Kanlı oyunu bozmanın yolu

Acaba Türkiye’de Çözüm Süreci askıya alınırsa bunun nasıl sonuçları olur? Cevap iki düzlemde aranmalı… Birincisi AKP’nin, ikincisi Türkiye’nin nasıl etkileneceğidir.

Küresel siyasetin odağındaki Ortadoğu’da barbarlık dönemini aratmayan kanlı çatışmalar yaşanıyor.

 

Tarihin dışına itilen bölge halkları, sistemin kurguladığı “kimlik savaşları”nda birbirlerini tüketiyor.

 

Bu savaşın nasıl sonuçlanacağı; insanlığın ve uygarlığın beşiği bu coğrafyanın, içine düşürüldüğü bu tuzaktan nasıl çıkacağı bilinmiyor.

 

Bilinen, sistem bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edinceye kadar savaşın süreceğidir.

 

Bilinen, yeni dengelerin yüz yıl öncesinde olduğu gibi bu kez de kan ve gözyaşı içinde inşa edileceğidir.

 

Küresel sistem bundan yüz yıl önce bu bölgede sınırları cetvelle çizmişti; şimdi oluk oluk kana ve gözyaşına neden olan “kimlik savaşları”yla çiziyor.

 

Elbette kanlı ve kirli bu oyun herkes gibi Kürtleri ve Türkleri; Kürt-Türk ilişkilerini de derinden etkiliyor.

Bölgedeki savaştan onlar da paylarına düşeni alıyor. Bölgesel yangın Türk-Kürt ilişkilerini de  içine alacak şekilde yayılma eğilimi gösteriyor.

Alçakça yapılan Suruç katliamı da zaten tam da bu bağlamda yeni bir aşamaya işaret ediyor.
 

Katliamla, “kimlik savaşları”nı buraya da taşımak; Kürt ve Türk halkları arasında “milli boğazlaşma” yaşatmak hedefleniyor.

Bu vahşi katliamı kurgulayan akıl, hepimizi bir cinnet ortamına sürüklemeyi ve orada tüketmeyi amaçlıyor.
 

Bölgede Şii-Sünni ve Arap- Kürt savaşını tetikleyen ve derinleştiren irade, Suruç’la birlikte Türkiye’de de bir Türk-Kürt savaşı istiyor. Taşeronu IŞİD’in düğmesine bunun için basıyor.

Bunu görmek ve elbette önlemini almak gerekiyor.

 

Ne var ki bunu önlemenin yolu, sistemin dayatmalarına boyun eğmekten ve dün tolere ettiği IŞİD gibi örgütlere karşı bugün savaş ilan etmekten geçmiyor.

 

Aksine, bu savaşta “asker” rolü üstlenmek yerine, savaşı önleyecek önlemleri üretmekten; bölgede ve içeride diyaloğu güçlendirmekten; ortak çıkarlara dayanan barışçıl-basiretli bir politika izlemekten geçiyor.

 

Ayrıca, tam da bu süreçte Türkiye’nin her şeyden önce kendi iç sorunlarını ivedilikle çözmesi ve içeride yükselen çatışma riskini ortadan kaldırması gerekiyor.

 

İçeride çatışmaların yeniden başlamaması için, tıkanan Çözüm Süreci’nin önünü açması ve halkların barış umutlarını yeniden canlandırması gerekiyor.

 

Siyasi belirsizlik giderilememiş, seçim sonrası hükümet kurulamamış olsa da, mevcut hükümet buraya yönelmeli ve toplumu da bunun için seferber etmelidir.

 

Yoksa Kürtleri bastırmak için Amerika’yla yeniden işbirliği yapmak çare değildir. Kaldı ki geçmişin acı deneyimleri gözler önündedir.

 

Geçmişte Amerika’nın askeri, siyasi ve ekonomik desteğine rağmen Türkiye Kürt meselesini şiddetle çözemedi; bugün de çözemeyecektir.

 

Üstelik bugün eskisinden farklı olarak bölge Kürtleri de sahnededir ve gelinen aşamada Rojava‘yla Çözüm Süreci de iç içe geçmiştir. Birindeki iyileşme ya da kötüleşme, diğerini de aynı şekilde etkilemektedir.
 

Dolayısıyla Ankara’nın içeride güvenlik ağırlıklı politikalara yönelmesi ve Rojava‘ya “kırmızı çizgi” çekmesi yerine, çözüm ağırlıklı demokratik politikalara yönelmesi; anayasal ve yasal düzenlemeleri yapması gerekmektedir.

 

Elbette Kürt siyasetinin de PKK lideri Öcalan’ın yıllardır iğneyle kuyu kazarcasına geliştirdiği Çözüm Süreci‘ni berhava edecek politikalardan kaçınması gerekmektedir.

 

PKK’nin yeniden tetiğe basmaması, HDP’nin seçim sürecinde hükümetle atılan köprüleri yeniden onarması, kalıcı ve yapıcı bir diyalog için insiyatif alması gerekiyor.

 

Ortadoğu’nun yangın yerine döndüğü günümüzde bölgesel yangından sakınmanın ve IŞİD’le kapıya dayanmış “milli boğazlaşma” riskini ortadan kaldırmanın yolu buradan geçiyor.

 

Kürt ve Türk siyasetinin birlikte hareket etmesi; hem Çözüm Süreci’yle hem de Rojava’yla ilgili sorunlara birlikte kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor.

 

Türk ve Kürt halklarının ortak çıkarları temelinde yükselen nesnel süreç bunu gerekli kılıyor.

 

Ayrıca böylesi bir çözüm bölge halklarına ilham kaynağı olacak; bölgemizde diyaloğu, dayanışmayı ve birarada yaşama iradesini güçlendirecektir.

 

Ve belki de bu sayede; Kürtlerin ve Türklerin öncülüğünde tarihin dışına itilmiş bu coğrafyada son sözü küresel sistem değil, bölgenin ezilen halkları söylecektir!

 

Kim bilir…