Kızıl Elma İsviçre

Voltaire, Ziya Gökalp ve H. G. Wells’in birçok ortak yanı var: Bir tanesi İsviçre hayranlığı. Evet yanlış duymadınız, Gökalp da… hay-ra-nı! Gökalp’ın Kızıl Elma’sı İsviçre’dir. Kızıl Elma bildiğimiz gibi bir yurttur ve Türk orada çalışarak ve hikmetli yaşayarak müreffeh bir hayat sürecektir.

18. yüzyıl Fransız filozofu Voltaire’i (1694-1778), ideolog Ziya Gökalp’i (1876-1924) ve İngiliz ütopyacı H. G. Wells’i (1866-1946) duymayanımız yoktur. Birincisi o kadar başarılı ve meşhur olmuştur ki 18. yüzyıl le siècle de Voltaire olarak kabul edilir. İkincisi, sadrazamlık teklifini aldığında tereddüt gösteren Talat Paşa’yı yakasından tutup silkeleyerek “…bu işi yapacaksın…” diyecek kadar hem İttihad ve Terakki döneminde, hem de kendi ölümü 1924’e kadar Atatürk üzerinde etkili olmuş, siyasette ve popüler sosyal bilimlerde uzun yıllara damgasını vurmuştur. Üçüncüsü de ne kadar ileri görüşlü biriymiş, gerçekleşen projeleri hayret verici.

Üçünün birçok ortak yanı var: Bir tanesi İsviçre.

Voltaire birçok kralı açıktan eleştirdiği ve gittiği her ülkeden kovulduğu için 1755’te İsviçre’yi kendine yuva olarak seçer. Burada bir çiftlik satın alır ve geliştirdiği tekniklerle çok zengin bir hayat yaşar. Çiftlikte yaşamaya başladıktan bir yıl sonra 1759’da opus magnumu “Candide, ou l’Optimisme” (Candide veya İyimserlik/Nikbinlik) romanını İsviçre’de kaleme alır ve kısa sürede kitap Roma Katolik Kilisesi tarafından Index Librorum Prohibitorum’a (yasak kitaplar listesine) alınır. Kilise de ne görse yasaklıyor! Roman’da nikbin Alman filozof Gottfried Leibniz’in (1646-1716) izlerini görürüz. Voltaire Candide’i yazarken bir buçuk milyon insanın ölümüyle sonuçlanacak Yedi Yıl Savaşları (1754-1763) Avrupa’yı kasıp kavuruyordu. Osmanlı’daysa Lale Devri’nin tesirleri sürüyordu. Voltaire’in kahramanı Candide (masum demek) romanda tüm dünyayı dolaşıyor; engizisyonlar, salgın hastalıklar, zulümler, vahşetler, tecavüzler görüyor. Sonunda yolu İstanbul’a düşüyor ve buradaki “sükûnet ve huzur” onu İstanbul’da bir çiftlik almaya sevk ediyor. Candide sonunda böylece huzur bulacağı ütopyasına ulaşıyor (malum ütopya uzak ülke demek, ulaşılması imkansız toprak değil!). Romanda Türklerdeki çalışkanlık ve “selameti’l-insan fi hifzu’l-lisan” düsturuna dönüşmüş sükûnet vurgulanıyor. Romanı ütopyanın gerçekleştirilebilmesi için yapılması gerekenin Türkler gibi susmak ve “cultiver notre jardin (bahçemizi ekmek)” olduğunu söyleyerek bitiyor (eski Türklerden bahsediyor; sokakta, orada burada, sosyal medyada durmadan bas bas bağıran biz yeni Türklerden değil, hemen üzerimize alıp böbürlenmeyelim).

Ziya Gökalp da sükuta hayrandır (alpteki ‘l’ sert okunur!). İngilizlerce Malta’ya sürüldüğünde (1920) gönderdiği mektuplarda kızına şunu hatırlatır: “Türkler sükût ve sükûn içinde yaşamayı severler, az konuşurlar… Zaten Anadolu’yu cennet yapan [da] bu sükûn ve sükût halidir… Benim hepinizden istediğim şudur: Hakiki Türkler gibi… sükûn içinde yaşayınız!” (Limni ve Malta Mektupları, Ankara 1989).

İkisi de sükut altındır diyor! Ama ortak yönleri tek değil: Gökalp da Voltaire gibi İsviçre hayranıdır. Evet yanlış duymadınız, hay-ra-nı! Gökalp’ın Kızıl Elma’sı İsviçre’dir. Kızıl Elma bildiğimiz gibi bir yurttur ve Türk orada çalışarak ve hikmetli yaşayarak müreffeh bir hayat sürecektir. Hatırlayalım; bazıları için Kızıl Elma İstanbul, bazıları içinse Roma’dır. Gökalp, Kızıl Elma isimli eserinde bakın ne diyor? (Türk Yurdu, 3/7, 1329 [1913]: 193-203).


Maksadı gitmektir birliğe doğru

Milli düşünceye, dirliğe doğru…

Türk irfanı, serbest bir toprak ister

Ne Bakü ne Kazan ne de İstanbul

Bu yeni hayatı edemez kabul

İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir yapalım

Bir irfan ırmağı, aksın Turan’a 

Daniş encümeni darülfünunlar

Burada kök salsın her yere bunlar

Lozan’ın yanında bir Türk beldesi

Şenlendi her fennin bir medresesi

Ziraat, ticaret, sanat evleri

Yapılıp oldu bir umran meşheri…

Gökalp’ın eserindeki kahraman Bahadır gençtir; İsviçre’ye gider, evlenir ve bir çiftlik sahibi olur. Huzuru bulur. Gökalp’ın fikirlerinin M. Kemal [Atatürk] üzerinde etkili olduğunu bugün artık çok iyi biliyoruz. 20. yüzyılın başı itibariyle arayış içinde olan Türklerin müşterek duygusunun tercümanı olarak Gökalp’ın eserinde dile getirilen İsviçre ütopyası, acaba M. Kemal [Atatürk] tarafından 1925’te Ankara’da bir darülfünun (Ankara Üniversitesi’nin temeli Hukuk Mektebi) ve aynı yıl Ankara’da bir çiftlik (AOÇ) kurulmasına mı dönüşmüştür? Bilmiyorum. Tarihçiler bizahmet (bir zahmet değil! Bi ön eki -siz anlamına gelir) incelesin. Bu arada aklıma geldi: ‘Atatürk adını köşeli parantez içine almaya utanmıyor musun?’ diyenler çıkabilir, yok yok, kesin çıkar! İzah edeyim, bahsettiğim yıllar, soyadı kanunundan önce olduğu için 1934 sonrası alınacak soyadları köşeli parantez içine konur, bilimsel kaide budur. ‘Başlarım senin bilimsel kaidene de, sana da. Atatürk ismi ne köşeli ne köşesiz hiç bir zaman parantez içine alınamaz!’ diyenler olabilir. Müşteri her zaman haklıdır! Pardon, biz parayı ABD’li bir vakıftan alıyorduk değil mi? O yüzden müşteriyi ürkütmekten çekinmiyoruz.

Nerede kalmıştık? Hah; akla bir soru daha gelebilir: İyi de Turan uçsuz bucaksız bir bozkır iken Gökalp niye Kızıl Elma olarak İsviçre’yi seçti? Yoksa “pis” bir Batıcı mıydı? ‘Temiz Batıcı var mı ki?’ diyenleri duyuyorum. Neyse hicvi bir kenara bırakayım.

Bazıları Gökalp’ın İsviçre’yi I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı için seçtiğini söyler. Ancak bu hatalıdır. Çünkü eserin verildiği yıl 1913’tür. Yani savaş başlamadan bir yıl önce. (Her şeyi böyle açıklayınca da kendimi yaptığı şakayı izah edenler gibi hissedip üzülüyorum. Halbuki ben leb demeden sizin Çorum dediğinizi de biliyorum!..) Gökalp’ın İsviçre’yi seçmesinin sebebi acaba şu olabilir mi? 1910-12’de mefkureci (idealist) Türk aydın ve gençleri Lozan, Cenevre ve Neuchatel’de Osmanlı Kütüphaneleri ismiyle bir cemiyet kurarlar. Sonra bu cemiyete “Osmanlı nâm-ı siyasîsi altında ezilegelen Türklükte bir vicdan-ı millî uyandırmak” amacıyla Türk Yurdu derler. Gökalp’ın seçiminin bir kökü var demek istiyorum. 1950’lerde bile Türkiye’den bir çok aile çocuklarını okumaları, “adam” olmaları için İsviçre’ye gönderirdi.

Her ne ise, Gökalp gibi (unutmadınız, ‘l’ harfini kalın okuyorsunuz değil mi?) İsviçre’yi ütopyasının merkezine oturtan bir diğer yazar da H. G. Wells’dir. Wells’in başta Gökalp olmak üzere dönemin Türk aydınları tarafından yakinen takip edildiğini biliyoruz. Wells’in görüşleri dünya çapında etkileyici idi. Nitekim ABD Başkanı W. Wilson (1856-1924) bile onun fikirlerinden etkilenerek 1920’de İsviçre’deki Milletler Cemiyeti’nin kuruculuğunu üstlendi. Wells’in ileri sürdüğü “cihanşümul bir ittihad-ı hükümet” fikri M. Kemal’i [Atatürk] bile derinden etkiledi. M. Kemal, Wells’i bir kaç kez okudu. Hatta 1930’larda bir kısmı kendisi tarafından hazırlanan ve Cumhuriyet’in temellerinden olan resmî tarih görüşünün tedvin (kanonize) edildiği Türk Tarihinin Ana Hatları kitabına da Wells’in görüşleri yansıdı. Bunlar artık biliniyor.

Saf Din!..

Bu üç aydının ortak bir noktaları daha var: Üçü de lekesiz ve saf bir din kurma hayalini güttüler.

Voltaire’in İstanbul’u ütopyasının merkezi olarak seçmesi elbette tesadüf değildi. Voltaire’i İstanbul’u araştırmaya iten yukarıdaki sebepler yanında İsveç Kralı XII. Karl’ın (Demirbaş) 1709’da Rusya’ya yenilmesinden sonra Türklere sığınması ve 1709-1712 ikamet yılları arasında onlardan gördüğü itibardır (Histoire de Charles XII, 1748). Bu durum Voltaire’i İslamiyet’i incelemeye iter. Başlangıçta Cizvit kolejinde yetişmiş biri olarak İslam Peygamberi’ni “yalancı” ve “ikiyüzlü” olarak tanımlasa da (Le Fanatisme, ou Mahomet le prophète, 1740), Henri de Boulainvilliers’nin (1658–1722) Histoire des Arabes avec la vie de Mahomed… (1730) kitabını okuduktan sonra fikirleri değişmeye başlar. İslam Peygamberi ona göre artık Büyük İskender kadar “büyük” ve “coşkun” biridir (Le diner du comte de Boulainvilliers, Œuvres complètes, c. 26, 1875: 580). Voltaire ardı ardına İslamiyet’i öven ve Hristiyanlıkla Museviliği yeren eserler vermeye başlar. Bunlardan Examen important de milord Bolingbroke… (1767) adlı eserinde İslam’da “tek dogmanın kadir-i mutlak Allah’a inanmak” olduğunu söylerve kelime-i şahadet getirerek İslam’a girmenin basitliğini över (aman şimdi Müslümanlar Capitain Cousteau (1910-1997) gibi onu da Müslüman yapmasınlar!). Neyse, başka Batılı yazarlarda da İslam’a yönelik bu “basitlik hayranlığı” göze çarpar (U. Baker, “Genç Cumhuriyet’te ideoloji ve siyaset”, VS, 2, 2005). Voltaire bir adım daha atarak şunu ileri sürer: “[Kelime-i şahadete] Muhammed onun peygamberidir diye eklenmemiş olsaydı bu din en saf ve en güzel bir din [olacaktı]”. Bunun mümkün olmadığını bildiği için de yeni ve saf bir din kurgular.

Voltaire gibi Wells de lekesiz ve saf yeni bir dinin kurulmasını kitaplarında salık verir. Bu fikirler Gökalp kadar M. Kemal’in de dikkatini çekmiştir. M. Kemal [Atatürk] Nutku’nda aynen şöyle der: “…Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden sarf-ı nazar ederek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş âlemşümul saf ve lekesiz bir dinin teessüsü[nü]… müstelzim olan bir cihanşümul ittihad-ı hükümet tahayyülünün tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.” Nutuk daha çok incelenmeye muhtaç. Gökalp da ciddi manada dinin ıslaha (reforma) tabi tutulmasını öneren dünyevi bir aydındı. Çok istediği, anayasadan İslam ibaresinin çıkarılması ve laiklik ilkesinin konulmasını göremeden bu diyardan göçtü.

Bu arada merak edenleriniz için söyleyeyim, bahçedeki öksüz iki martı yavrusu palazlandı ve yürümeye başladı. Ama maalesef seslerinden durulmuyor. Eee, eski olmasak da Türküz; sükuneti severiz. Ama kendi gürültümüze bakmayız! Türkiye’deki Gayr-i Türkler bu eleştirimden sevinmesin, onlar da dünyada yaşayan vasat insanların gözünde kültürel de olsa hala Türk olarak kabul ediliyorlar.

Önceki İçerikANALİZ – Bolu Belediye Başkanının on kat su faturası hayali
Sonraki İçerikBiden: Siber saldırılar sıcak savaşa dönüşebilir