Kırk altı

Eve girdim mi kediler gelir hemen, üçü birden yanımda kırmızı kadife koltukta. Yalçın içerde hem televizyon hem tablet. Hem okey oynar hem komik video gönderir durmadan birilerine. Durmadan gönderir. Atatürk resimleri bir de. Bir de komplo teorileri. Sever çünkü muhabbet etmeyi. Atmosfere ilaç serpiyorlarmış insanları salak yapmak için. Çabuk unutan, boyun eğen insanlar yaratıyorlarmış tozlarla. O yüzden koyun gibiymiş herkes. Bir bu akıllı. Organik Yalçın.

Yoruldum artık. Kaç yıl işlettiğim butiğin kapısını kapatıp çıktım dışarı. Cam kapıyı ve iki yanda duran demir kapıları da takıp kilitledim. Dün yaptım. Zaten gelen giden de yok. Vitrinde bir yeşil elbise, bir işlemeli ceket, bir de ışıltılı şalvar pantolon karanlıkta asılı kaldılar.

Kasvet. Gam kasavet de asılı kaldı. Benden başka hiç kimse fark etmeyecek onları. Dükkân kapandı.

Aksesuar olarak kullandığım annemden kalan çeyiz sandığını aldım bir tek, gerisi kalsın. Hava kararmış, yağmurlu. Yalçın yine yanımda yok. Ne zaman oldu ki…

Kaç yıldır evliyiz biz, bu dükkân açıldığında büyük kız beş yaşındaydı. Şimdi otuz beş.  Yalçının anası öleli yirmi yıl. Evleneli kırk altı. Kulüp’e üyelik kırk beş.

Şuracıkta, iki karış yerde geçti ömrümüz. Yalçın’ın batıp çıkmalarıyla. Bir varlık bir yokluk. Dükkân hep destek bize. İtalya’ya gittiğimizde aldıklarımı sattım hep. Yalçın bey İtalyan liseli. Herkesten daha artistik bulur kendini.

Varken hep İtalya. Baştan ayağı İtalya. Sicilya’dan Milano’ya. Yokluktayken, topladığım her şey dükkânda satışta. Kızların okul taksitleri, Yalçın’ın borçları filan. Arabalar bir geldi bir gitti. En son minnak bir şey kaldı elimizde. O da ben mal almaya giderken lazım olur diye. Bir araba, bir de kulüp hep oldu. Yalçın hiç vaz geçmedi ikisinden. Aidatı da kiralar da çoğu zaman dükkândan. Kızıyorum ama benim müşteriler de oradandı. Pazarlama için müthiş bir yer, hem dost hem müşteri. Şehir kulübünün varoluş sebebi.

Gençliğinde yakışıklıydı Yalçın, o kadar güzel dans ederdi ki. Orkestra başladığında elimden tuttuğu gibi piste çıkarırdı beni. Bir tek susadığımız için inerdik sahneden. Var zamanında aldığı elmaslar boynumda olurdu mutlaka, kulağımda, bileğimde. Milano’dan aldığım elbiseler üstümde. Hasır şapkalarım meşhurdu mesela. Güzeldim tabii ben de, esmer güzeli. Gerçi kayınvalidem evlendikten birkaç gün sonra evde biz bizeyken nasıl bir gelin hayal ettiğini anlatmıştı bana. Şöyle Filiz Akın gibi sarışın, zarif ve hoş sohbet. Öyle istermiş. Kayınvalidem iri yarı bir kadındı, esmer, çiçek bozuğu yanaklarında. Hayali Filiz Akın. Oğlu da kendi gibi iri yarı, esmer. Karadan kara gözleri. O zamanlar Ömer Şerif’e benzetirdi arkadaşlar. Benden olsa olsa Natalie Wood. Bir zaman tutturduydu saçlarını sarıya boyat diye. Çiçek sattıracak bana sokağın köşesinde, öyle olurum yani. Yapmadım tabii. Sessizliğime de esmerliğime de alıştı sonradan kayınvalidem.

Dükkâna gelir otururdu çoğu zaman. Yalçın’ın maden ocaklarında mühendis olarak çalışmaya gittiği zamanlarda bizde kalırdı. Evi vardı oysa. Yalnız kalma çocukla derdi. Ben dükkâna gittiğimde o kızımla kalırdı. Sonra bir bakardım mesela iki saat sonra bu kızı tutmuş elinden gelmiş dükkâna. Kasaya geçer otururdu. Alışverişe gelenlere bir kibar. Sarışınlara indirim. Bana sormadan. Bizim dükkân diye anlatır soranlara, iyi işliyor, derdi. Caddenin hanımlarında harcayacak para çok. Kocalar zengin. Oğlum seçip alıyor İtalyalardan gelinim de satıyor, derdi. Sesimi çıkarmazdım. Şimdi bununla tartış, sesini yükselt, o bir şey söylesin sen cevap ver, sonra bir de üstüne Yalçın’a anlat. Asabın bozulsun.

Zaten sonradan bize taşındı. Yalçın’ın işsiz kaldığı bir zamandı. Evimi kiraya verelim size de katkısı olsun, dedi. Anlıyorum aslında ne demek istediğini, yalnız kalmak istemiyor, iyice elden ayaktan düşmeden yerleşmek istiyordu yanımıza. Oysa öbür gelini de vardı. Yalçın’ın abisi Sedat, huysuz. Karısıyla didişip dururlar. Adam evinde kimseyi istemez, sayılıdır evine yemeğe davet ettiği. Bize gelirlerdi sık sık. Her yemeğin sonunda bunlar mutlaka kavga eder, kayınvalidem de lafa karışırsa pılıyı pırtıyı toplayıp giderler. Biz suçlu gibi kala kalırız arkalarında.

Sedat hiç değilse en az bir defa beni örnek gösterir karısına, bak şu kadına nasıl munis, nasıl kibar. Ev desen bal dök yala. Bu kızcağızın da iki çocuğu var bak bir de çalışıyor, der. Masada bir sessizlik olur. Ben nasıl utanırım, masaların altına saklanasım gelir. Karısı Necla diklenir adama. Sen de Yalçın gibi beyefendi olaydın, elimden tutup beni gezdireydin ben de munis olurdum, der. Aslında kadına özenirdim ben. Böyle çat çat cevap vermesi, altta kalmaması hoşuma giderdi. Benimki utangaçlıktan başka bir şeydi sezerdim ama ne olduğunu anlayamazdım. Sonradan anladım tabii yaşlandıkça, hayat beni pişirdikçe kibarlığımın arkasındaki karamsarlığımı, suskunluğumun arkasındaki korkaklığımı. Öyleydim. Öyleydim. Öyleyim.

Yalçın benden çabuk çözmüştü beni ve gayet iyi çevirmişti hayatımızı. Kibar karım, sakin karım dedikçe sustum. Hiç açılmadım. Ta ki kızlar büyüyene, kaynanam ölene kadar. O ara Sedat’la Necla boşanmışlardı. Ben boşanmayı onlardan sonra birkaç kere düşündüm aslında. Ama hem evimi seviyordum hem de para sıkıntısının dışında iyi kocaydı Yalçın. Bir defa bile sert konuşmamıştı bana, dışarıda kaşı gözü oynamamıştı. Kulüpteki kadınlara yan gözle bile bakmamıştı. Bir tek para tutamıyordu elinde. Varken var, yokken yok. Para yokken evde otur, para varken gez toz, bol bol harca.

Gizli gizli biriktirirdim. Bir kere haciz geleceği zaman çıkartıp verdim gururla. Bu şaşırdı. Elimdeki parayı alışını hiç unutmadım. Sormadı bile, nereden geldi bu para diye. Tahmin etmiştir aslında, anası da atarmış bir kenara. Borcu ödeyip eve döndüğünde elinde kadife bir kutu. İçinde bir broş. Aile kuyumcusuna uğramış dönerken bana hediye. Benim param ayol.

O oldu zaten. Bir daha epey biriktirmedim. Çünkü buna yalan söyleyemiyorum. Çocukların üstüne yemin ettiriyor, varsa ver diye. Yalan yere yeminden korkarım ben, hem çocuklarımın günahı ne. Böyle zamanlarda çocuk mocuk görmez gözü Yalçın beyin. Kızımın kulağındaki altın küpeyi satmışlığı var. Benimkilere dokunmaz, onlar vitrin.

Sonra o unuttukça yeniden biriktirdim. Kızların adına hesap açtım bankaya. Onun çalışmadığı bankaya. Pek severler çünkü bunu. Bankacı kızlar. Yalçın bey, Yalçın Bey….

Kulüpte kaç defa yemek ayarladı bunlara, nişan, doğum günü filan. Bankanın o kadar müşterisi var bu kıyağı bir tek bu yapar. Beni de severlerdi bilirdim. Daha çok acıdıklarını hissederdim. O popüler adamın karısı bu sessiz kadıncağız mı, yazık! derlerdi. Kalplerinden geçeni görürdüm. Hüzün çökerdi üstüme. Adamın beni sevdiğine inanmazlardı. O adamın yanına parlak bir kadın olmalıydı. Filiz Akın gibi.

Başım dönüyor hafif hafif. Lodos vardı yağmurdan önce. Migrenim azar iyice. Eve bir varsam karanlık odadan çıkmam. Boynum taş gibi. Hafif bir bulantı artmaya eğilimli. Sarhoşluk hali.  

Eve girdim mi kediler gelir hemen, üçü birden yanımda kırmızı kadife koltukta. Yalçın içerde hem televizyon hem tablet. Hem okey oynar hem komik video gönderir durmadan birilerine. Durmadan gönderir. Atatürk resimleri bir de. Bir de komplo teorileri. Sever çünkü muhabbet etmeyi. Atmosfere ilaç serpiyorlarmış insanları salak yapmak için. Çabuk unutan, boyun eğen insanlar yaratıyorlarmış tozlarla. O yüzden koyun gibiymiş herkes. Bir bu akıllı. Organik Yalçın. Oysa bir bıraksam o anıları, unutmaya gönüllü olduğum şeyleri unutmasam, nereye gidecek bu adam. Nerelere saklanacak. O asıl her şeyi unutan. Şimdi sorsan gül gibi baktım sana der. Yedirdim, içirdim, gezdirdim. Arada kalanları silmiş. Sorsan olmadı öyle bir şey, der. Tansiyonu dışında taş gibi. Gamsız.

Kızlar dışardan baksan babaları. İçerisi ben. Olmasaydı öyle. Gamsızlığı seçselerdi keşke. Dünyanın yükü sırtlarında. Terapiste gittiler ikisi birden. Biri melankolik diğeri depresif çıkmış. İkisine eşit dağıtmışım kederimi. Biri geleceğinden korkuyor diğeri geçmişinden. Ben ikisinden birden korktum hep.

Gelip hesap sordular geçen hafta bana, niye bırakmadın babamı diye, adam bizi mahvetti, diye. Babalarına değil bana sordular. Benim borcum birikmiş kızlarıma. Açtığım hesap kapanmamış. O üç kedi olmayaydı kafayı yerdim kesin. Sokaktaki köpekleri doyurmaya başladığım sonra, borcumu kapatmam lazım herkese, her şeye. Sokağın köşesinde bakkalın çıraklarına yemek yapıp götürdüğüm.

Yalçın bütün gün kulüpte çünkü, hiç olmadı briç grubuyla, muhabbeti bitmez, kahkahası bir de fıkrası. Ben arka odada karanlıkta kedilerle otururken Yalçın telefonuma şarkı gönderir bazen. Çoğunu açmadan silerim, yıllardır bildiğim şeyler, o sesler kırk altı yılın sonunda sadece gürültü. 

Anahtarı çıkardım çantamdan, çelik kapıyı açtım. İçerisi sessiz. Loş. Başım iyice ağrıyor. Çıkarken aldığım ilacın etkisi sıfır. Ayaklarımı sürükleyerek orta odaya gidiyorum.

Ev karanlık, çok karanlık….

Önceki İçerikKongre ve CHP: Hindistan ve Türkiye’nin ana muhalefet partileri de çok benziyor!
Sonraki İçerik“Çıt Çıt Çedene”den “Çıt Çıt Twist”e