İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in ABD ve koltukladığı İsrail’in saldırılarına, seri cinayetlerine, baş aktörlerinin şımarık küstahlığına tepkisi ilaç gibi geldi. Özellikle bu zulmü görmezden gelmenin, “ama”lar üretmenin, olmadı sessizliğin salgına dönüştüğü bu günlerde. Özlenen ve maalesef “aykırı” gelen bir ses…
Oysa ABD ve İsrail’in son bir iki yıla yeniden damgasını vuran insanlık, hak hukuk dışı uygulamaları, saldırıları karşısında ahlâki, hukuki barajlar 80 yıldır var. Altına atılan imzalarla, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Cenevre Sözleşmeleri, soykırıma, işkenceye karşı BM Sözleşmesi, Londra Anlaşması, Nurnberg Mahkemesi Şartı…
Hepsi bir yana… Uluslararası Örf ve Adet Hukuku, teamülleri de demokrasilerin böylesine açık ihlallerin, zulmün karşısında temel ilkelerin koruyucusu, savunucusu olmasını, en azından bir ses çıkarmasını gerektiriyor. Hani o “dil”in, duruşun “tabiatı gereği”… Normal olanı yani.
İspanya’dan iki düzeltme
Demokrasi endekslerinde düşüp duran Türkiye’ye de merhem oluyor İspanya. O vesileyle Türkiye’de “İspanya kardeşliği”nin de sosyal medyaya, tribünlere yansıdığı özel anlardan biri. Tabirini yerinde görmesem de İspanya üzerinden dile getirilen “direniş kardeşliği”nin de…
Eskişehirspor tribünleri “es es”ini ünlü bir İspanyol pasodoblesiyle estiriyor misal. O şarkı basında “Paquito el Chocolatero” olarak yanlış anlaşılsa da İspanyollar fazla dert etmiyor, Türkiye’ye dostluk mesajıyla karşılık veriyor.
Zarifçe düzeltiyorlar ama; “Bahsedilen şarkı o değil, yüzyıllık geleneksel boğa güreşi ezgisi “España cañí”. Ayrıca “O pasodoble 20 yıldır Eskişehirspor’un marşları arasında…” (Mundodeportivo gazetesi, 5 Mart 2026)
Kabil-i kıyas gerektiriyor…
Yani o köklü spor gazetesinin haberi de iki ülke arasındaki “direniş kardeşliği” tabirinin pek de caiz görülmediğini hissettiriyor. Böyle bir ortaklığın demokrasi kültürü nezdinde de kabil-i kıyas gerektirdiğini… Resmi muhâtaplarını düşündüğünde de öyle.
Bu durum CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in iktidar eleştirilerine de ekleniyor zaten: “Amerika ve İsrail’in İran’a yaptıklarına karşı çok daha net bir tutum sergilemek lazım. Bu teslimiyet, Amerika’dan aranan bu meşruiyet, İran’da yapılan bu haksız zulme karşı bu sessiz tutum doğru bir tutum değil. Hiç olmazsa Pedro Sanchez kadar İran’da Müslüman kanı dökülmesine karşı çıkması lazım.”
Kardeşliğe çocukluktan “Oley”
İspanya esasında bizim de ta çocukluğumuzdan beri bildiğimiz, hatta nidâlarını, ritmini seslendirdiğimiz bir şarkı, figürlerine elimizi yukarıda çırparak anında eşlik edebildiğimiz bir dans. “Ole(y)” desen yıllardır bizim de ünlemimiz.
Boğa güreşçisi, İspanyol dansçısı kıyafetiyle de sahne alan “Flamenko” Salim Dündar zaten o günlerde İspanyol şarkılarıyla ünlü. TRT’ye her çıktığında repertuvarında “El Cordobes”, “El Porompompero” da fiks. Ardından İspanyol Cante Jondo (Derin şarkı) nağmesini, figanını aratmayan bestelerimiz “Aynalar”, “Bir Dost Bulamadım”…
“Bizim Enrico”ya güncel yasak
O günlerde Cezayir doğumlu Fransız sanatçı Enrico Macias da Arap-Endülüs müziğinden öte Türkiye’de İspanyolca 45’likleriyle de gözde. “Bizim” şarkıcılarımızdan… Çeşitli kaynaklarda, hatta Türkçe de yayınlanan “Sevinçlerim ve Gözyaşlarım” kitabında “Ben köken olarak Osmanlıyım” diyor zaten. “Ailesi Musevi olduğu için İspanya’dan kovulunca Osmanlı himayesine girmişler”.
Kitapta “Türkiye’deki konser rekorları” ve hakkındaki “dedikodular”la ilgili anıları da yer alıyor. Ajda Pekkan’la sahne almasının o günlerde “aşk ile” anıldığını ben de hatırlıyorum. Zaten Türkiye’de 67 yaşındaki söyleşisinde kendisi de itiraf ediyor:
“Ajda hayatımdaki en önemli kadınlardan biri… Artık yaşlandım ve açık açık her şeyi anlatıyorum. Ajda’yla aramızda gerçek bir aşk hikâyesi yaşanmıştı.” (“Ajda’yı unutamam”, 29 Nisan 2005, Kelebek”.
İspanya ile “müzikal kardeşliğimiz” vesilesiyle değinmeme rağmen Sefarad, İspanyol Yahudisi olan ailesinin İspanya’dan kovulmasının yanında Macias’ın İsrail yanlılığı da mevzuyu karıştırıyor sonradan. Öyle ki İstanbul Valiliği bu nedenle 5 Eylül 2025’de “Enrico Macias konseri”ni ve o çevredeki tüm etkinlikleri yasaklayarak iptal ediyor.
İspanyol Meyhanesi’nde şarap
Timur Selçuk’un adıyla sanıyla Ümit Yaşar Oğuzcan’dan bestelediği “İspanyol Meyhanesi” (1972) ise tam bir kült tabii… Gitmiş, o “kararmış tahta masada bir şişe şarap” içmiş kadar oluyoruz. Ardından Flamenko ritmini döktürerek patlayan ikizler Öykü & Berk (Gürman) furyası da var. Söyledikleri İspanyolca şarkıların yanında doğrudan yerli Flamenko esintileri…
Lâkin direniş kardeşliği “Oley be!” demekle olmuyor. Mevzu söz etmeye gerçekten değer öyle bir “kardeşlik”e gelince Ankara’nın “Çılgın” belediye başkanı Vedat Dalokay’ı bir kez daha ama özellikle bu konularda anmalıyım.
“O Dün Bugündü…” serisinden yazılarım nedeniyle de bugün özellikle… Zira 35 yıl önce 21 Mart 1991’de Kırıkkale yakınındaki trafik kazası onu, eşi Ayça Dalokay ve 17 yaşındaki oğlu Barış’la birlikte hayattan alıyor.
Aslının miladında Dalokay var
İspanya ile “direniş kardeşliği”nin miladında Dalokay var; kırk yıllık İspanya diktatörü Fransisco Franco’nun direnişçi beş genci idam ettirmesine karşı duruşu -unutulan- arşivlerde… Dönemin İspanya Büyükelçisi Guillermo Nadal’a gönderdiği “yerel nota”, diktatörlere karşı “sahaların özlediği” bir tavrın ifadesi. O, lafını fiile çıkartıyor; hem de 1975’de, Türkiye’deki iki askerî darbenin tam ortasında:
“Ankaralılar, ispanya halkının bir gün özgürce yaşama olanağını elde edeceğine inanmaktadırlar. Ve, bugünkü yöneticiler için geçerli cezanın ispanya halkının tüm dünya uluslarıyla birlikte kutlayacağı kurtuluşunun coşkulu şenliklerle olacağını bilmektedirler.
Diktaya karşı çıkan çocuklarını öldüren devlet yöneticilerini kınadığımı (…) ve Ankara halkının İspanya halkının özgürlük mücadelesini desteklediğini simgelemek amacıyla bir hafta süreyle İspanya Büyükelçiliği’nin hiçbir belediye hizmetinden yararlanamayacağını (su, elektrik, havagazı, çöp toplama hizmetleri) duyururum. Özgürlük uğruna hayatlarını kaybeden beş gencin anısına duyduğum saygıyla…”
Direnişi DGM’de savunmak
Belediyenin aldığı bu kararın ardından 24 Ekim 1975’de DGM Savcılığı da harekete geçiyor tabii. “ÇOK ACELE” damgalı yürütmeyi durdurma talimatını gönderiyor. İktidarda zaten AP-MHP-MSP-CGP’nin “1. MC (Milliyetçi Cephe)si var. MSP’li İsmail Müftüoğlu Adalet, MSP’li Oğuzhan Asiltürk de İçişleri Bakanı.
Dalokay DGM’de yargılanıyor. 4 Aralık 1975’deki savunması özetle şöyle:
“Biz evrensel uygarlığın bir parçası, bir parçamız olduğunu bildiğimiz içindir ki Franco’nun öldürdüğü Ozan Lorca’nın yasını tuttuk. Lorca bizim Anadolu’nun Ozanı mı idi? Hayır! 37 yıl önce İspanya iç savaşında öldürülen bir milyon insanı, yıllarca kanayan İspanya’yı, kendi acımız gibi hissetmedik mi? Ölenler Anadolu insanları mıydı? Hayır!
Altı yıla kadar hapis istemi
Ve bu savaşı ve tüm savaşların trajik öyküsünü anlatan ve belki Sayın Savcının da evinin duvarını süsleyen Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu Türk ressamları boyadığı için mi seviyoruz? Hayır!
Ve kendi diktasına başkaldıran beş gencecik çocuk için, celladına, “Başlarını sıkarak boyunlarını koparacaksın” (1) diye emir veren ve celladın bu emri reddetmesi karşısında en ufak bir utanç ve merhamet duymayan Franco’ya duyduğumuz nefretin kaynağında bu gençlerin Türk oluşu mu vardı?
Sayın Yargıçlar, beni suçlayan, 2 yıl ile 6 yıl arasında hapsimi isteyen Sayın Savcının çocuklarının biri de bu genç ihtilalcilerin içinde olsaydı, Sayın Savcı gene beni böyle itham edecek miydi, soruyorum kendisine? (Beş çocuklu Dalokay’ın beş gencin idamının acısını öyle (de) hissettiğini düşünmek mümkün.)
“Sen işine bak” diyeceksiniz ama…
Sayın Yargıçlar ben hayattan yanayım, ölümden değil… Düşmanımı bile anlamak zorundayım, itmek değil… Etin, kemiğin, çarpan yüreğin yanındayım, zulmün değil. En azılı suçluyu bile temize çıkaracak yönü ararım, mahkûmiyeti değil. İşte bunun için insanlığın yanında oldum…
Biliyorum, diyeceksiniz ki; ‘biz seni Başkent’e belediye başkanı seçtik. Sokağı süpür, suyu akıt, lambayı yak diye. İspanya elçiliğinin elektriğini, suyunu kesmeye ne hakkın var.’ Ben Başkent halkının oyuyla geldim. O’nu temsil ederim…
Bütün dünya ulusları, gelincik koparır gibi gencecik gençlerin başlarını koparan bir diktatöre karşı tavrını koyarken, Ankara halkının duygularını dile getirmek için, onun temsilcisi olarak, zalim diktatörün temsilcisinin suyunu elektriğini kesmeğe gittimse, söyleyiniz baş kesmeğe mi gittim.” (2) Davadan beraat ediyor.
Başkanlığı direniş günlükleri
Dalokay’ın başkanlığı aslında direniş günlükleri… Deniz Gezmiş’in mezarından aldığı toprağı Nâzım Hikmet’in mezarına serpmesi de kıyamet kopartıyor öyle bir dönemde. 12 Mart darbesiyle kulak çınlatan Genelkurmay Başkanlığı’nın bahçesine de kepçeyle destursuz dalıyor.
“Belediyeye ödenmesi gereken paraları MC hükümeti kesince belediye binasını satışa çıkartan, makam odasında gece gündüz yatarak açlık grevi yapan, partizanlık yaparak belediyeye borç vermeyen İller Bankası Müdürü’nün suyunu kesen, -caddeye taşan- ABD Büyükelçiliği’nin duvarını -barikatını- ‘yanlışlıkla oldu’ diyerek yıkan” bir başkan profili… (Tezcan Karakuş Candan, 19 Mart Salı 2019, Gazete Duvar)
Bakan görevden alıyor ama…
1976’da -55 gündür ücretlerini alamayan- işçilerin grevine de bilfiil, katılarak destek veriyor: “Kimsenin aç işçiden tokların çöplerini toplamasını istemeye hakkı yoktur.” MSP’li İçişleri Bakanı Asiltürk bu fırsatı da kaçırmıyor. Bu eylemi DİSK’in “Genel Yas” eylemiyle ilişkilendirerek Dalokay’ı görevden alıyor.
Ama bu karar Dalokay için “yok hükmünde”, geri adım yok… Makamını terk etmiyor; “Bu karar yasa dışı… Anayasa’ya aykırı bir yazıyla işi bırakıp gidersem, bir Anayasa suçu işlemiş olurum”. O günlerde çalışabilen Danıştay’a dava açıyor, “yürütmeyi durdurma” kararıyla görev süresinin sonuna kadar koltuğunda.
Direnişte heykel muharebeleri
Sıhhiye’ye diktirdiği “Hitit Kursu Heykeli” de Asiltürk’ün hedefinde: “Bu bir puttur, puta tapan bir kavimin heykeli dikilmez.” O heykel yıllar sonra Keçiören belediye başkanlığından beri (1984) Melih Gökçek’in de heykel operasyonun hedefleri arasında… Dalokay ona da meydan okuyor.
Yarın dergisinin Temmuz 1984’de yaptığı söyleşide “heykel muharebeleri”ni anlatıyor. İçişleri Bakanı Asiltürk ve dönemin valisi Durmuş Yalçın heykelin yapım sürecinde her türlü baskıya başvuruyorlar.
Dalokay’ın deyimiyle, “Bize kök söktürdüler”: “İşçilerimiz anıta giderken, kaldırımdan orta göbeğe geçerken her gün, durmadan trafik cezası kestiler.” Dalokay da zabıtayı seferber ediyor, her seferinde çimlere basan polislere ceza kesiyor.
Yok olan köylere ağıt kitabı
Bugün bütün bunlar biraz “masal” gibi görünse de… Dalokay’ın da zaten 1980’de “TDK Çocuk Yazını Ödülü”nü kazanan bir masal kitabı var; “Kolo”. Keban Barajı yapılırken köyü sular altında kalan Şako Bacı ile keçisi Kolo’nun hikâyesi. Masal ama gerçek hayattan… “Masal”ın geçtiği yer de “suyun 40 metre altına gömülen” Tunceli’nin Borkin Köyü. Aklımda 10-12 bin yıllık tarihin sular altında kaldığı Hasankeyf…
Elazığ’da doğan, ilk, orta ve liseyi orada okuyan, ardından 1949’da İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni bitiren Dalokay da yaşananlara bizzat tanık. Çocukluğunun önemli bölümü o köyde ve Tunceli’nin Pertek ilçesinde geçiyor. Masala Şako Bacı’nın ömrü, hayat-ölüm anlayışı da yansıyor:
“Gurban, Yaradan’ın emri, ölürsem, biliyorum yıla bile kalmaz bir mendil toprak olup tarlaya, suya kavuşacağım. Oradan buğday başaklarına yürüyeceğim. Badem dallarında çiçek, iğdelerde koku olacağım.
Çayırda çim, Kolo’nun memelerinde, bak işte bu kovadaki gibi süt olacağım. İçenin kanında, senin etinde, kemiğinde, gözünün nurunda olacağım gurban. Kınalı keklik sesinde, arı vızıltısında duyulacağım, esen yelde, Deli Çay’da akıp gideceğim gurban.”
“Çocukluğunu yitirmemek gerek”
Dalokay’ın sık dile getirilen, hatta öyle anılmasına neden olan “çılgınlığı, deliliği” de çocuksuluğundan belki, hayal ettiği, unutamadığı masallardan… Söyleşilerde itirafı da kayıtlı:
“Çocukluğunu hiç yitirmemek gerekir. (…) Şimdi ben beş çocuk babası, yani toprağa karım da dahil on dört ayakla basan bir babayım. Evimin her odasından ilkokuldan üniversiteye kadar devam eden çocuklarımın sesi gelir. Her çocuğum doğduğunda ben de yeniden doğdum… Beş kere daha doğdum, beş kere daha ilkokula gittim…” (3)
Dalokay’ın Ankara’nın nadir simgelerinden “Kuğulu Park”da da imzası var. Oraya Viyana’dan dört kuğu getirttikten sonra o park öyle anılıyor. Yazımın finalini de gerçekten yaşadığım ama az süslediğim bir “masal”la getirmek istiyorum:
Kuğulu’da kuğu çağırmak…
Islık çalıp parmak şıklatarak, kuğuyu yanına çağırıyor. Tunalı kalabalığı içinde bir kuğuya böylesine dikkat çeken bir ilgi göstermek için oldukça büyük aslında. Dayanamıyorum: “Kuğu öyle çağrılmaz ki”… “Nasıl çağrılır?” diye soruyor. “Bilmiyorum ama bir simit parçasıyla, boyun oynatarak mesela”.
“Buralı mısın abi?”… Biraz “yaban”, çekingen bakışında gereksiz/yersiz bir öykünme var sanki. Ankaralı olmama rağmen ben de pek “Kuğulu Parklı” sayılmam esasında. Ama “Bu kuğuların ilk sahibini, soyağacını, tüm ailesini bilecek kadar” yanıtını veriyorum.
“Atıyorsun” gibilerinden gülümsüyor: “Kimin kuğuları ki bunlar?” Ciddileşiyorum, “Vedat başkanın kuğuları”. Köşedeki bekçiye kaçamak bir bakış fırlatarak soruyor: “Vedat kim?” “Başkan Dalokay” diyorum; “İkisi erkek ikisi dişi dört kuğu getirdi buraya. Adlarını Viyana, Ankara, Ferhad, Şirin koydu”. Kuğuya artık tanışmış gibi bakıyor, “Bu Şirin mi?”. “Yok o Şirin’in torununun torunudur belki”…
Tanık değil sanık olmak
“Önce Dalokay’ı yitirdi Ankara. Ardından kuğu Ankara’yı Gençlik Parkı’nın havuzuna tayin ettiler. Zevcesi Viyana günlerce ağladı arkasından… Uçup geri dönse de, yaralı yürekleri dayanmadı uzun süre. Sonra Şirin’in yüreği ağrıdı “konu-komşu”suzluktan… Hayatta kalan son kuğu Ferhad’dı. Ama o da bir başınalığa o güzel boynunu eğdi”.
Kızıyorum kendime. O delikanlı, yitenleri, ölenleri anlatmamı istemiyor ki… Büyülü, sonsuz bir hayat, gelirken düşlediği bir hayal o an kuğular; acı, elem, ölüm hikâyesi değil. Gidiyor zaten bir şey demeden… Kuğuyu, parmak şıklatarak, ıslıkla çağırmak için yaşı oldukça büyük olan delikanlı ayrılıyor yanımdan. Yaşı tezgâhından çok kısa kalan simitçiye doğru yürüyor.
Aldığı simidi kendi mi yiyecek? Çağıracağı kuğularla mı paylaşacak?.. Büyüyü bozmuşum artık, tanık olamam gerisine… Ne yapsa, sanığım belki. Çıkıyorum merdivenlerden, bulvardaki yoğun trafiğe karışıyorum.
(1) Dalokay’ın savunmasında vurguladığı Franco’nun “Boyunlarını koparacaksın” talimatını celladın bile reddetmesi o infazda değil aslında. Franco ölümünden iki ay önce, 27 Eylül 1975’de o beş genci kurşuna dizdiriyor.
Ama bu korkunç gerçeği pek değiştirmiyor. Zira idamların “boyna geçirilen demir halkanın vidayla sıkılarak boğulma (garrote vil)” yöntemiyle yapılması, 40 yıllık Franco dönemine de damgasını vuruyor. Beş gencin öyle idam edilmemesi de o yönteme bir yıl önce, 2 Mart 1974’deki iki idamla son verilmesi yüzünden. Boğulan o iki genç de direnişçilerden… Resmi celladın infazı reddi de genç bir kadının infazında yaşanıyor.
(2) “Yelkenimizdeki Rüzgârı Çaldılar! YILMADIK”, “… ben bu kentin anasıyım! 06 DALOKAY”, 1973-1977 Arası Basın Toplantıları, Demeçler, Konuşmalar, Mimarlar Odası, 2003.
(3) “Mimarın Kalemi: Vedat Dalokay – Kolo”, Berhan Abay, (Kolo kitabı üzerinden Dalokay’ın kızı Sibel Dalokay Bozer ile söyleşi), 18 Ağustos 2021, Mimarizm.
YAZI FOTOĞRAFI: İlk karede Dalokay Keban Barajı’nın yok ettiği o köyün yamacında dolaşırken, ikinci karede Kolo kitabının kapağındaki “Şako Bacı ve keçisi Kolo”.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.