İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi gelecekli olmasıdır. İnsan gelecekli bir varlık olduğu için onu şimdiye hapseden her yaklaşım indirgemecidir. İnsanın bedenden fazla oluşunu çoğunlukla ruh ifade ederdi. İnsan öldüğünde ölen hayvan idi, aşıklar ölmez idi. Kadim kültürdeki “Ruh ve beden” modern zamanlarda “bilinç ve madde” adını aldı. Bilinç çoraklaştı, insan bedende yapılan genetik dalışlara rağmen canlılığa doğru basitleştirildi. Ruh yerini zihin’e, zihin yerini neredeyse beyin’e bırakacak oldu. İnsanı anlamada bu hayvanlaşma, insanı anlamada bir daralma demekti.
Sürgüne gönderilen ruhun bedendeki kalıntılarını bugünün bilinç dünyasında psikologlar, sosyologlar çeşitli keşiflerle tekrar piyasaya sunuyorlar. Beden dili yahut habitus gibi derin keşfiyatı işittiğinizde size ruhtan bahs ediliyor. Ruhun bu kalıntıları söylemsel analitik tahayyülümüzün yetersizliklerini örtme veya tamamlamada yardımcı oluyor. Ruhun bedendeki kalıntıları refleksler, haller biçimini alıyor. En inatçı lekelere taş çıkartacak bir inatla öznenin dokusuna nüfuz etmiş gibidir ruh. Davranışbilimsel deterjanlar etkili olamıyor. Ama konumuz ruh değil bugün. Ruhun ülkesi olduğu halde ondan geri çekildiğini varsaydığımız bir coğrafya olan “gelecek”ten bahsetmek istiyorum.
Ruhun önemli bir özelliği bir tür durumsal farkındalık olmasıydı: Aynı anda hem geçmiş hem de gelecekte otağ kurmuş olmasıydı. İnsanın bu zamansal serpilmişliği insanlar aleminde çeşitli kurum ve fenomenlere kaynaklık etti. Ahlak, siyaset gibi kolektif ihtiyaçlar insanın varoluşsal özgürlüğünün bir parçası oldukları gibi geleceği karşıladıkları yerler idi. Aynı şekilde “ütopya”nın insan alemindeki yeri özel olarak üzerinde durulmayı hakediyor. Ütopya’yı insanlar çoğunlukla kelime anlamına düşürürler (olmayan yer) veya uzağa itip hayaliliğin içine sararlar (imkansızı istemek). Ama daha isabetli anlamı ile ütopya imkansızı değil henüz olmamışı getirmek olarak anlaşılmalı. Ütopya şimdiki insanda geleceğin bıraktığı boşluktur. Bu boşluk bir yokluk değil bir iştah (iştiha) ve bir yoklamadır (geleceğin şimdideki hazır olma hali).
Geleceğe eskiden (ve hala) istikbal denir, denmeli. Güzel bir sözdür istikbal. Bir mobilya markası olmadan evvel göklerdeydi. Memlekette havacılık bu kadar gelişmemişken onu daha gerçekçi bir yere oturtmak isteyenler istikbali “köklerde” de aradılar. O da fena bir hamle değildi. Sadece kökleri olanlar göklerde seyeran edebilir. Fakat istikbalin güzel ama sanki unutulan bir kök anlamı var: istikbal karşılamak demek. Ama neyin karşılanması? Gelecek olanın. Yani gelen şeyin karşılanmasına istikbal etme deriz (hasta kabul böyle bir yerdir). Geleceğin kendisine istikbal denmesinin sebebi de karşılanan birşey olmasıdır. Gelen bir şey olarak gelecek ve karşılanan birşey olarak gelecek. Gelecek gelen bir şey olduğu gibi karşılanan birşey olarak da gelecektir. Bu yüzden insan olarak biz her zaman istikbali istikbal ederiz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.