakince dinler ve “Evine git, eşin, yarın evde olacak” der. Ertesi gün bakanın parçalanmış ve paketlenmiş cesedi evine bırakılır; eşi gerçekten eve gelmiştir ama tek parça halde değil.

Lakin salt korku kâfi gelmez; zorba, sadakati satın da alır. Kendisiyle birlikte çalışanların açgözlülüklerinden sonuna kadar istifade eder, rüşvet çarkının içine çekip onları da yozlaştırır. Akıllı bir zorba kaynakların tamamını kendisine, yakınlarına ve çevresine inhisar etmez, paranın bir kısmını halka dağıtır. Her düzeyde paylaşmayı bilmek, zorbanın ömrünü uzatır.

Günah keçileri

Zorbaların uykularını kaçıran ikinci grup, ise halkın kendisidir; sadece rakipler değil kitleler de zorbaya karşı çıkabilir. Bir rızasızlık baş gösterdiğinde veya itaatte bir gevşeme hissedildiğinde, zorbalar öncelikle insanları korkutarak iktidarını korumaya çalışır. Muhaliflere işkence edilir, yaygın bir şekilde insanlara acı çektirilir ve acının farklı kesimlerce duyulması sağlanır. Böylelikle insanların sinmesi, birbirinden kuşkulanması ve birbirine güven duymaması amaçlanır. Korku ve güvensizlikten birleşemeyen insanlar muhalefet de edemeyeceklerdir.

Kendisine karşı hoşnutsuzluk sesleri yükseldiğinde zorba, toplumun önüne taşlayacağı bir günah keçisi koyar. Bizatihi kendi yarattığı sorunları bir başkasının sırtına yükleyip ona yönelecek öfkeden kendisine meşruiyet devşirir. Stalin, “kulak” denilen varlıklı köylüleri ateşe sürer. Kaddafi, İtalya kökenli Libyalıları hedef tahtasına koyar. Hitler, bütün kötülüklerin membaı olarak Yahudileri işaret eder. 

Uganda diktatörü İdi Amin de Asya kökenli Ugandalıları şeytanlaştırır. Uganda’da İngiliz sömürgeciliği döneminden kalma, çoğu Hintli, 100 bin kadar Asyalı vardır. Hintliler buraya İngilizler tarafından demiryolu yapımında çalışmak için getirilmiş, sonrasında oraya yerleşmiş, iş güç sahibi olmuştur.

İktisadi hayatın çoğunlukla onlar üzerinden yürümesi Hintlilerin nefreti üzerlerine çekmelerine neden olur. Amin, bu nefrete yatırım yapar. Hintlileri yurt dışına servet transferi ve vergi yolsuzluğu yapmakla, kendilerini asıl Ugandalılardan üstün görmekle suçlar. Hintliler, Ugandalılara karşı hem ekonomik hem de kültürel hainlik yapmaktadırlar.       

Sınırı aşmak

Amin, Hintlilere Uganda’yı terk etmeleri için üç ay süre tanır. Kuşaklar boyu bu topraklarda yaşamış, bütün hayatını burada kurmuş Hintliler ve gidecek bir yerleri de olmayan insanlar, bu kararla perişan olurlar. Tanınan sürenin bitiminde Hintliler sınır dışı edilir. Ugandalılar bunu bir bayram havasında kutlarlar ama sonrasında iktisadi hayat durur, kriz patlak verir, oklar Amin’e yönelir.

Amin, bir kritik hata daha yapar. Ülke genelinde çok sevilen bir din adamı olan Başpiskopos Lwum’u tutuklar, onu hain olduğunu itirafa zorlar. Lwum bunu kabul etmeyince de onu işkence ederek öldürtür. Tepkiler çığ gibi büyür. Büyüyen bu tepkileri dindirmek ve dikkatleri başka bir yöne kaydırmak için, halkın önüne daha hayati bir meselenin konması gerekir.

Ülke içinde muhalefet artınca bakışları dışarıya çevirmek, zorbaların en bilinen taktiklerinden biridir. Amin de bunu yapar; hiçbir meşru gerekçe yokken Tanzanya’yı işgal eder. Fakat bu sınır aşımı, Amin’in sonunu getirir. Disiplinli Tanzanya ordusu, başıbozuk Uganda ordusunu dağıtır. Amin de Suudi Arabistan’a kaçar ve 2003’te ölene kadar orada yaşar.    

Zehirli maddeler

Zorbalar, örtbas etmeye gayret ettikleri gerçeğe karşı amansız bir mücadele verirler. Gerçek, olan-bitenle değil, rejim ve liderle bağlantılıdır; gerçek, rejimin menfaatini muhafaza eden ve liderin gücünü tahkim edendir, gerisi lafügüzaftır. Böylesi bir gerçek anlayışının hâkim kılınması için, insanların hem hayatlarının hem de zihinlerinin kontrol edilmesi gerekir.

Zorba, devletin gücüne karşı koyan ve karşı koyma potansiyeli taşıyan bütün yapıları yıkar geçer. Bilgi tahakküm altına alınır, halkın haberdar olmasının uygun görülmediği her konu sansürlenir. Stalin döneminde, kişisel gelir, zamlar, yiyecek kıtlığı, açlık, işsizlik, suç istatistikleri, hapishane koşulları, yabancı reklamlar, vb. yasaklanır. Kütüphaneler, Sherlock Holmes ve Robinson Crusoe gibi zehirli maddelerden temizlenir.

Herkes ideolojiye, rejime ve lidere sadakat göstermekle yükümlüdür. Zorba, alternatif olabilecek bütün sadakat mahfillerini topa tutar. Tarihi yeniden yazar. İdeolojinin hizmetine koşturduğu bilimi yozlaştırır. İdeolojiyi, tek gerçek bilimsel bilgi makamına oturtur. Tanrı’yı denklemin dışına iter, dinin yerine kendi ideolojik doğmalarını yerleştirir.

İktidar, dış etkenlerden elden geldiğince yalıtılır. İfade ve toplantı özgürlükleri rafa kaldırılır. Seyahatler kısıtlanır. Her türlü haberleşme gözetim altına alınır. Haklar gün be gün daha fazla sınırlamaya tabi tutulur ve bunun halkın faydası için yapıldığı vurgulanır.

Rejimi övenlere bütün kapılar ardına kadar açar. Sovyetler Birliği, sosyalizmi Batı’ya karşı bir seçenek olarak gören Bernard Shaw, H.G. Wells ve Jean Paul Sartre gibi Batılı solcuları ağırlar ve onlar aracılığıyla rejimin propagandasını yapar. Buna mukabil muhaliflere kan kusturur. Güveni tahrip eder; herkesin herkesi ihbar edebildiği ve kimsenin kimseye güvenmediği bir korku toplumu inşa eder. Bir zamanlar omuzlarda taşınan devrimin kahramanları bile “hain” olup kuşuna dizilebilir.

“Lider kanundur ve siz kanuna uymak zorundasınız”

Belgeselde çok vurucu bir cümle var: “En tehlikeli zorbalar, daha iyi bir dünya yarattığına inanan zorbalardır.” Kendilerini salt bir yönetici ya da siyasi lider nazarıyla bakmaz bu zorbalar, insanlığa bahşedilmiş bir nimet, bir değer olduklarını düşünürler. Dünya ve ülkesi için en iyiyi bildiklerine dair kesin bir inanç taşıdıklarından, kaşının üstünde gözün var diyenlere bile dayanamazlar, önüne çıkanı ezip geçmekten kaçınmazlar.

O, bir liderden daha fazlasıdır, bir külttür. Bütün iyiliklerin yegâne adresi, bütün kötülüklerin korkulu rüyasıdır. Söyledikleri kanundur ve herkes bu kanuna uymak mecburiyetindedir.  Yalnızca yaşayanlar değil, henüz doğmamış olanlar, gelecek nesiller de ona minnettar olmalıdır. Yücelmek ve her daim anılmak için bu zorbalar, devasa projelere büyük bir önem verirler. Kuzey Kore, kaynaklarının büyük kısmını nükleer silah programına harcar. Kaddafi, çöle yapay nehir yaparak olmazı oldurur.

Lidere bağlığın tarihi aşan bir nitelik kazanması için gençliğin beyninin yıkanması lazım gelir. Zorbalar, toplumun okur-yazar olmasını isterler ama aykırı düşünceleriyle kendisine meydan okuyabilecek ve içlerinden rakip çıkartabilecek iyi eğitimli insanlardan hazzetmezler. Bu nedenle zorbalar, eğitim özel bir ihtimam gösterir ve müfredatı sıkı bir denetim altında tutarlar. Libya’da gençlerin okumaya mecbur tutulduğu tek kitap, Kaddafi’nin Yeşil Kitap’ıdır. Kitapta, Kaddafi’nin öncesi yoktur; tarih onla başlar ve onla biter.

İyi haber – kötü haber

Yazıyı, belgeselden çıkardığım biri iyi diğeri kötü iki haberle bitireyim. İyi haber, en muhkem zorba yönetimlerin dahi bir istikrar sorunu yaşadığıdır. Zorba istediği kadar gücü ailesi ve yakın çevresi içinde tutsun, istediği kadar toplumun nefes alma borularını tıkasın, istediği kadar mali imkânlarla sadakat devşirsin ve istediği kadar dış müttefik olsun, her zaman iktidarı yitirme korkusu ile yaşar ve iktidarını kaybeder. Zorbalık, ilelebet sürmez.

Kötü haber ise, en demokrat olduğu düşünülen toplumlarda dahil olmak üzere, her yerde karşımıza çıkabileceğidir. Bazı zorbaların hatırı sayılır bir toplumsal destek gördükleri ve bugün hakkında konuşulduğunda tüylerin ürpermesine neden olan işlerinin bir bölümünü rıza ile yürüttükleri, acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Ve belgesel bu acı gerçeği dank diye kafamıza vuruyor:

“Hangi türden insanlar zorba olabilir? İç karartıcı bir cevap vereceğim. Herkes zorba olabilir.”

O “herkes”in içinde bizler de olabiliriz; bilinçli ya da bilinçsiz zorbalığa meyledebilir ya da zorbalığı savunabiliriz. Velhasıl, evleviyetle kendimize odaklanmamız ve içimizdeki muhtemel zorbayı dizginlememiz gerekiyor.

Hafazanallah ne olur ne olmaz! 

Önceki İçerikCumhurbaşkanı’nın fırlattığı çay bu kez isabet etmedi
Sonraki İçerikYunanistan tarafından açılan ateşle ölen Durgun’un arkadaşı: Göçmenlere kötü muameleye tepki gösterdik, üzerimize ateş ettiler