Mutluluk denklemi

Hedef koymak, ne olursa olsun onu gerçekleştirme mecburiyeti anlamına gelirse hüsran dolayısıyla mutsuzluğun temel sebeplerinden biri olur. İnsan kısa, orta ve uzun vadeli bütün hedeflerini gerçekleştirmek uğrunda ömrünü tüketse bile bu hedefler gerçekleşmediğinde yıkıma uğramaması ve mutsuz olmaması için esas vazifesinin hedefleri gerçekleştirmek değil ama onlar uğrunda çabalamak olduğunu bilmeli ve bunu içselleştirmelidir!

Birçok insanın bıkıp usanmadan peşinde koştuğu mutluluk nedir?

Mutluluk birçoklarına göre “özlemlere eksiksiz ulaşılmasından doğan kıvanç durumu”dur. Bence bu doğru değil: Mutluluk kesinlikle özlemlere ve emellere eksiksiz ulaşma ve bunun sürekli elde tutulması anlamına gelmez. Mutluluk bizden bağımsız soyut ve mutlak bir varlıktır. Mutsuzluk ise biz onu algılayamadığımız ya da hissedemediğimizde ortaya çıkar. Mutluluk aydınlık, mutsuzluksa karanlık gibidir. Biri tamsa diğeri görünmez olur; eksikse diğeri de tam olamaz. Bu yüzden mutlulukla ilgili “çok mutluyum”, “mutluyum”, “mutsuzum!” veya “çok mutsuzum” gibi cümleler duyarız.

Mevcudiyeti bizden bağımsız, mutlak ve soyut bir varlık olan mutluluğu hissetme oranımız maddi, manevi[1] cihazat bütünlüğümüzle (cognition) ilgilidir. Gözbebeğinin tam önüne konan kirpiğin Güneş’in görülmesini bir miktar veya tamamen engellemesine benzer bir durumdur bu. Tekrar ediyorum biz zaman zaman mutluluğu hissedemesek bile o bizim dışımızda mutlak olarak var olmaya devam eder. Hatta bazen fiziksel ve/ya manevi acı ve güvensizlik içinde olanların bile mutlu olduklarını dile getirdiklerini duyarız. Bu nasıl olabilir?

Mutluluğu etkileyen iki önemli etmen vardır: zeka ve hafıza.

Hafıza, an[2] dediğimiz zaman hapishanesi[3]nin sağ yan duvarını şeffaflaştırarak anın geçmişe doğru uzayıp genişliyor gibi gözükmesi yanılgısına sebep olur. Zeka ise aynı şeyi sol yan duvarı şeffaflaştırarak yapar ve anın geleceğe doğru uzayıp genişliyor gibi gözükmesi yanılgısına neden olur.

Böylelikle zeka ve hafıza, zaman hapishanesi olan anın kesif duvarlarını şeffaflaştırarak insanı çıldırmaktan kurtarır.

Zeka ve hafızanın mutluluğa dair bu faydasının yanında bir de büyük zararı vardır: Her ikisi de an içinde alınabilecek lezzeti anı istila ederek acılaştırabilirler.

Şöyle ki hafıza geçmiş zamanda yaşanmış bitmiş elemleri, kederleri, pişmanlıkları hâlihazırdaki ana taşır, ona musallat eder. Zeka da geleceğe yönelik endişeleri ana toplar ve onlar daha meydana gelmeden insanı onların düşüncesinin peşinden koşturarak hâlihazırdaki andan alınabilecek lezzetleri azaltır ve zayıflatır.

İnsan zeka ve hafızasını çıkarıp atamayacağı için hafıza ve zeka oyunlarına maruz bir hayat idame etmek zorunda kalır. Eğer insan hem zeka hem de hafıza bakımından kendininkinden farklı olan hayvana benzeyebilseydi an içindeki hazır lezzetini (hafızayla taşınan) geçmişteki elemler ile (zekayla ulaşılan) gelecekteki endişeler bozamayacaktı ve fiziksel olarak ne kadar lezzet alınabilirse o andaki lezzeti bir hayvan gibi rahatlıkla alabilecekti. Ama insan zekasını ve hafızasını[4] atıp hayvan olamadığı ve zeka ve hafızayla yaşamaya mecbur olduğu için alabileceği her türlü lezzet çok çabuk bozulmakta ve mutluluğu tam hissedememesine sebep olmaktadır. İşte bu aşamada insanın zekanın ve hafızanın kendisine edeceği oyunların idrakinde olarak hazır lezzetini elde tutmaya çalışması mutluluğu hissetmesi için elzemdir. Mutluluğun sırrı bence budur. Uzun mutluluğun sırrı da mutlu anları birbirine kopmadan ekleyebilmektir.

Bu yazıyı niçin kaleme aldım?

Bugün “Elindeki imkânlar gerçekten sonsuz! Ne istersen olabilirsin!” diyerek insanı öncelikle yapabilirlik alanlarının sınırsız genişlikte olduğuna inandırırız ve onu daha fazlasını elde edilebileceği düşüncesiyle yetiştiririz.

Oysa insan çoğunlukla hedeflediklerini tam tutturamaz. Ya elinden tamamen kaçırır ya da hedefinden belli oranlarda sapmak zorunda kalır. Sonuç çatışmadır. Çatışma da insanın kendini sarıp sarmalayan mutluluğu hissetmesine engel olur. Çün ki iş bir türlü “istediği”ne varamamakta ama o kişiden ne yapıp edip o işi oldurması beklenmektedir. Ya da bunu kendi bekler.

Kısaca hedef koymak ne olursa olsun onu gerçekleştirme mecburiyeti anlamına gelirse hüsran dolayısıyla mutsuzluğun temel sebeplerinden biri olur.

Şu cümleyi belki duymuşsunuzdur: “Hedef koymak kaderin tohumunu elinde tutmaktır!

Ancak şu var ki ortaya konulan hedeflerin gerçekleşmesi için gereken (on) binlerce amilin sadece çok cüzi bir bölümüne o hedefi koyan insanın eli yetişmekte, gücü erişmektedir. Bu amillerin büyük kısmı kendi isteklerinin, iradesinin ve ihtiyarının dışında gerçekleşerek önüne düşmektedir. Bu bakımdan konulan hedeflerin gerçekleşmesindeki büyük pay esas itibariyle talihe aittir.[5]

Sonuç: Mutluluk denklemi!

İnsan kısa, orta ve uzun vadeli bütün hedeflerini gerçekleştirmek uğrunda ömrünü tüketse bile bu hedefler gerçekleşmediğinde yıkıma uğramaması ve mutsuz olmaması için esas vazifesinin hedefleri gerçekleştirmek değil ama onlar uğrunda çabalamak olduğunu bilmeli ve bunu içselleştirmelidir!


[1] Bu maddi olmayan cihazat içinde akıl, hafıza, zeka, kalp, his, gönül bulunur. Akıl, Arapçada devenin kaçmasını, kervandaki düzeni bozmasını engellemek için ön ayaklarına takılan prangaya denir. Aklın insan için prangaya benzer bir işlevi vardır. Bu yüzden insanın tamamen hisleriyle hareket ederek dağılmaması ve dağıtmaması için ona takılan prangaya akıl deriz, aklını yitirmiş insana da dağıldığı ve dağıttığı için deli. Karıştırmayalım deliler akıllı olmasalar da bu onların aptal olduğunu göstermez!

[2] İnsan sadece ana sahiptir, ne geçmişe ne de geleceğe. Bu yüzden anı istila etmeye çalışan gelmiş gelecek her şeyi dışarıda tutmaya çalışmak ve bunu öğrenmek andaki mutluluk için elzemdir. Zira bu mutlu anların uzunluğu mutluluğun uzunluğunu belirleyecektir.

[3] An iki sebepten ötürü bir zaman hapishanesidir: 1) Geçmiş olmuş bitmiştir. İnsan, elini uzatıp geçmiş zamanda olup bitmiş hadiselere tesir edemez, elini onlara uzatmak istese bile hafıza ile şeffaflaşan ve bu yüzden görünmez olan hatta zaman zaman da hafızanın oynadığı oyunla geçmişi farklı gösteren duvara çarpar ve onun varlığının farkına varır. 2) Gelecek henüz gelmemiştir. Geleceğin gelebileceği bile meçhuldür. İnsan gelecek zamanda olabilecek hadiseleri hem bilemez hem tahmin etse bile bulunduğu andan onlara elini uzatıp dokunamaz, onları vakti gelmeden yaşayamaz, onlara tesir edemez, elini onlara uzatmak istese bile zeka ile şeffaflaşan ve bu yüzden görünmez olan duvara çarpar ve onun varlığının farkına varır.

[4] Buna rağmen eski ve yeni hafıza silme yöntemlerini hatırlatmak isterim. Ayrıca 9. yy.da Çin’de yaşamış Li Gongzuo’nun (778-848) “Nanke valisi. Ayyaşın düşü” isimli öyküsünde olduğu gibi afyonlanmışlıkla elde edilebilecek gaflet de hafızanın taşıdığı acıları hafifletmek için kullanılmaktadır.

[5] Fransızca (heureux, bonheur, heur Latince augurium kelimesinden türemiştir. O da Tanrı’nın bir işi rast getirmesidir), İngilizce (happiness) ve Almancada (Glück) mutluluk ifade eden kelimeler de aynı zamanda talih, uğur, bereket anlamına gelirler.