Paris’in en zengin elitlerinin yaşadığı 30 bin kişilik Saint-Cloud mahallesindeki 430 metrekarelik, 3 katlı, 11 odalı malikaneyle beraber düne kadar Fransız aşırı sağının, son birkaç senedir ise genel olarak Fransız sağının tapusunu nesilden nesile aktaran Le Pen ailesinin favori tatil mekanlarından biri de çoğu Avrupalı gibi Türkiye. Fakat 2000 yılında 26 metrelik lüks tekneyle Göcek-Marmaris koylarında mavi tur yapan Jean Le Pen (baba Le Pen) ve eşinin, Türkiye’ye olan ilgisi sadece turistik değildi.

1972 yılında kurduğu aşırı sağcı Ulusal Cephe partisinin lideri Jean-Marie Le Pen, 1997 yılının Ağustos ayında ilginç bir kararla yabancı turistlerin Göcek kadar ilgi göstermediği başka bir tatil beldesi Altınoluk’u ziyaret etmiş, o dönem belki de Türkiye’deki en “sakıncalı” kişilerden birinin, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın neredeyse altı saat boyunca misafiri olmuştu. Biri Doğu’ya biri Batı’ya mesafeli bu iki benzemez lider, Avrupa-Türkiye ilişkilerini, yükselen Avrasya’nın geleceğini konuşmuş; Le Pen, Erbakan’a uzun uzun Türkiye’nin neden Avrupa Birliği üyesi olmaması gerektiğini anlatmıştı. Görüşme iki lider için de pek iç açıcı bir zamana denk gelmemişti. Erbakan sadece iki ay önce 28 Şubatçıların antidemokratik müdahalesi sonucu başbakanlıktan istifa ettirilmiş; Demirel hükümeti kurma görevini koalisyon ortağı DYP’ye değil, Mesut Yılmaz’a vermiş ve REFAHYOL hükümeti düşürülmüştü. Le Pen ise iki sene önceki başkanlık seçimlerinde her seferinde olduğu gibi ikinci tura kalamamış, %15 ile dördüncü olmuş, bir türlü merkez seçmenin dikkatini çekememişti.

Le Pen’in böyle bir atmosferde Erbakan’ı ziyaret etmesi; “İslamofobik ırkçı lider, Erbakancı” manşetlerine sebep olmuş, Le Pen soyadı tuhaf bir şekilde Türkiye’nin kronik siyasi krizlerinden birine dahil olmuştu. CHP’nin önseçimle Cumhurbaşkanı olarak ilan ettiği Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk iddialarıyla tutuklandığı bugünlerde, aleyhine karar verilen bir yolsuzluk davası neticesinde beş yıl siyasi yasak cezası alan ve bu nedenle 2027 seçimlerine girmesi engellenen Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen’in yine tuhaf bir tesadüfle Türkiye’nin oldukça gergin bir siyasi krizine dahil olması gibi.
İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla olan benzerlik açısından Berkeley doktoralı, Stanford hukuk mezunu gurme Vedat Milor ile Yunanistan’ın sosyalist eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’i bile karşı karşıya getiren Marine Le Pen kararının ipuçları ise ne tesadüf ki baba Le Pen’in 24 sene önceki bir Marmaris ziyaretini anlatan “Le Pen, Marmaris’i sevdi” başlıklı bir Milliyet haberinin satır aralarında saklı: “Avrupa Parlementosu’ndan bir parti yetkilisinin de geziye eşlik ettiği öğrenildi.”
Avrupa karşıtlığının neferi olan Le Pen ailesi, Avrupa Parlementosu seçimlerinde her zaman ulusal seçimlerden daha fazla oy almış, özellikle AB karşıtı seçmenin “emanet” oylarıyla Fransız Parlementosu’na nazaran Avrupa Parlementosu’nda daha fazla bir temsil oranı yakalamıştı. Nitekim oy oranı düşük, Le Pen ailesinin zengin olmasına rağmen elit ve bağış desteği, medya görünürlüğü az olan bir zamanların bu marjinal aile partisi; partinin ve yöneticilerin rutinini sürdürmek için çareyi ilk derece mahkemesinin bugün kabul ettiği üzere uzun bir süre Avrupa Parlamentosu’nun sağladığı imkanlarda bulmuştu.
Büyük ihtimalle, Le Pen’in Marmaris’teki lüks tekne turuna Avrupa Parlementosu’ndan getirdiği yetkilisi, Ulusal Cepheli bir AP vekilinin danışmanı olarak işe sokulan, fakat bir gün bile Brüksel’e gitmeyip veya Avrupa Parlementosu’nda çalışmayıp Le Pen’in korumalığını veya danışmanlığını yapan bir partiliydi.
Nitekim ilk derece mahkemesinin kanaatince Le Pen ailesi, 12 sene boyunca sistematik bir şekilde Avrupa Birliği’nin kamu fonlarının partinin kurumsal harcamaları için kullanılması, usule aykırı bir şekilde zimmete geçirilmesi üzerine kurulan bu düzeneği devam ettirmiş; Marine Le Pen, babasından sadece partiyi ve her seçimdeki istikrarlı Cumhurbaşkanı adaylığını değil, bu “saadet zincirini” de devralmıştı. Parti liderlerinin korumaları ve sekreterleri Brüksel’e gitmeden AP danışmanı olarak işe alınmış, maaşlar halihazırda düşük olan parti gelirleriyle değil karşıtlığı üzerinde sörf yapılan Avrupa Birliği fonlarıyla ödenmişti.
Marine Le Pen, yıllar süren bir çaba sonucunda babasının siyasi yükünü sırtından atarak oylarını yükseltmeyi ve ana akımlaşmayı başarmış; fakat yine babasından devraldığı bu sistematik usulsüzlük nedeniyle Fransa Cumhurbaşkanı’nın resmi makamı Élysée Sarayı’na belki de en yakın olduğu anda siyasi kariyeri henüz kesinleşmeyen bir mahkeme kararıyla sona ermişti.
Brüksel’de saadet zinciri

Üst düzey siyasetçilerin, yolsuzluk veya kamu parasını zimmete geçirme gibi suçlardan hüküm giymesi Fransa için pek şaşırtıcı bir durum değil. Halihazırda yolsuzluk ve bir yargıca rüşvet verme suçlarından dolayı elektronik kelepçeyle kısmi bir ev hapsinde bulunan eski Cumhurbaşkanı Sarkozy şu anda Libya’nın eski lideri Kaddafi’de yasadışı kampanya bağışı aldığı iddiasıyla 7 sene hapis cezasıyla yargılanıyor; 2017’de başkan adayı olan merkez sağcı lider Fracois Fillon ise uzun süren yargılama süreci neticesinde eşini vekil danışmanı olarak gösterip maaş aldırdığı için üç sene hüküm giydi. Yine Macron’un atadığı mevcut liberal başbakan Francois Bayrou da Marine Le Pen ile benzer suçlamalarla yargılanmış, mahkeme tarafından aklanmış, fakat Bayrou’nun partisi MoDem’den sekiz siyasetçi sahte danışmanlar tuttukları gerekçesiyle hapis cezası ve siyasi yasak almış, parti 350 bin Euro tazminat ödemek zorunda kalmıştı.
Siyasetin farklı yelpazelerinden birçok ismin bu tür yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalması nedeniyle Marine Le Pen başta olmak üzere birçok kişi, yolsuzluktan hüküm giyen siyasetçilere otomatik seçim yasağı verilmesini savunmuş, bu nedenle hüküm giyen isimlerin seçilme hakkının kısıtlanması gerektiğini ileri sürmüştü. Bu doğrultuda, Fransa Parlementosu 2016 yılında yolsuzlukla mücadele çabalarıyla gündeme gelen eski Maliye Bakanı’nın adını taşıyan Sapin II yasalarını kabul etti ve yolsuzluk, kamu parasını zimmete geçirme gibi suçlardan hüküm giyen kişilere seçilme hakkının kısıtlanması yaptırımı uygulanmasını zorunlu kıldı. Fransız Ceza Kanunu m.131-26-2 doğrultusunda yapılan bu değişikliğin tek yasal istisnası, yine aynı maddenin son hükmü. Söz konusu yolsuzluk davasına bakan hakim özel bir gerekçeli kararla, ihlalin boyutu ve suçun failinin özel koşullarını değerlendirerek böyle bir seçilme hakkı kısıtlaması yaptırımı öngörmeyebiliyor, bu zorunluğa istisna oluşturabiliyor.
Bu doğrultuda 2016’dan beri yolsuzluktan hüküm giyen siyasetçiler, otomatik bir şekilde siyasi yasakla da karşı karşıya kalıyor. İşte Marine Le Pen’in bugün zirveye uzanan siyasi yolculuğuna sekteye uğratan ve geçmişte yolsuzluk yapan siyasi elitlere karşı ateşle savunduğu yasal düzenleme bu.
Bu nedenle Marine Le Pen’in yargı süreci bugüne kadar pek tepki çekmemişti. Zira 2016’dan beri Fransız savcıları, 2014’ten beriyse Avrupa Birliği kurumlarınca hakkında soruşturma yürütülen Le Pen; bu sürecin hiçbir aşamasında gözaltına alınmadı, tutuklanmadı, bu süreçte iki kez başkan adayı olup seçimlere girdi, 2022’de rekor bir oyla başkanlık seçimlerinin ikinci turunda aşırı sağı %41’e taşıdı.
Brüksel’e bir gün bile gelmeyen vekil danışmanlarının mailleri, parti içinden itirafçıların beyanları ve birçok yazışma, telefon görüşmesinin delil olarak kullanıldığı yargı sürecinin dokuz hafta süren karar duruşması aşaması neticesinde, ilk derece mahkemesi Le Pen’in partisinin 2004-2016 yılları arasında sistematik bir şekilde sahte danışmanlar aracılığıyla parti harcamalarını AB fonlarından usulsüz bir şekilde karşıladığını tespit etti. Mahkemeye göre halihazırda zengin bir aileden gelen Marine Le Pen kişisel olarak zimmetine bir para geçirmemekle beraber finansal açıdan zor durumda olan partisinin harcamalarını bu usulsüz yolla karşılamış, parti lideri olarak bu sistemin devam etmesi için özel çaba harcamıştı. Mahkemeye göre bu sistematik vurgunun boyutu 4.1 milyon Euro’ydu. Nitekim Ulusal Cephe partisine 2 milyon Euro’luk tazminat cezası da bu nedenle verildi.
İlk derece mahkemesinin kararı kapsamında Marine Le Pen dahil dokuz AP vekili, 12 sahte vekil danışmanı ve bu sistemin yürütülmesini sağlayan üç parti yetkilisine hapis ve para cezaları verildi. En tartışmalı karar ise 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favori adayı olan ve anketlere göre %40’lardaki destek oranıyla açık ara önde olan Marine Le Pen’e verilen cezaydı: 4 sene hapis cezası (2 senesi ertelendi, kalan 2 senesi ise elektronik kelepçeyle ev hapsi) 100 bin Euro tazminat ve 2016 reformları doğrultusunda 5 sene kamu görevinden mahrumiyet cezası. Le Pen, suçlamaları reddetti ve hızlı bir şekilde kararı temyize götüreceğini belirtti, suçlu bulunduğunu duyar duymaz yanında oturan arkadaşının kulağına fısıldadı: “incroyable” (inanılmaz). Çantasını koluna takarak hışımla salondan çıktı ve partisinin genç karizmatik genel başkanı Jordan Bardella’nın yanına koştu.

Marine Le Pen ve partisinin genel başkanı Jordan Bardella, mahkeme kararını “Le Pen’in Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için atılan bir nükleer bombaya” benzetti. Partinin “yasaklı” Cumhurbaşkanı adayı ve Le Pen’in engellenmesi durumunda doğal yedek aday olan genel başkan Bardella, mahkemenin siyasi bir karar aldığını, “yargı diktatörlüğü” altında yaşadıklarını belirtti, ardından halkı yarın (5 Nisan 2025) Pazar günü Paris’te barışçıl bir miting düzenlemeye davet etti, Le Pen için imza kampanyası başlattı. ABD başkanı Trump ve son günlerdeki her türlü düğünün “cringe” kamberi Elon Musk kararı kınadı, İtalya Başbakanı Meloni sert bir eleştiri yayınladı, Macar lider Orban Charlie Hebdo saldırıları sonrası popüler olan dayanışma mesajını uyarlayarak “Je suis Marine” (Ben de Marine’im) dedi. Kararı kınayanlar sadece sağcılar değildi; Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı sosyalist Yanis Varoufakis ve 2024 yasama seçimlerinden zaferle çıkan sol ittifakın önemli isimlerinden sosyalist Jean-Luc Mélenchon da bir Cumhurbaşkanı adayının seçimlere girmesinin engellenmesine tepki gösterdi; Fransız Parlementosu’ndaki sağ ve liberal siyasetçiler de seçilme hakkının kısıtlanmasını eleştirdi, Le Pen’in önünü açabilecek yasal bir değişikliği tartışabileceklerini vurguladı.
Le Pen’in yanından uzağından geçmeyecek kişilerin bu karara tepki göstermesi aslında pek şaşırtıcı değil. Zira her ne kadar mahkeme, somut deliller ve uzun süren bir yargılama sürecinin ardından mevcut hukuku uygulayarak geniş kesimleri ikna eden bir hükme kanaat getirmiş gibi dursa da Le Pen hakkında verdiği seçilme hakkının kısıtlanmasını bünyesinde barındıran kamu görevinden mahrumiyet yaptırımı oldukça siyasi.
Mahkumiyet hukuki, seçim yasağı siyasi

İşin rengini değiştiren olay Marine Le Pen’in uzun bir süredir yürürlükte olan Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu m.471 uyarınca “geçici infaz” hükümleri doğrultusunda cezalandırılması oldu. Normalde ilk derece mahkemesinin verdiği yaptırımlar, temyiz sürecine gidilerek veya gidilmeyerek kararın kesinleşmesinin ardından uygulanırken geçici infaz sayesinde ilk derece mahkemesi hakimleri karar kesinleşmeden bazı yaptırımların uygulanmasını özel durumların varlığı karşısında sağlayabiliyor. Nitekim mahkeme başkanı Bénédicte de Perthuis, Marine Le Pen’in 2027 seçimlerinde cumhurbaşkanı adayı olmasını tam da bu noktada “özel bir durum” olarak değerlendirdi ve ilk derece mahkemesinin kararı henüz kesinleşmeden Le Pen hakkındaki siyasi yasağın hemen yürürlüğe girmesine, geçici infaz hükümlerinin uygulanmasına hükmetti. Böylece belki de temyiz sürecinde aklanma veya yaptırımların ağırlığının hafifletilmesini talep edecek olan Le Pen, hakkındaki hüküm kesinleşmeden 5 sene boyunca seçimlere girememe yaptırımına maruz kaldı. Üstüne üstlük daha geçen hafta, Fransız Anayasa Konseyi başka bir yerel siyasetçiye verilen seçilme yasağının geçici infaz hükümleri kapsamında uygulanmasında bir anayasaya aykırılık görmemiş ve hakimin takdirini ölçülü kullanmasının yeterli olduğunu belirtmişti. Bu nedenle de geçici infaz ile seçilme hakkının kesinleşmeyen karar ile birlikte kısıtlanmasına da şimdilik Anayasa Konseyi yeşil ışık yakmış durumda.
Bu açıdan her ne kadar iki ülkenin içinde bulunduğu koşullar ve hukuki standartları pek konu bağlamında benzer olmasa da Le Pen’in yaşadığı süreci Türkiye’den bakanlar için somutlaştırmak adına şunu söylemek şart: Fransa’nın aksine Türkiye’de kesinleşmemiş mahkeme kararı nedeniyle seçilme hakkının mahrumiyeti söz konusu değil. Nitekim o dönemde tutuklu olan Selahattin Demirtaş’ın 2018 seçimlerinde Edirne Cezaevi’nden Cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmüştü. Yine şu anda Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığının önündeki güncel engel tutuklu olması değil, aksine yüksek öğrenim şartını sağlayan üniversite diplomasının iptal edilmesi ve ek olarak “ahmak” davasından dolayı verilen cezanın kesinleşme ihtimalinin olması. Diğer bir yandan, Fransa’da neredeyse bütün siyasetçilerin tutuksuz yargılanması ve hapis cezası alması durumunda bunun önemli bir kısmının ertelenip kalanın kişisel özgürlüklerin minimum kısıtlandığı bir ev hapsine çevrilmesi kural olarak kabul ediliyor. Örneğin Sarkozy, şimdilik sadece akşam 8 ile sabah 8 arasında evinde olmak zorunda, bunun dışında elektronik kelepçeyle dışarı çıkabiliyor. Hakkında iddianame bile yazılmamış siyasetçilerin tutuklu bir şekilde yargılanmasını bırakın, hapis cezası alan önemli bir siyasetçinin hapse girmesi de yaygın bir uygulama değil.
Fransa’da yargı bağımsızlığına yönelik bir baskının olduğuna dair sistematik bir eleştiri veya uluslararası kurumlar nezdinde bir itiraz yok; fakat yargıç Bénédicte de Perthuis’in geçici infaz kararı yine de siyasi. Bunu anlamak için neredeyse üç saat süren karar duruşmasındaki sözlerine bakmak yeterli: “Marine Le Pen bir sonraki seçimlerde yeniden aday olacağını açıkladı. Dolayısıyla bu soru, kararını ‘Fransız halkı adına’ veren bu ceza mahkemesinde benzersiz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Mahkeme toplumsal uzlaşı arayışını göz ardı etmemelidir…. Mahkeme, yeniden suç işleme riskine ek olarak, hak mahrumiyeti cezasına çarptırılan bir kişinin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olması halinde oluşturacağı kamu düzenini bozma riskini de göz önünde bulundurur. Geçici infazın hak mahrumiyeti cezalarına eklenmesi gerekli görünmektedir. Bu, seçilmiş yetkililerin ayrıcalıklı muameleden yararlanmamasını sağlamak içindir.”
Mahkeme başkanı, Le Pen’in 2027 seçimlerinde aday olacağını açıklamasını özel bir durum olarak değerlendirdi ve iki temel gerekçeyle bunun üzerinden geçici infaz kararı verdi. Öncelikle, Le Pen’in suçlamaları reddetmesi ve pişmanlık duymaması üzerinden bu suçları tekrar edebileceğine yönelik bir endişe, ikincisi ise Le Pen’in kamu görevinden mahrumiyet yaptırımı almasına rağmen bu yaptırım kesinleşmediği için Cumhurbaşkanı adayı olması ve bu adaylık üzerinden kamu düzeninin bozulması riskinin doğması. Yargıcın yaptığı bu değerlendirme, Le Pen’in yolsuzluk hükümlerince suçlu bulunması kararının aksine hukuki boyutu baskın bir karar değil. Tam aksine, Le Pen’in siyasi saiklerini, seçilme ihtimalini, anketlerde önde gitmesini hesaba katan; bunun üzerine Fransız kamu düzeninin bu siyasi kampanyayla veya seçilme ihtimaliyle nasıl bozulabileceğini mahkeme kürsüsünden tayin etmeye çalışan siyasi bir değerlendirme. İşte tam da bu nedenle Le Pen dahil birçok kişi bu karara öfkeli. Le Pen, belki de geçici infaz hükümlerine maruz kalmasaydı bu denli bir desteği arkasında bulmayacaktı. Gelinen noktada bu yasağın verdiği “mağduriyet” sayesinde arkasına büyük bir rüzgar aldı bile.
B planı: Le Pen’in yakışıklı prensi, Fransız sağının toksik aşkı

Le Pen’in planı basit: Kampanyasını fiilen şimdiden başlatarak halk desteğini diri tutmak ve temyize başvurmak. 2026 yazına doğru çıkması beklenen karar doğrultusunda yaptırım kesinleşirse adaylığı veliahtı Jordan Bardella’ya bırakmak.

Le Pen, 2022’de parti liderliğini 28 yaşındaki Jordan Bardella’ya bırakmıştı. Nitekim Bardella, partinin oylarını hem Avrupa hem genel seçimlerde ciddi oranda arttırmış, çok yüksek oy oranlarına ulaşmıştı. Bu durum pek şaşırtıcı değil. Zira Bardella, Le Pen’den daha karizmatik ve popüler, yakışıklığıyla gençlerin, pragmatizmiyle sermayenin ve merkez sağın desteğini alıyor, başarılı bir TikTok fenomeni ve Le Pen’in aksine Putincilikle suçlanmayan, daha kabul edilebilir bir isim. En büyük avantajı ise uzun yıllar antisemitizm ve faşizmle anılan Le Pen ailesinin soyadını taşımayan ilk genel başkan olması.

Marine Le Pen her ne kadar babasını partiden uzaklaştıracak ve parti ismini değiştirecek veya durmadan tatlı kedilerle poz verecek kadar imaj değişikliğine gitse de son yıllardaki en büyük vitrin değişikliği Bardella’nın liderliği oldu.
Bardella da anketlere göre Le Pen ile aynı oy oranında seyrediyor. Bu nedenle Le Pen hakkında verilen bu ceza, Fransız popülist sağının zafer yolculuğunu pek sekteye uğratmayacak gibi duruyor. Le Pen’in seçilme yasağı temyiz sürecinde kaldırılmazsa bile partinin elinde yedekte duran güçlü bir adayı var. Fakat bu temiz plan bir başka hırslı Le Pen eliyle bozulabilir. Daha öncesinde partiden ayrılıp başka bir aşırı sağcı olan Zemmour ile iş birliği yapan yeğen Marion Maréchal-Le Pen, aşırı sağın önderliğinin aileden çıkmasını kabullenemeyerek partinin adayı olmaya çalışabilir veya oyları bölmek pahasına Bardella’ya rakip olabilir. Marion’un şimdiden Le Pen’e verilen siyasi yasağı üst perdeden tepki verme çabası bu açıdan dikkate değer. Marine Le Pen’in siyasi cenazesi kaldırılırken tabutunu en önde omuzlayanlar da elbette şahsi siyasi ikballerinin peşinde.

Bütün bu tartışmaların ışığında, bugünlerde sadece aşırı sağcı birisinin başına gelen bir haksızlık söz konusu olunca demokrasi ve insan haklarının hatırlandığı ABD’de en çok atıf yapılan içerik başkan yardımcısı JD Vance’nin geçtiğimiz Şubat ayında Münich Güvenlik Konferansı’nda yaptığı “Avrupa’da demokrasi ve ifade özgürlüğü tehlikede” temalı konuşma oldu. Vance, özellikle Romanya’da Rusya kaynaklı sosyal medya dezenformasyonu iddiasıyla iptal edilen başkanlık seçimlerini hatırlatarak Avrupa’yı uyarmış ve kendi seçmenlerinden korkmaması gerektiğini belirtmişti.

“Davos’ta birkaç dağ ötede duyabileceğinizin aksine, tüm uluslarımızın vatandaşları genellikle kendilerini eğitimli hayvanlar ya da küresel ekonominin değiştirilebilir dişlileri olarak görmüyorlar.
Liderleri tarafından oradan oraya savrulmak ya da acımasızca görmezden gelinmek istememeleri de hiç şaşırtıcı değil. Demokrasinin işi de bu büyük soruları sandıkta karara bağlamaktır.
İnsanları yok saymanın, endişelerini görmezden gelmenin ya da daha da kötüsü medyayı susturmanın, seçimleri durdurmanın ya da insanları siyasi sürecin dışında bırakmanın hiçbir şeyi korumadığına inanıyorum.
Aslında bu, demokrasiyi yok etmek demek.”
Elbette söz konusu İsrail eleştirileri olunca ABD’nin en başarılı üniversitelerinde okuyan yabancı öğrencileri sokak ortasında kaçırıp yazdıkları basit birkaç tweet veya makale nedeniyle sınır dışı etmek isteyen ve ifade özgürlüğünü ayaklar altına alan, “üniversiteler düşmanımız” diyen JD Vance bu sözlerinde pek samimi değil. Vance de eleştirdikleri gibi sadece kendi rejiminin kırmızı çizgilerini aşmayanların ifade özgürlüğünü savunuyor.
Fakat JD Vance’nin iki yüzlü demokrasi savunuculuğuna demokrasi ve insan haklarının bayraktarlığını yapan Avrupa bugünlerde altın tepsiyle malzeme sunma konusunda pek hevesli. Le Pen’in siyasi yasağı da Romanya’daki seçimlerin iptali de bunun en büyük örneği.
Masada savaş, askıda demokrasi
Belki de uzun zamandır ilk kez “kartlar yeniden karılıyor” sözünün bir karşılığı var. ABD ile Rusya’nın yakınlaşması, Gazze tehcirinin açıkça dile getirilmesi, NATO’nun giderek anlamsızlaşması, ABD’nin İran’a olası bir müdahalesi, yeni bir devlet kurma telaşındaki Suriye’de Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya gelme olasılığı, küresel ticaret ve gümrük vergisi savaşları. Aynı anda hem barış planları hem de yeni savaş senaryoları yüksek perdeden konuşuluyor.
Trump’ın ABD başkanı seçilmesi sadece Amerikan müesses nizamını değil, bildiğimiz dünyayı da başımıza yıktı. Demokrasi ve insan hakları, İsrail’in Gazze soykırımına sessiz kalan Batı tarafından bir süreliğine askıya alınmıştı; fakat Trump’ın gelmesiyle bu durum büyük bir ivme kazandı. Almanya’nın da Trump’ın izinden Filistin eylemlerine katılan yabancıları sınır dışı etmeye başlaması bunun en basit ve güncel örneklerinden biri. Fakat bunun da ötesinde, Avrupa bloğu da ABD’nin Rusya ile yakınlaşması karşısında kendi müesses nizamını ve kolektif güvenliğini korumak adına her zamankinden daha fazla tetikte. Bu nedenle birkaç sayfalık soyut istihbarat raporuna dayanarak Romanya Anayasa Mahkemesi’nin önce tartışmalı bir şekilde re’sen harekete geçip Rusya yanlısı olarak görülen popülist adayın birinci çıktığı ilk tur başkanlık seçimlerini iptal etmesi, ardından ise yenilenen seçimlerde bu popülist adayın aday olmasını engellenmesi Avrupalı elitler tarafından büyük bir öfkeyle karşılanmadı. Avrupa’nın hukuk pusulası olan Venedik Komisyonu’nun iptal kararına yönelik eleştirisi pek yankı bulmadı.
Nitekim Rusya ile bağlantılı görülen Le Pen’in seçim yasağı ile karşı karşıya kalması da birçok kişi tarafından bu çabanın bir parçası olarak görülmeye eş değer. Avrupa; Trump-Putin flörtünden kendini korumak adına sessiz ve gayriresmi bir “mıntıka” temizliği yürütüyor. Rusya’ya sempatiyle bakma ihtimalini haiz bir başka Avrupa liderinin yükünü kaldırmak istemiyor. Bu durumda Jordan Bardella’nın İtalyan lider Meloni gibi aşırı sağ ve Avrupa skeptiği bir noktadan gelmesine rağmen NATO ve AB kurumlarıyla uyumlu bir sağcı isme evrilmesi de pek olasılık dışı değil.
Tüm bu mevzi koruma telaşı arasında ise kaybeden belki de büyük amaçlar uğruna heba edilen değer ise demokrasi. Belki Le Pen’in aldığı mahkumiyet kararı hukuki olabilir, ama seçimleri girmesinin engellenmesine sebep olan o “usuli tartışma” pek göz ardı edilebilecek önemsiz bir detay değil. Batı’nın gerek İsrail’e arka çıkmak gerek müesses nizamını korumak uğruna dünyanın gözü önünde demokratik kurumları sarsması uzun bir süredir iki yüzlü bir şekilde olsa da tekelinde gördüğü demokrasi ve insan hakları gibi değerlere zarar veriyor.
AB ülkelerinden gelen seçim iptali, siyasi yasak kararları; bu değerlere bir tekme de Doğu’dan vurmak isteyenleri heveslendiriyor, Batı’ya mesafeli geniş kitleleri ikna etme potansiyelini haiz bir söylem fırsatı sunuyor, yaratıcı ve geniş bir hareket alanı yaratıyor.
Marine Le Pen’in derdinin dünyayı ve bizi germesinin de en büyük sebebi işte bu küresel krizin röntgenini çekmesi.
Gazete manşetleri dünyayı artık pek de şok etmeyen antidemokratik uygulamalarla değil, reel politik güç savaşları, Trump-Putin gibi liderlerin bilek güreşleri, “one man show” demeçleriyle dolu. Bütün bu karamsar küresel kaosun verdiği imkanlardan istifade edip de ele ayağa düşen bu değerlere bir tekme vurma fırsatını keyifle değerlendirenler kısa vadede kazançlı çıkabilir. Fakat uzun vadede çok büyük bir fırsat elden kaçıyor. Hem de göz göre göre.
Batı tekelinde gördüğü insan hakları ve demokrasiyi rafa kaldırırken bu değerlerin bayraktarlığını yapmak ve sert gücüne daha fazla meşruiyet ve ikna edicilik katan yumuşak gücünü arttırmak isteyenlerin talip olabileceği önemli bir güç boşluğu doğuyor. Bu güç boşluğunu da bütün bu kısa vadeli siyasi çekişmelere inat, Batı’ya inat, fırsatçı değer yağmacılarına inat ele ayağa düşen bu değerlere sahip çıkanlar dolduracak gibi duruyor.
Bu boşluğu Le Pen’ler, Trump’lar, Putin’ler, Netanyahu’ların doldurmayacağı; siyasi yasakların, siyasi davaların, seçim yasaklarının, dolu hapishanelerin bu boşluğa derman olmayacağı kesin.
Peki kim bu boşluğu dolduracak?
Bu sorunun cevabı şimdilik yok.
Bu yüzden dünyanın halet-i ruhiyesine bakıp derinden bir “ah” çekmek gayet doğal.
Kendine demokrat diyenlerin bile demokrasiyi askıya alma telaşında olduğu bir iklimde, umudu ancak iyi niyetli olanlar yeşertebilir, bu krizi ancak uzun vadeli pragmatik bir stratejiyi düşünecek kadar makul ve sakin, uygulayacak kadar cesur olanlar fırsata çevirebilir.
Bundan berisi hamaset, bundan ötesi boş.
İlgilisine öneriler:
- Le Pen’in veliahtı, 2027 seçimlerinin muhtemel favorisi Jordan Bardella hakkındaki yazım: https://serbestiyet.com/featured/fransanin-toksik-aski-asiri-sagci-marine-le-penin-yakisikli-maskotu-jordan-bardella-170667/
- Birleşip de birleşemeyen Fransız solu hakkındaki yazım: https://serbestiyet.com/featured/bulgar-komunistin-vasiyeti-asiri-sagin-topuk-sesleri-fransiz-solu-nasil-birlesti-171516/
- 2024’teki Fransız erken seçimleri hakkındaki yazım: https://serbestiyet.com/featured/asiri-sagi-hali-altina-supurmek-batiyi-kurtaracak-mi-174177/