Anasayfa / Öne Çıkanlar / Meydanlardan piyasaya: Aşkın vadesi 36 ay

Meydanlardan piyasaya: Aşkın vadesi 36 ay

Bir zamanlar “Aşkın ve devrimin partisi”nin “İnadına aşk” sloganıyla meydanlara çıkan aşk, her “Sevgililer Günü”nde de meydanda, daha doğrusu “piyasa”da.

Bazen makale süsü de verilmiş hikâyeleri, edebiyatta, şiirde, müzikte, filmlerde gezinerek yazmak isteyenler için “aşk” en bereketli mevzulardan birisi. Pozitif ve negatif çağrışımıyla “Felsefe yapma”ya de en toleranslı alan olabilir. 

Aşkı felsefenin de derin, kendinde alanı zira. Platon’a bakarsan “Şölen”de elde şarap kupası, şiirler şarkılar arasında aşk dedikoduları yaparlarken “İşe aşkla başlamayan felsefenin değerini bilemez” diyor zaten. 

Sokrates’in “Kendini bil”inin yanında, saygıyla andıkları şarap tanrısı Dionysos’un, aşk, tutku tanrısı Eros’un “Kendini unut”unun iksiri. Anakreon “Dionysos’a yakarış” şiirinde yalvarıyor: “Ey, genç boğa Eros’la, /kara gözlü perilerle /ve erguvanlar giymiş /Aphrodite ile oynaşan, /dağların ulu zirvelerinde dolaşan efendim! /dizlerine kapanıyorum.” Bereketli dizelerden birisi de “Hem âşığım, hem değil /hem deliyim, hem değil.” 

Bugün de güncel: “İnadına aşk”

Öyle valla… Aşk ilk adımda sevgiye-sevgiliye layık olma çabası ise varlığını, varoluşunu da sorgulatıyor. Diyalektiği “Tamirci Çırağı”nın boynunu büküyor, ustasının “İşçisin sen işçi kal giy tulumları” manifestosuyla “Ben kimim ki?” dedirtiyor. Vurulduğu kadının “Kim bu serseri?” çıkışı eşliğinde “İki soruda felsefeye ilk adım”! Öncesinde kimdim, sonrasında kimim… 

Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) yıllar önce “İnadına aşk, inadına devrim” sloganıyla “Aşkın ve Devrimin Partisi” olarak meydanlara tiril tiril çıkışı da hâlâ aklımda. Gönle göre oy alamasa da aşk meydan(lar)da işte. 

“Aşkın hâlleri”nin bu denli müdahaleye, sözlü-fiilî şiddete açık olduğu, aşkta, sevgide, evlilikte, birliktelikte “tercih”in kâbusa dönüşebildiği bir ülkede “İnadına aşk” bence bugün de gayet yerinde bir slogan. İnsanın aklına bir zamanların “Özgür aşk hareketi” misali “devletle, dinle aşkı, evliliği-birlikteliği ayırmak” geliyor. Bir yönüyle “lâyıklık”tan öte aşkta laiklik meselesi mi demeli…

“Aşk bu değil, yapma güzel”

Aşk “14 Şubat Sevgililer Günü”nde de meydana, daha doğrusu “piyasa”ya çıkıyor. Ama bayağı farklı sanki. Avni Anıl’ın yıllar öncesinden “Aşk bu değil, yapma güzel /sen insanı güldürürsün” makamından bir parodi serisi gibi. 

Her türden “dükkân” o güne dair ürünlerini, etkinliklerini örgütlerken, bankalar da “kurumsal aşk” da birbirleriyle yarışıyor. İnternette gezinirken karşıma çıkan reklâmlar arasında “Sevgililer Günü kredileri” de var.

Alış-veriş kredisi kaleminden…

Birisi “Aşka sonsuz kredisi olanlar” için: “Kalbinden geçenleri ertelemeyenlere…” Genellikle “alışveriş kredisi” kaleminden: “Hemen başvurabilirsiniz!” Bir banka eli iyice arttırıyor: “Sevgililer Günü kredisine başvuran 1 kişiye anlaşmalı kuyumcudan 10 Bin TL Değerinde Hediye Çeki ve 3 kişiye çift kişilik otelde konaklama ve akşam yemeği hediye”…

Üstelik “memur kefil”, senet sepet de pek yok, sevgilini yanında götürüp “İşte bu!” diye göstermek filan da. Hem de 36 aya kadar vade imkânı ile… Üç yılı bulmayan aşklarda, birlikteliklerde ne oluyor bilemiyorum. 

Ama bünyeye göre ayrıldıktan sonra her ay aşk kredisi ödemek ayrı bir (c)eza olmalı. Yani bir zamanlar o çok satan “Aşkın Ömrü Üç Yıldır” kitabı yahut “bilimsel araştırmalar”daki gibi aşkın ömrü o kadardır diyemem ama vadesinin öyle olduğu kayıtta. 

“Mutlu etme garantili teknoloji”

Sevgililer Günü reklâmlarına baktığımda Sait Faik’in değindiğim “garantici” yaklaşımından çok öte bir sloganla karşılaşıyorum. Media Markt’ın sloganı “Sevgilini Mutlu Etme Garantili Teknolojiler!”… Aklıma ilk gelen teknolojiyi pas geçerek diğer sloganlara, kampanyalara göz gezdiriyorum.

En çarpıcısı, sarsıcısı Teknosa’nın “Bu Sevgililer Günü’nde Ayrılın” kampanyası olmalı. Sloganı zalimce dursa da, o güne ayrılmayı “örgütleyenler” için heveslendirebilir. Gerçi videosu farklı biraz. 

Önce eski bir fırın; “O sıcaklığı kaybettiyseniz…”, ardından yıpranmış, eklenmiş kablosuyla “elektrik almayı” zorlaştıran eski bir ütü; “Kırıştıysa duyguların…”, eski bir elektrikli Türk kahvesi cezvesi; “Hatrı kalmadıysa ilişkinin, ayrıl…”, belleği dar eski bir bilgisayar; “Senin hızına yetişemiyorsa…”, birkaç zorlama buldumcuğun ardından finalde ekranı (kalbi) kırık cep telefonu: “Aynı dili konuşamıyorsan, ayrıl!” 

AA’nın “haber”lerindeki kampanyalar

Devletin resmi Anadolu Ajansı’nın da “haber”leri arasında bazı Sevgililer Günü reklâmları, kampanyaları yer alıyor. Birisi “Türkiye İş Bankası iştiraki” vurgusuyla Pazarama’nın. Başlığı “bi’başka”… Kesme işaretini kalple yapınca o güne uymuş. İlk cümle de aynı uyumla küçük harfle, ikincisi kurallara uygun: “çünkü bizde her şey aşkla. Kalpleri çalacak hediyeleri özenle seçtik.”

Devletlû, dinî, ahlakî yaklaşımlarıyla, “Sevgililer Günü değil papazın ölüm yıl dönümü” manşetleriyle o kısım medya bu meseleye biraz uzak, farklı dursa da, sütunları “tamamiyle duygusal” öyle reklâmlara kapalı değil.

“Olsun” der geçersin de… 

Olsun… Muhalefeti kuvveden fiile çıkarılmazsa senin aşk kavramına, hal ve gidişatına, müfredatına uymaması dert değil pek… Olsun. “O aşkın serancamı, onun modeli öyle” der, geçersin. “Aşk bu değil, yapma güzel” diye söylenirsin en fazla. Ya da biraz gücenerek, biraz fazlasını dileyerek “Aşk olsun!” dersin. Mezhebine göre diklenmek de “aşkta taassup”.

(“Aşk olsun”un hem sitem, kınama, hem aferin, helal olsun anlamına gelmesi, hem de derviş selamı olması, ne hoş bir deyim karnavalı. Diyorum ya; aşk girince işin içine, her şeyi lügatince adlandırıyor.)

Lâkin yargıdaki, medyadaki “iddianame”ler “toplumun ortak edep, iffet, ar, haya duygularını ihlal ediyorsa” ve dahi “saldırı niteliği taşıyorsa”, “toplumun ortak mahremiyet algısını zedeliyorsa” hükme dönüşüyor. Suçlu, hükümlü olman işten değil. 

“En has tanımlarından biri”

Yani Ece Ayhan’ın “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” önermesi boşuna değil. Yıldırım Türker WorldPress sitesindeki “Aşk örgütlenmektir” yazısında (22 Haziran 2011) Ece Ayhan’ın bu önermesini “aşkın en has tanımlarından biri” olarak nitelendiriyor: “Âşığın bir komitacı olarak yeraltının nabzında soluklandığı bir dünya önerisi.” 

Türker Ece Ayhan’ın o şiirinin adı gibi “Külhani” bir raconu dayattığını, hayata da, okura da meydan okuduğunu savunuyor: “Aşk, ille de her şeye rağmen yaşanan, akıldışı bir kurgu değil mi? Ne kadar çok şeyi karşısına alırsa o kadar büyüyen bir söylence değil mi aşk denildiğinde bizi titreten o duygu vaadi? 

“Aşk ‘resmi’ye muhalefettir”

 Aşk, olsa olsa bir suç ortaklığının ülküleştirilmiş adıdır. Dünyanın onayıyla kutsanmış olan duygusal birlikteliğin adı değil. Aşk, huzursuzluktur. Kaçınılmaz olarak muhalefettir. Aşk, resmi olanın, meşru olanın uzağında kendimize kazdığımız bir dehlizdir. Ne kadar derin olacağı öncelikle kendi düş gücümüze, hemen sonra da yaşamaya talip olduğumuz aşkın uğrayacağı saldırıların şiddetine bağlıdır.” 

Ve ekliyor: “Belki yalnız dokunmaktan bahsetmeli. (…) Dokunmak ya da dokunmamak. İnsanın asıl sosyal meselesi budur. İki insanın birbirine dokunmasındaki şive bütün hayatı biçimlendirir; toplumsal ilişkilerin imlâsı, etiketi, insanların birbirlerine dokunma biçim ve kalıplarıyla oluşur.”

“Birdenbire” olması da icap eder

Ece Ayhan’ın o aforizması Lambda İstanbul’un “Aşk örgütlenmektir: Derneğime dokunma!” sloganıyla da yaşıyor, onu simgeleyen gökkuşağının altındaki “Aşk örgütlenmektir” baskılı bez çantalarıyla da… “Bu önerme kulağıma küpe olsun” diyenler için takısı, kilden kolyeler, küpeler yapan “kilisleri”nde “Aşk örgütlenmektir” yazılı küpesi de var.

Aşkın nemene(m) bir şey olduğunun mütalaası zor iş, bizzat kendi duygularını, yaşarken veri aldığında, sıkıcı, nafile olması da çok muhtemel. Ama edebiyata, sinemaya, ülkemizin edepli tarihine bakarsanız, çoğu kez birdenbire olması icap ediyor sanki.

Seyr-ü sefâsı da aşkın birdenbire olduğunu düşündürüyor çoğu kez… An teşekküllü “Yıldırım Aşkı”nı kast etmesem de derinden bir gök gürültüsü, çakan bir şeyler… Birisinin diğerlerinden -en baştan- ayrılma ve giderek en şiirsel hâliyle Atillâ İlhan’da “Kimi sevsem, sensin hayret” durumu. O “bulut gibi” seyrinde kendince örgütlenmek sonrası biraz. 

Sait Faik’in “tuhaf” aşkı 

Sait Faik de aşkta birdenbireliği ve örgütlenmeyi “İnsan yıldırımla vurulmuş gibi âşık olmalı, sonra muvaffak olmak için birşeyler icat etmelidir” cümlesiyle özetliyor. Velâkin, “Ne yalan söyleyeyim, benim aşkım tuhaftır. Bu nevi aşkı pek severim ama bir türlü de olamam” da diyor.

Faik’in âşık olma ihtimali, kendi deyimiyle “seveceğinin biraz yüz vermesi”ni gerektiriyor zira. Anlaşılır bir garanti, aşkını faş etmede kendini koruma beklentisi… İkinci yüz verişte yakalandığını hissediyor, üçüncüde her şey bitmiştir. Artık deli gibi âşıktır.

Aşkla alay edince ayrılıyor

Ancak Sait Faik’in koruyucu reçetesi, Rum güzeli Alexandra’da pek işlemiyor. 

Yukarıdaki itirafının tersine, 1941 yılında, birdenbire, tanıştığı akşam vuruluyor “esmer, ortadan biraz uzun, saçları alagarson, sert çizgileriyle az çok erkek görünümlü” genç kadına.

Öyle ki… Annesinin şiddetle karşı çıkmasına, hatta kendisini mirasından mahrum edeceğini söylemesine rağmen, evlenmek istiyor. O kadın yüzünden babasının kurduğu işi dağıtıyor, kızın akrabalarından, belalılarından, komşularından dayak yiyor, karakola düşüyor. 

Sait Faik üç yıl sonra “Aşkla alay etti” diyerek ayrılıyor Alexandra’dan. Yıllar geçiyor, 7 Mayıs 1954’de Beyoğlu’nda Aynalı Pasaj’da karşılaşıyor onunla. Sabahattin Kudret Aksal’la birlikte gittikleri dişçide hizmetli Alexandra… Elbet tanıyor Sait Faik’i, ama belli etmiyor. Alexandra’yı son görüşü; o gün kan boşanıyor ağzından… 8 Mayıs’ta Şişli’deki Marmara Kliniği’ne kaldırılıyor, 11 Mayıs’ta veda ediyor hayata. (1)

“Her şey birdenbire oldu”

Birdenbireliğin belki en dünya-âlem hâlini Sait Faik’in yakın arkadaşı Orhan Veli Kanık’da da buluyoruz: ““Her şey birdenbire oldu. /Kız birdenbire, oğlan birdenbire;  /Yollar, kırlar, kediler, insanlar… /Aşk birdenbire oldu.”

İki yakın dostun, arkadaşın aynı kişiye âşık olması da var dizeleri arasında… Gayet normal. Melih Cevdet Anday, en yakın, 20 yıllık arkadaşıdır ya… Orhan Veli, “Bugünlerde Melih’le ben /Aynı kızı seviyoruz” diyor, bir şiirinde.

O dönemin sırları, biraz da “şiirden al haberi” zaten… Herkes öğrenir. “Çağın en güzel gözlü Maarif Müfettişi” Hasan Ali Yücel de Kutlu Kahvesi’nde Melih Cevdet’e rastlayınca, dayanamaz sorar: “Sahi mi?” “Evet” yanıtını alınca da, “Yahu neden birbirinizi öldürmüyorsunuz?” diye takılır ona.

“Seni seviyorum”dan “Korkuyorum”a 

Ta ortaokul yıllarımızda bize bu durumlarda racon öğreten Juanito henüz “Arkadaşımın Aşkısın”ı söylememiştir, ama öyledir o hâlleri herhal: “Kalbim yalnız senin değil /Arkadaşımın da bunu bil /Tercihle geçerse ömrüm /Yaşayamam ben ölürüm.”

“Uluslararası aşk”ın en fiyakalı “çeviri”si ise kesinlikle Can Yücel’in W.H. Auden’den  “Türkiyelileştirdiği” şiiridir: “Nemene mahlûktur bu düşerler peşine /Bunca insan geceli gündüzlü? 

Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin /(…) Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı, /

/Selâmı efendice mi yoksa gider mi aşırı, /Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı /Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı!”

Böyle bir günde aklımdan geçen bir replikle getirebilirim yazımın sonunu: “El Secreto de Sus Ojos (Gözlerindeki Sır)” filmi, İspanyolca “Te amo (Seni seviyorum)”un bir harfi düştüğünde, “Te mo”ya, yani “Korkuyorum”a dönüşebileceğini de anlatıyor. İşte öyle bir şey…

(¹) Salâh Birsel, “Sait adında bir balık”, “Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu”, 1976.

YAZI RESMİ: Toulouse-Lautrec“Yatak(ta)” tablosu, 1892.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın