Laik-sol muhalefet uyduruk senaryolara neden ihtiyaç duyuyor (2)

 

Laik kesimin, iktidarın hukuksuz uygulamalarına direnmenin yolları üzerinde düşünmekten çok, ‘gizlice kotarıldığı için açığa çıkmayan daha büyük iktidar kötülükleri’ üzerine uyduruk senaryolar yazmaya bu kadar meyyal olmasının nedenleri üzerine sizlerle birlikte düşünmeye devam ediyoruz…

9 Ağustos tarihli yazımda bazı okurların bu durumu izah etmeye gayret eden mektuplarından bölümlere yer vermiştim. Hatırlayacağınız gibi bu okurlar, laik kesimin uyduruk senaryolarının, iktidarın ya da ona oy veren toplum kesimlerinin ‘düşük’  konumunu ‘ispatlamada’ ve bu yolla kendi hiyerarşik üstünlüklerinin altını çizmede işlevsel olduğunu, bu nedenle de bu senaryolardan bir türlü vazgeçemediği noktasında birleşiyorlardı.

Bu görüşleri aktardıktan sonra, “Galiba meselenin psikolojik boyutu neredeyse bütünüyle laik-sol muhalefetin bu ‘hiyerarşi’ ve ‘statü’ iddiasıyla bağlantılı” diyerek okurlara katıldığımı söylemiş, işin bu boyutuna dair ilave bir sözümün olmadığını belirtmiştim.

9 Ağustos tarihli yazıdan sonra tartışmaya başka okurlar da katıldı ve onların tartışmaya katkıları da tümüyle ‘psikolojik boyut’ diye toparladığım çerçevede oldu; biri hariç.

9 Ağustos’ta görüşlerine en geniş yer verdiğim okurum, laik kesimin muhalefetini ‘gerçekler’ alanında yürütmede isteksiz oluşunun bir kaynağını da hukuk, adalet, liyakat, yolsuzluk vb. ‘gerçek’ konularda kendisinin de benzer defolara sahip olmasında bulmama itiraz eden yeni bir mektup göndermiş bana.

Bu yazının planı şöyle: Aşağıda önce son yazıdan sonra bana gelen mektuplardan bölümler aktaracağım, ardından da okurumun itirazlarına neden katılmadığımı ele alacağım.

 

“Her benzeri mesaj BİZʼim durduğumuz yeri doğruluyor”

 

Nezih Aytaçlar’ın mektubu, kendisinin de vurguladığı gibi tartışmaya yeni bir katkı sunmuyor, fakat ben yine de laik kesimin uyduruk senaryolar ihtiyacının altındaki psikolojiyi hayli güçlü ifadelerle anlatan mektubunun bazı bölümlerini, konuyu pekiştirmek açısından işlevsel bulduğum için buraya alıyorum:

“İsim vermediğiniz okurunuzun ‘kendi hasletlerinin kalitesinden fazlasıyla emin ve hak ettiği dünyanın ona ebediyen sunulması gerektiği beklentisi içindeki’ insanlar tanımlamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar kendilerinin her şeyi hak edecek hasletleri olduğunu düşünüyorlar, bundan eminler, ama geldiğimiz noktada onlara ‘dur’ denmiş, iktidar bunu hak etmeyen kesime verilmiş. Bu durumda iki çıkış var. İlki ‘acaba benim kendime vehmettiğim hasletlerim o kadar da matah olmayabilir mi?’ sorusuna kapı aralamak. Biliyoruz ki, insanoğlu kendi benliğine yönelik bu sorgulamayı pek yapamaz.

Bu durumda, ikinci çıkış olarak, gerekiyorsa ‘uyduruk senaryolar’ kullanarak kendi mükemmelliği ile karşı tarafın pespayeliği arasındaki ‘tartışma götürmez’ farkı kendisine ve sosyal çevresine vurgulamak anlam kazanıyor. Malum, bu tip uyduruk senaryolar sıklıkla sosyal medyada paylaşılıyor. Paylaşan ve mesajın ulaştığı kesim aynı BİZ içinde yer alıyor (asla karşıtına seslenmek ve ona bariz hakikati göstermek amaçlanmıyor) ve her benzeri mesaj BİZʼim durduğumuz yeri doğruluyor, karşıtımızı aşağılayarak BİZʼi yüceltiyor. İdeoloji, BİZ diyebiliyorsak işlevseldir.”

 

Öbür mektuplardan…

 

İsmini vermek istemeyen bir okur, laikiyle muhafazakârıyla toplumun ‘gerçekler’ üzerinden tartışmayı sevmediğini hatırlatıyor ve uyduruk senaryoların bir kaynağının da burada aranabileceğini söylüyor:

Bildiğiniz gibi komplo teorileri bizim toplumda çok yaygın. Kaynağı belli, ispatlanmış bilgilere itibar edilmez. Hem laikler, hem de muhafazakârlar nezdinde toplumun ortak bilgi kaynağı komplo teorileridir. Örneğin; Konda'nın yaptığı araştırmaya göre halkın % 70'i yabancı güçlerin Türkiye'nin kalkınmasını istemediğini, gelişmesini engellediğini düşünüyor. Ekonomide arzı talep belirler. Galiba siyasette de öyle.

“Laik sol muhalefetin uyduruk senaryolara ihtiyaç duymasının haklı (bir) nedeni var. Hukuksuzlukları gündeme getirmek şu ana kadar muhafazakâr seçmen üzerinde hiçbir etki yapmadı. Geçmişte, 28 Şubat günlerinde muhafazakârların uygulanan hukuksuzlukları dile getirmesi de laik kesim üzerinde hiçbir etki yapmamıştı. Çünkü her iki kesim de, hukukun sadece kendilerine lazım olduğunu düşünüyor.”

Birkaç görüş daha aktararak bu faslı kapatalım:

Ali Toprak: “Yüz yıl boyunca gizli veya açık iktidar olmuş bir hareketin on yıl gibi kısa bir sürede muhalefet yapmayı öğrenebilmesi ne kadar mümkün! Kaldı ki muhalefet yapabilmek için önce kendinin muhalefette olduğunu kabullenmen gerekiyor.”

Yasin Erdem de tıpkı bu okur gibi meselenin ‘tek yanlı’ olmadığına değiniyor. (Yeri gelmişken belirteyim, burada konuyu sadece laik kesimle sınırlı olarak ele alıyoruz. Nedenleri farklılıklar gösterse de ‘uyduruk senaryolar’ illetinin muhafazakâr kesimlerin de sevdiği bir spor olduğu muhakkak.)

Şöyle yazmış Yasin Erdem:

“Bu psikolojinin sadece onlara (laiklere) özgü olduğunu söylemek haksızlık olur. Sonuçlar üzerine tahlil yaptığımız için kaybedene odaklanıyoruz. Kazanan ve taraftarları da  uyduruk senaryolara çokça ihtiyaç duyuyor. Sadece üreten psikolojik faktörler farklı ama aynı yola sıkça başvuruluyor.”

 

Laiklerin siyasi defolarının rolü

 

9 Ağustos tarihli yazımda, laik kesimin uyduruk senaryolara başvurma ihtiyacının bir kaynağının da onun siyasi pratiğinde bulunabileceğini öne sürmüştüm: Laik-sol muhalefetin mesela hukuksuzluklar, yolsuzluklar, liyakatsiz atamalar, adam kayırmalar vb. konularda yürüteceği muhalefet sahici ve dolayısıyla etkili olamazdı, çünkü onların benzerleri aynısıyla kendisinin desteklediği ‘siyaset’in de mütemmim cüzüydüler… Şöyle yazmıştım:

“Yani kendisinin, kendi siyasi geleneğinin, reel olarak desteklediği partilerin defoları ortada dururken (…) gerçek hukuksuzluklar temelinde yürütülecek bir muhalefet ne kadar etkili olabilir? Bu temelde yürütülecek bir muhalefet, ondan beklenecek ‘öfke yaratma’ işlevini ne ölçüde yerine getirebilir? Kanaatimce, ‘öfke yaratma’ kapasitesi yüksek uyduruk senaryolar, işte bu siyasi arka plan ve koşullar nedeniyle de bir ihtiyaç olarak beliriyor.”

 

“Laikler siyaset yapmıyorlar ki…”

 

Geçen yazıda tartışmaya ‘malikâne’ ve ‘bostan’ metaforlarıyla katılan ve meselenin psikolojik boyutuna esaslı bir izah getiren okurum, benim yukarıda özetlediğim tespitime itiraz ediyor ve şöyle diyor:

“Laik kesimin malum davranış nedeninin aynı hukuksuzlukları daha önce kendilerinin de yapmış olması olduğunu belirtmişsiniz. Ancak gözlemlediğim kadarıyla laikler kendilerini sadece Atatürk dönemi ile özdeşleştiriyor ve onu da 'devrimcilik' adına aklıyorlar. Çok partili hayat içinde hiçbir iktidarı kendilerinin olarak görmediler. Yani o yapılmış hukuksuzlukları zaten hiçbir zaman kendi üstlerine almadılar. Dolayısıyla ortaya attığınız nedenin çok da sağlam gözükmediğini önermeme izin verin.

“Bence burada asıl mesele laiklerin siyaseti bizatihi pis bir iş olarak görmeye eğilimli ruh halleri ve ona uygun bir ayrıcalıklı kimlik üretmiş olmaları. Hukuksuzlukları yapan siyasetçiler ve 'zaten hepsi birbirinin aynı' değerlendirmesi çok yaygın. Laikler yanlışların başkası tarafından düzeltilmesini, ellerinin siyaset dünyasında 'kirlenmemesini' istiyor. Açıkçası kendilerini siyaset üstü sayıyorlar.

“Ancak bu tutumun edilgenlik anlamına geldiğinin, kendilerinin hep başkaları tarafından yönetileceklerini ima ettiğinin de farkındalar.

“Şimdi soru şu: Hem siyaset yapmak istemiyor, hem de başkaları tarafından yönetilmekten hoşlanmıyorsanız ne yapabilirsiniz? El cevap: Siyaseti kirli ve gayrımeşru bir uğraş olarak kanıtlamak üzere delil aramaya teşne olursunuz. Siyasetin kirliliği örneklendikçe, siyaset de aşağılanmaya müsait hale geliyor. Hele bu siyaseti öteki kimliğe atfedebilirseniz, o kimliği de kirliliğin dünyasına gönderir, kendinizi aydınlanmış, pir ü pak ve 'siyaset üstü' kılarsınız.

“Böylece siyaset yapmamanız (yapamamanız) bir eksiklik değil, başkalarının 'insanlık düşkünü' özelliklerini sergilediğiniz ve buna inandığınız ölçüde, sizin için bir 'kalite' unsuru haline gelir…”

 

Siyaset, onu aşağılayarak da yapılır

 

Yani okurum diyor ki, laikler ‘siyaset yapmadıkları’ için kendilerini ‘siyasi alanda kirlenmiş’ hissetmezler, dolayısıyla da ‘gayrı’ diye niteledikleriyle aynı kiri taşıdıklarını bilmekten kaynaklanan bir hissiyatla gerçek hukuksuzluklar, liyakatsızlıklar, yolsuzluklar, vb. üzerinden muhalefet yürütemedikleri görüşü doğru değildir.

Ben, okurumun yanlış bir varsayımdan yola çıktığı için vardığı sonucun da yanlış olduğu kanaatindeyim.

Doğru, Laikler Atatürk dönemi ‘siyaset’ini ‘ideal siyaset’ olarak kavramsallaştırmışlardır ama, bu, onların sonraki bütün dönemler boyunca ‘siyaset yapmadıkları’ anlamına gelmez ki.

Bu, bizzat okurumun kendi yazdıklarında da var. Mesela, ‘bostan’a hiç inmeden ‘Malikâne’de yaşayan ebeveynlerinin tersine ‘bostan’dakilerle temas eden yeni nesillerin yaptığı şey nedir? Okurum buna ‘siyaset’ dememiş miydi:

“Ebeveynleri gibi kendilerini merkeze alan ve öteki ile arasında aşılmaz bir hiyerarşi kuran bir tavır onları 'kesmiyor'. Onlar bostanda olup biten üzerinde kültürel ve kendilerince enetelektüel hakimiyetlerinin tadını çıkarmak istiyorlar. (Buna literatürde siyaset yapma güdüsü de denebiliyor).”

Keza, laiklerin, siyasetçilerin tamamı için “Hepsi birbirinin aynı” (okurumun kendi cümlesi) demeleri neyi gösteriyor? Burada elbette siyasete toptan bir düşmanlık boyutu var, fakat aynı zamanda ‘kendi’ siyasetlerinin de ‘kirli’ olduğunun bir kabulü yok mu?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “yüzde 10 bile oy alamadığı” sandıkların kurulduğu Etiler’de oturduğunu yazan Metin Özgüder’in CHP’li arkadaşlarıyla sohbetlerini anlattığı şu satırlar laiklerin ‘siyaset yapmadıklarını’ mı gösteriyor, yoksa bir yandan siyaseti ‘kirli’ bir şey olarak görürken öbür yandan siyasetin içinde kendilerinin de kirlendiğini kabul ettiklerini ve bu nedenle ‘gerçekler’ temelinde serâzâd muhalefet yapamadıklarını mı:

“Sadece AKP iktidarı ve aktörleri için değil, kendilerinin de koşarak, şevkle oy verdiği diğer partiler ve aktörleri için de aynı şeyleri düşünüyorlar. Hatta, eğer yönetim oy verdikleri partinin eline geçerse her şeyin daha berbat olacağını, ağızlarına yüzlerine bulaştıracaklarını, çünkü daha tembel, hazırlıksız v.s olduklarını ifade ediyorlar!“                                                                               

Okurum bence laiklerdeki ‘siyasete düşmanlık’ boyutunu vurgularken haklı. Fakat bunu yaparken onların geleneksel olarak ‘laik ve ilerici’ bir partiyi desteklediklerini tamamen önemsizleştirmesi yanlış.

Böyle bir tablodan ‘laikler siyaset yapmıyorlar ki’ varsayımı türetmek, oradan da ‘kendi’ siyasetlerinin ve siyasetçilerinin defolarının onları hiç ilgilendirmediğini, dolayısıyla gerçek hukuksuzluklar konusunda muhalefet etmelerini zorlaştıran bir rol oynayamayacağı sonucuna sıçramak bana ikna edici gelmiyor.

Meselenin psikolojik boyutunu kapatmıştık… Okurumla anlaşamadığım bu boyut üzerine konuşmaya devam etmek isteyenler olursa, bir süre geçtikten sonra tartışmaya tekrar dönebiliriz.