Osmanlının modernliği (9) Marx ne biliyor, ne bilmiyordu?

AÜT şablonculuğunun alıp yürüdüğü bir dönemde, pek kimsenin yapmadığı bir şey yaptı Hobsbawm: Marx ne biliyordu, kimleri okuyordu, fikirlerini hangi kaynaklardan hareketle oluşturuyordu sorusunu sordu. Bundan 56 yıl önce, Marx’ı ve Marx’ın bilgi dağarcığını tarihselleştirdi.

[9-10 Temmuz 2020] Avrupa-merkezci nazarı, 19. yüzyıl Ortaçağ tarihçileri Avrupa’nın içine, kendisine çevirdi. Bir şey gördüler ve adına feodalizm dediler. Yanında, ikinci bir şey gördüler ve adına serflik dediler. Aynı Avrupa-merkezci nazarı, 18. ve 19. yüzyıl Şarkiyatçıları Avrupa’nın dışına, Batı’nın ötekisi olarak Doğu’ya tevcih etti. Bir şey gördüler ve adına Doğu despotizmi dediler.

Dünkü yazımda, bütün bu süreçleri (bir kere daha) anlatıp şu soruyla bitirmiştim: Peki, Marx bunun neresinde? Neresindeydi, faraza 1840’ların ikinci yarısında, 50’lerde ve 60’ların başlarında?

Bir kere bu soru sorulduktan, bu şekilde sorulabildikten sonra, cevabı çok basit aslında. İki cereyanın kavşağında, kesişme noktasındaydı. Ortaçağ tarihçilerinden, Euro-specific feodalizm nosyonunu aldı. Siyasî kerteden (fiyefe dayalı devletlere özgü, merkezin zayıf olduğu belirli bir iktidar konfigürasyonundan) çıkarıp ekonomik temele indirdi; bir “üretim tarzı”na dönüştürdü; feodal üretim tarzı dedi. Bu Feodal Üretim Tarzını, tarih periyodizasyonunun tam ortasına, kilit noktaya yerleştirdi. Çünkü kapitalizmi zorunlu ve kaçınılmaz bir sebep-sonuç ilişkisi içinde bu feodal üretim tarzına eklemledi (doğurgan kadın meselesi).

Öte yandan, hemen aynı teorizasyon momentinde Marx, yüzünü bu sefer Avrupa dışına döndüğünde Şarkiyatçılardan da Doğu despotizmi nosyonunu aldı. Fakat bunu da kendine göre yeniden işledi. Bir kere daha, siyasî kerteden (fiyefe dayalı devletlere özgü, merkezin güçlü olduğu belirli bir iktidar konfigürasyonundan) çıkarıp ekonomik temele indirdi; başka bir “üretim tarzı”na dönüştürdü; Asya Üretim Tarzı dedi. Marx’ın bütün diğer üretim tarzı kavramlaştırmaları, en azından ismen, herhangi bir coğrafyaya özgü değildi. Coğrafya-nötr teorik evrenselliklerdi: ilkel komünizm, kölecilik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm. Bir tek Doğu (Şark) söz konusu olduğunda, bu kadar açıkça geo-specific bir adlandırmaya başvurdu. Daha çok 1850’lerde yazdıklarında bu AÜT’ü, Avrupa dışı toplumların izlediğini farzettiği tarihsel mecra içinde, ilkel komünal toplumdan hemen sonraya yerleştirdi. Böylece Asya Üretim Tarzı, Avrupa’nın tarihsel gelişme mecrasındaki hem köleci, hem feodal üretim tarzlarına karşılık geldi. Kapitalizmin doğmamasının, dolayısıyla tarihsel gerikalmışlığın açıklaması oldu (kısır kadın meselesi).  

Bu suretle Marksizm, klasik Marksizm veya 19. yüzyıl Marksizmi, ilginçtir, isterseniz ironik de diyebiliriz, sonraki yüzyıl boyunca ve 1970’lere kadar uzanan olanca entellektüel ve akademik etkileriyle, Avrupa-merkezci bakış ve düşünüş tarzının konsolidasyonuna çok büyük bir katkıda bulundu. Çünkü Marksizm öncesinde veya Marksizm dışında hiç rastlanmayan muazzam bir sentez denemesine girdi. İnsanlık tarihinin bütününe ilişkin bir çözüm ve paradigma sundu. Her şeyi yerli yerine oturttu, ya da bir süre öyle gözüktü. Bir yanda Avrupa Ortaçağ tarihçilerinin, diğer yanda Şarkiyatçıların böyle bir sentez gücü yoktu. Sadece ipuçlarını verdiler, ayrı ayrı yapıtaşlarını temin ettiler. Hepsini tek bir binada, nesillerin muhayyilesine seslenen tek bir kurguda Marx bir araya getirdi.    

Bu da dönüp dolaşıp bizi Marx’a tarihselliği içinde bakmak; “proletaryanın büyük öğretmeni” Marx’a değil tarihsel Marx’a bakmak; başka herhangi bir düşünürü inceler gibi, idealize etmeksizin, çağı ve bağlamı içine yerleştirerek bakmak yükümlülüğü ve sorumluluğu ile yüzyüze getiriyor.

Karl Marx, birçok bakımdan çok tipik bir 19. yüzyıl entellektüeli. Siyasî projesine; işçi sınıfı devrimi ve insanlığın sosyalist geleceği fasıllarına hiç girmeyeceğim. Sadece, tarih ve toplum düşüncesinin nasıl bir atmosfer içinde şekillendiğine bakacağım. Bu açıdan üç gözlem. (1) Esasen son derece bilimci, bilimperest (scientistic) bir ortam söz konusu. Bilimsel Devrim, 16. yüzyıldan bu yana giderek yeni bir “bilme tarzı” oluşturmuş. 18. yüzyılın ikinci yarısında yeni bilgi dalları şekillenmiş. Mevcut bilimleri örnek alan sosyal bilimler doğmuş. Böylece bir doğa bilimleri – sosyal bilimler ayırımı ve akrabalığı meydana gelmiş. Marx, işte bu genel çerçeve içinde, doğanın hareket kanunlarından toplumun hareket kanunlarına sıçramaya çalışıyor. Darwin’in biyolojik evrim teorisinin karşılığı denebilecek bir sosyal ve tarihsel evrim teorisi meydana getirdiği iddiasında. Tarihin materyalist açıklamasını (ya da, sonradan alacağı adla tarihsel materyalizmi) bütün yeni sosyal bilimlerin başı, birincisi ve birleştiricisi olarak sunuyor.

(2) Yükselen sanayi kapitalizmi, ekonomik faaliyeti ve nasıl örgütlendiğini öne çıkarıyor. Artık ülkelerin gücü ve üstünlüğü, ekonomileriyle ölçülmekte. Dolayısıyla ekonomi bilimi de öne çıkıyor. Toplumların ekonomik yapısı mercek altına alınıyor. 1776’da Adam Smith Milletlerin Zenginliği’ni yazıyor. Ticaretten değil üretimden kaynaklanır diyor. Geleneksel tarım toplumlarında, küçük izbelerinde yaşayan milyonlarca yoksul köylünün dünyası ile sarayların ve tapınakların dünyasını zihnen birleştirmek kolay değil. Birinde yaratılan küçük artı-ürün parcacıklarının birleştirilmesidir ki hükümdarları ve maiyetlerini sırtlıyor. Ama binlerce yıl boyunca bunu anlamak, büyük ve zor bir düşünce sıçramasını gerektiriyor. Ne ki, 19. yüzyılda fabrika sistemi ile sermaye birikimi arasındaki ilişki artık apaçık ortada. Ekonominin belirleyiciliği fikri böyle böyle yaygınlaşıyor. Marx bunu da alıp bir adım öteye götürüyor. Üretim tarzı “temel”dir (base); üzerinde “üstyapılar” (superstructures) yükselir diyor. Bu çerçevede, Avrupa içi ve dışında gördüğü hemen her olguyu mutlaka ekonomiye bağlamaya; bütün diğer toplumsal süreçleri hep ekonomiyle açıklamaya (ekonomiye indirgemeye?!) çalışıyor. Bu da “Doğu despotizmi”ni alıp “Asya Üretim Tarzı”na dönüştürmesine çok net bir şekilde yansıyor. 

(3) Bilimciliği ve ekonomizmine ilâveten, bir de Avrupa-merkezciliği belirgin. Bir yandan, bütün dünya ölçeğinde düşünüp, çok evrensel tesbit ve teorileştirmelerde bulunuyor. Diğer yandan, meselâ bu yazıda değindiğim noktalarda, Avrupalılığı ve Batılılığını aşamıyor. Bütün kapitalizm öncesi tarım ve köylü toplumları hakkında gerçekten evrensel denebilecek genellemelere, sadece Kapital’in üçüncü cildindeki toprak rantı bölümlerinde yaklaşabiliyor.

1857-58 Grundrisse elyazmasının içindeki “Kapitalizm öncesi ekonomi biçimleri” (Formen die der kapitalistischen produktion vorhergehern) bölümünü Jack Cohen İngilizceye çevirdi: Pre-Capitalist Economic Formations (Lawrence and Wishart, 1964). Bu edisyona Eric Hobsbawm’ın yazdığı önsöz bugün de altın değerinde. (20’li yaşlarımda nasıl altını çizerek okumuşum, hayretle bakıyorum şimdi.) Çünkü AÜT şablonculuğunun alıp yürüdüğü bir dönemde, pek kimsenin yapmadığı bir şey yaptı Hobsbawm. Bundan 56 yıl önce, Marx ne biliyordu, kimleri okuyordu, fikirlerini hangi kaynaklardan hareketle oluşturuyordu sorusunu sordu. Marx’ı ve Marx’ın bilgi dağarcığını tarihselleştirdi. Bu bağlamda, özellikle Asya Üretim Tarzı’nın anavatanı gibi gördüğü Çin ve Hindistan’a ilişkin bilgisinin ne kadar sığ ve ne kadar Oryantalizm bağımlısı olduğunu gösterdi.

Önceki yazılarımda ve şimdi yukarıda yer alan birçok değerlendirme, bir Hobsbawm genişletmesi ve sivriltmesi olarak okunabilir.

Önceki İçerik‘Muhafazakâr eziklik’ duygusu şu tarihsel anda nasıl bir rol oynayacak?
Sonraki İçerik‘Çoklu baro’ teklifinin birinci bölümü kabul edildi