Neden yazıyorum?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde ve cesareti ile gelişen AK Parti'nin eski Türkiye yıkım sürecini, bekleyen süreç Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun tabiri ile bir “restorasyon” süreci. Eski Türkiye'nin kalıpları ve tabuları yıkılırken, yeni değerlere, kurumlara ve siyaset kültürüne duyulan ihtiyaç ayyuka çıkıyor.

Üniversite ve liselerde katıldığım birçok sohbette söz dönüp dolaşıp yazma sebebine geliyor. Gençlerin en çok merak ettiği konulardan biri bir yazarı yazmaya sevkeden sebepler ve kelimelerle iştigal etmeye başlamanın tarihçesi.  

Yazı ve edebiyat insanlığın başlangıcından beri değerlerin taşınması aktarılması tartışılması için hazine kıymetinde. Neden yazıyorsun sorusuna muhatap olmamış bir edebiyat yazarı yoktur herhalde. Çok çeşitli cevaplar verilse de “tutku” bütün yazarların ortak ruhu. Fransız yazar Marguerita Duras tersinden bakar hatta, ‘yazmayan insanlara gizli bir hayranlığım var bunu nasıl başarabildiklerini tam olarak bilemiyorum’ der.

 

Yazmaya ilkokul öğretmenime şiir yazarak başladım. Sanırım üçüncü sınıftaydım. Sınıfa yeni gelen bir öğrenciye babasının mevkisi dolayısıyla aşırı ilgi göstermeye başlayıp bizleri ihmal etmesine karşı-ya da bize öyle gelince, kim bilir-hepimizin ortak acısını dile getirmek istemiştim. Fakat güzel öğretmenim kaşlarını çatacak yerde, çok beğendiğini söyleyip başka öğretmenlere göstererek, hatta bir dergiye yollayarak beni mahçup etti. Yayınlanma meselesi korkutmuştu doğrusu, içinizde biriken, masumca uyuyan duygular düşünceler bir de bakmışsınız ifşa olmuş, saçılıvermiş ortalığa.

Ortaokul yıllarından itibaren Avrupalı romancıları okumaya başladım. Çünkü sadece onlara ulaşabiliyordum kütüphanemizde. Özellikle yirminci yüzyılda iki dünya savaşına tanıklık etmiş olan yazarlar umutlarını tüketmişlerdi. Umut vermek için gerekli inanç ve coşku kaybolmuş, kimi eserlerde hiçlik, anlamsızlık, beyhudelik duygusu dibe vurmuştu. Sayfaların kenarlarına kurşun kalemle yazarken, cümleleri tartışırken, kendimce şerh ederken yazma çabası açığa çıkmaya başladı.

Montaigne gibi bu aralar nelerle meşgulsün, diyenlere, her sabah ayağa kalkıp yaşamaya devam ediyorum, kendi mucizemi tekrarlıyorum ya, diyebilmek güzel ama her sabah incitici bir gelişmeye uyanan bir ülkede bununla yetinmek ne mümkün. Yazmak direnme, anlamların buyurganlığını yerinden etme, herkesin haklılık payını görebilme alanı, kuşatıldığımız dünyada açık kalan bir kapı, müdahil olabileceğimiz yurt.

 

“Varlığın evi” bu yönüyle.

Canımızı yakan, içimize sinmeyen varolanı, olması gerekene doğru kelimeler yoluyla ilerletmek, görülmeyen, önemsiz olan içindeki görkemi nazara vermek. Bu da sorumluluk almayı reddeden  steril tutumlarla, Tanrının yerini insanla dolduran, Yaratıcıya savaş açan  yaklaşımlarla gerçekleşemiyor.  Karanlık deniz, üzerini örten dalgalar, onun da üzerini örten bulut, sabahın nefes alması,  gecenin yetişmek için gündüzün peşinden koşması, korku ve ümit veren şimşek, gökten su indirilmesi, dağların kitaplar gibi dürülecek bulutlar gibi geçip gidecek olması, insanın ses veren balçıktan yaratılması. Bu teyide ihtiyaç duymayan ayetlerden sonra, özellikle de ‘hamuru karılan ve tesviye edilen insan’ sözünü duyunca artık nasıl Tanrılık taslayabilir insan. Yazarken sınırlarla da yüzleşiyor insan.

 Elias Canetti’nin Körleşme romanı entelektüalizmin çürümüş yanına ayna tutar mesela. Kitabın kahramanı profesör Kien yaşadığı ülkenin en büyük kişisel kütüphanesine sahip eşsiz bir entelektüel ve bilim adamı fakat kitapların tozunu almakla, onların maddesinin üzerine titremekle malül. Oradan oraya aktarılan, kalbe değmeyen bilgileri vurur yüzümüze.

Bazı akademisyenler Müslümanların roman yazamayacağı çünkü bunun için gerekli trajediye sahip olmadıkları görüşünde. Bütün sorular asırlar önce sorulmuş, bütün cevaplar verilmiş duygusu içindeki konforlu zihinlerden edebiyat çıkmaz kolayına, doğru. Fakat Peygamberin getirdiği İslamla Müslüman arasındaki mesafeler, uçurumlar trajedi değil de nedir? Kur’anda anlatılan geçmiş kavimler geçip gitmiş değil, her şey ayniyle tekrarlanıyor, ancak sanat ve edebiyatın diliyle aralanabilir koyu gölgelerin hakikati. 

Bütün dünyaya bir şey söylemeyen eserler, fikirler, geniş bir adaleti temsil etmeyen yaklaşımlar bu ülkeye de yarar sağlamaz, kimseyi almaz içine.  Ayrımcılıklar imtiyazlar ayrıcalıklar ortadan kalkmadan, ilkel üstünlük iddiaları bertaraf edilmeden hiçbir anayasa sadra şifa olmaz. Bu ülkede herkes kurucu olmanın, burada ve buralı olmanın toplumsal sözleşmeye imza atmanın hazzını yaşamalı ve ülkesine aidiyetini saygıyla sevgiyle emniyet duygusu içinde yaşayabilmeli. Sadece bu ortaklaşmaya karınca misali katkı vermek için bile yazmaya değer. Yazmak, yazarak okuyarak dinleyerek merhamete insafa insanlığa dönmenin bir aracı.