Lincin etnik fay hattında oluşturduğu kırıklar

Abdullah Kıran

 

Oldukça zor günlerden geçiyoruz.  Memleket 90’lardan bu yana hiçbir zaman böylesine gerilmedi. Hakkâri’nin Dağlıca bölgesinde 16 askerin şehit düşmesi,  batıda pek çok yerde Kürtlere yönelik linç saldırılarının başlamasına sebep oldu. Sadece bugün [9 Eylül’de] basından topladığım birkaç haber, tehlikenin nasıl bir boyuta ulaştığını ve eğer birkaç gün içinde bu tansiyonu düşürücü kimi önlemler alınmazsa,  Allah korusun bir iç savaşa doğru gidebileceğimizi göstermektedir. Çünkü üzerinde yaşadığımız etnik fay hattı,  demografik heterojenlik açısından Suriye ve Irak’ın devamı niteliğindedir. Oralarda görülen gayri insani manzaraların, endazeyi kaçırdığımızda buralarda da meydana gelebileceğini asla unutmamak gerekir.  

 

Gelin, hep birlikte daha bugün basından derlediğim birkaç içkarartıcı habere göz atalım. Başkent Ankara’da,  Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Beypazarı ilçesi ve bu ilçenin Zafer Mahallesi ile başlayalım. İlçede Kürtlere yönelik saldırı ve linç girişimleri öylesine bir tedirginlik yaratmış ki, HDP İlçe Başkanı Abdo Öner durumu şöyle özetliyor: “Mevsimlik işçiler de, yerli işçiler de ilçeyi boşaltıyor. Ben 17 yıldır Beypazarı'nda yaşıyorum. Terk edenler arasında 50 yıldır oturanlar bile var.” Haydi diyelim bu HDP’li ve durumu biraz abartıyor olabilir. Aynı haberin devamında, AK Parti Beypazarı İlçe Başkanı Mehmet Yayın‘ın da bir açıklaması var : “Üyemiz insanlar arıyor, 'Gidelim mi, kalalım mı, ne yapalım?' diye soruyor. Bir panik var. Tamamen şehri boşaltmaları mümkün değil, 18-20 yıldır burada yaşayanlar var. Ev aldılar, çocukları okullarda okuyor. Muhtemelen mevsimlik gelenler geri dönüyor." (Vatan, 9 Eylül 2015)

 

Şimdi 20-30, belki 50 yıldır umutla yerleştikleri bir yerden kovulan insanların psikolojilerini düşünün. Bir gece ansızın faşist bir güruhun saldırısına uğruyor ve her şeylerini geride bırakarak kaçıyorlar. Doğrusu ülkemiz bu tür sahnelere pek yabancı değil; en son 90’lardaki iç göç ve öncesinde 6-7 Eylül olaylarından biliyoruz.  Şimdi de Radikal gazetesinde yer alan bir haberle devam edelim: “Dağlıca’da PKK saldırısında şehit düşen Piyade Sözleşmeli Er 28 yaşındaki Uğur Yıldız’ın baba ocağı, Antalya’nın Manavgat ilçesi geceyi ayakta geçirdi. Akşam saatlerinde otomobil ve motosikletleriyle toplanan kalabalık, başta Side olmak üzere Çolaklı, Ilıca gibi önemli turizm merkezlerinde Kürt vatandaşlara ait olduğu iddia edilen ve Türk bayrağı asılı olmayan işyerlerine saldırdı, çok sayıda işyerini ateşe verdi (Radikal, 9 Eylül 2015).” Avrupa’nın bazı yerlerinde bayrak ile “kahveye”  bile gitmek yasak iken, bizde herkes mutlaka yanında bir bayrak bulundurmalı. Aksi takdirde bayrak “sevgimiz” azalır.

 

Her esmer olan Kürt mü?

 

Bir zamanlar sosyal demokratların kalesi olarak bilinen, önemli bir turizm merkezi olup Türkiye’nin aydınlık yüzü olması gereken yerde vuku bulan şu sıradan faşizm örneğine bakalım: “Antalya'da protesto gösterisi yapan ülkücüler, tramvay durağında bekleyen esmer tenli bir genci Kürt diye linç etmeye çalıştı. Kaçmaya çalışan genci, on kişilik saldırgan grubun elinden bir sivil polis kurtardı. Sivil polis memuru, gencin kimliğini eline alıp, öfkeli kalabalığa doğru göstererek, ‘Adam Burdur Bucaklı, yaptığınız iş mi şimdi, hiç mi kafanız çalışmıyor’ diye bağırdı. Dayak diyen genç de kalabalığa, ‘Ben de MHP'ciyim, neden beni dövdünüz?’ diye seslendi” (Radikal, 9 Eylül 2015). Şimdi bu habere güler misin, ağlar mısın? Bizim cahil faşist her Kürt’ü esmer sanır. Hâlbuki biraz tarih ve sosyoloji okusa, Kürtlerin “ırk” olarak esmer, kara tenli değil, daha çok sarışın ve açık tenli olduğunu bilirdi. Elin Rusu Basil Nikitin, Kürtler adlı eserinde bunu gayet de güzel açıklamış, ama cahil nerden bilsin. Haydi Kürt “esmer”; peki Orta Asya’dan gelen Moğol ve Türk boyları açık tenli ve sarışın mıydı?  Ya bizim aklı başındaki sivil polisimiz, adamın Burdur Bucaklı değil de Diyarbekirli veya Dersimli olduğunu söyleseydi ne olurdu? Vatandaş linçten kurtulabilir miydi? İyi de her Diyarbekir ve Dersimli Kürt mü? Ya adam Diyarbekirli bir Balkan göçmeniyse; 1920 ve 30’lu yıllarda bölgeyi “Türkleştirmek” amacıyla gönderilmiş bir aileye mensup olsa ne olacaktı? Daha da vahimi, 1980’lerde Afganistan’dan getirilip, Ağrı’da, Zilan deresi civarında, daha 1930’larda Kürtlerden boşaltılmış köylere yerleştirilmiş ve halen koruculuk yapan Özbek Türk olsa ne olurdu?

 

Şehirlerarası otobüslere saldırı

 

Bir de doğuya sefer yapan otobüslere yapılan saldırılar var. Camları kırılan, yanma tehlikesi geçiren otobüsler ve içindeki, bazıları yaralanan yolcuları. Dün akşam kahvede otururken terler döken Muşlu bir firmanın sahibi, birazdan Konya’ya girecek olan otobüsünün, bir kaza ve belaya, pardon bir saldırıya uğramadan şehirden nasıl geçeceğini kara kara düşünüyormuş. Otobüs Konya’dan ayrıldı haberini alınca, derin bir nefes alıp etraftakiler şöyle demiş: “Şimdi Konya’dan ayrıldı. En tehlikeli geçiş Kayseri. Ama saat gece 3’te Kayseri’ye varacağı için, herkes uykuda olur. İnşallah bir şey olmaz.” Allaha şükürler olsun ki bizim faşistlerin de uykusu geliyor; ha, “uyanık” olanları da yok değil; hani her yerde sıkı yönetim isteyenler var ya! Yoksa gece bile Kayseri’den geçilemezdi. Şu otobüs saldırılarını başka bir gazeteden de okuyalım: “Sosyal medya üzerinden örgütlenen gruplar, Kayseri ve Kırşehir’de doğu ve güneydoğu illerine sefer yapan yolcu otobüslerini taşladı. İstanbul’un girişinde çok sayıda kırık camlı otobüsü gören vatandaşlar ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Camları kırılan ve hasar gören otobüslerde bulunan yolcular başka otobüslere aktarıldı. Kayseri terminalinde 30, Pınarbaşı ilçesinde 40 olmak üzere, toplam 70 otobüs yol güvenliği sağlandıktan sonra yollarına devam etti. Diyarbakır’dan Türkiye'nin dört bir yanına yolcu taşımacılığı yapan otobüs firmaları bugün seferlere çıkmama kararı aldı. Firmalar, son günlerde batı illerinde otobüslere yönelik yapılan saldırıları protesto etmek için kontak kapatma kararı alındığını açıkladı.” (Milliyet, 9 Eylül 2015) Bravo Diyarbekir firmalarına; uçsunlar, ancak Kayseri ve Konya üzerinden geçmesinler! Bizim ırkçılar gerzekçe “vatan bölünmez” sloganları atıyor. Doğudan gelen her otobüs ve içindekiler linç edilmeyi hak ediyorsa, siz ancak “vatanın” pardon dünyanın, denizlerle ayrılsa bile “karasal” bütünlüğünden söz edersiniz.

 

Milliyet’te yer alıp vicdan sızlatan başka bir haber ile devam edelim:Alanya’da 11 işyeri yakıldı, sabah manzarayı görenler şoke oldu. Antalya’nın Alanya ilçesinde teröre tepki eyleminin ardından başlayan olaylarda çok sayıda bina, işyeri ve araç zarar gördü. Olaylarda iki kişi yaralandı ve çok sayıda gösterici gözaltına alındı. Alanya’daki olayların bilançosu ise sabah gün aydınlandığında ortaya çıktı. HDP ilçe başkanlığı binası, restoran, butik, market ve bir apart otelin de aralarında bulunduğu 11 işyeri ile bir otomobil ve motosiklette zarar olduğu görüldü. Çevredeki binalarda da hasarlar oluştu. Sabah evden çıkıp manzarayı görenler ise şaşkınlık yaşadı.” (Milliyet, 9 Eylül 2015) Merak ediyorum, Koreliyi Çinli diye döven “turist sever” faşistlerimiz, yanlışlıkla Türklere ait ev ve işyerlerini de yakmış olmasınlar! Yine de diyorum, acaba bir “şive” kontrolü yapma zamanları olmuş mudur? Yoksa ev ve iş yerleri önceden mi işaretlendi?

 

Konya’da TOKİ inşaatında mahsur kalan Kürtler

 

 

Haberleri tararken, Konya’dan TOKİ inşaatında mahsur kalan Kürtleri de unutmayalım.  Bu haber de Evrensel gazetesinden: “Konya’nın Ilgın ilçesinde TOKİ inşaatında çalışan 400 kadar Kürt işçi saldırıya uğradı. Evrensel’e ulaşan bir işçi, ‘Bizi yakmaya çalışıyorlar, polis destekli silah ve taş yağmuru var, şu anda koğuşlarda rehin durumdayız. Çok kötü, etrafımız barikatlarla kapalı, ekmek yok, yani anlayacağınız etrafımız sarılı, hiç bir ihtiyacımızı karşılayamıyoruz… 300-400 Kürt işçi var. Tüm binalara bayrak asmışlar. Kürt bir ailenin evine molotof attılar…” (Evrensel, 8 Eylül 2015) Sakın bu saldırıların milliyetçi saldırılar olduğunu söylemeyin. Bunlar düpedüz ırkçı saldırılardır. Bu ırkçı refleks, sadece dağdaki PKK’yi düşman görmüyor; bütün Kürtleri ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak kabul ediyor.

Kürtleri linç etmeyi anladık. Peki, Çanakkale Belediye Başkanı için ne diyeceğiz? Garibim, o da zor bela linçten kurtulmuş. İlgili habere geçelim: “HDP’nin barajı aşması üzerine pilav dağıtan CHP’li Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’a tepki gösteren bir grup, Gökhan’ı linç etmeye kalktı. Dağlıca’da şehit olan 16 Mehmetçikten birisi olan Ezineli Onbaşı Fatih Duru’nun naaşını karşılamak için Çanakkale Havaalanı’na gelenler arasında yer alan CHP’li Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’a tepki gösteren bir grup, Gökhan’ı linç etmeye kalktı. Karşılamada, Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın da olduğunu fark edenler bir anda ‘Pilavcı başkan istemiyoruz’ şeklinde sloganlar atarken bir grup Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’a saldırarak linç etmeye kalktı.” (Akşam, 9 Eylül 2015). Sevgili başkan, HDP’nin barajı aşmasını Pertevniyal Lisesi’nin geleneksel pilav töreniyle karıştırmış olmalı. Bu memlekette öyle herkese bedava pilav dağıtırsa, Aksaray ve Laleli’deki Mardinli “pilavcı” ne yapsın? Sahi, onlar da saldırıya uğramadı mı?

Acilen çareler üretmeliyiz

 

Maalesef gidişat tam anlamıyla iç karartıcı. Bu tablonun en “umut verici” tarafı, batıda Kürtlere karşı linç eylemleri başlamışken, henüz doğuda, halkın böyle sapıkça eylemlere rağbet etmemesi, ya da “ırkçılık” denilen o toplumsal hastalığa yakalanmamış olmasıdır. Eğer Kürtler de batıdaki bazı il ve ilçelerde yaşandığı şekilde davranırsa,  o zaman adım adım Suriyeleşiriz, Suriye ve Irak’tan daha beter durumlara düşeriz. Kürt meselesinde tutunacak bir dalımız da, baskı altındaki Kürdün her zaman batı illerine kaçtığı argümanı idi. Ancak batıdan evleri yakılarak geri kaçan Kürt, kâh Kafkasya’da kâh Balkan Savaşları döneminde zulme uğramış Müslümana benzer. Nasıl ki o Müslümanlar, Birinci Dünya Savaşında Hıristiyan Ermeniyi, Kafkaslar veya Balkanlarda kendilerine zulüm etmiş Hıristiyan ile bir tutup Ermeni kıyımında en acımasız rolü üstlendilerse, batıdan kaçan Kürt de benzer bir ruh haliyle hareket edebilir. Çok değil, eğer bu gerginlik ortamı bir iki hafta daha devam eder ve şiddet meselesine siyasi bir yol ile çözüm üretilmezse, özellikle üniversitelerin de açılmasından sonara olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum.

 

Sonuç olarak, önce PKK derhal şiddet eylemlerinden vazgeçmeli, hükümet de Kürt meselesinin çözümünü kararlıca gündemine almalı, barış masası bir daha asla devrilmemelidir. Aksi durumda, linçin etnik fay hattımızda meydana getirdiği kırık, hiç kimsenin altından kalkamayacağı bir depreme yol açabilir.

Önceki İçerikErdoğan’a kritik Batı desteği
Sonraki İçerikİttifak arayan partiler