Pagan değil, çoktanrılı (niçin önemli?)

Ötekileştirici deyimleri, tabii öncelikle kamusal alanda, ama hele bilim dilinde hiç kullanmamak durumundayız. Kasten yapanlar da var, bilinçsizce de. Geçenlerde Alper Görmüş, Ümit Özdağ’ın kerameti kendinden menkul bir saldırganlık örneğinden hareketle, “onlar” ile “bunlar” arasındaki farka dikkat çekti. Yakın zamanda Serbestiyet’te, çok daha yumuşak, ama gene de yanlış bir örneğine rastladım. Çok yaygın; o kadar ki, bir zamanlar İngilizcede insan karşılığı “man,” insanlık karşılığı “mankind” dememizi andırıyor, sözcüklere yüklenmiş toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri hakkında hiç durup düşünmeden.

[4 Ocak 2022] Zenci diye başlamıştık (negro, argoda nigger), renklilerden geçmiştik (colored people), siyahlar (blacks) üzerinden Afrikalı Amerikalılara gelmiştik (African Americans).

Antropoloji, sosyal antropoloji, tarih… çok uzun zamandır kendilerine bu açıdan çeki düzen verme sürecinde. 19. yüzyılda “vahşet” (savagery) deniyordu örneğin; bugün avcılık-toplayıcılık, edinim (procurement) veya doğaya basit el koyma (simple appropriation of nature) diyoruz. Aynı şekilde, evrimci bir perspektifte toplumsal gelişmenin bir sonraki aşaması için barbarlık (barbarism) deniyordu; bugün, (Çatalhöyük misali) devletsiz tarım toplulukları anlamında ilk çiftçiler (early farmers) diyoruz. Çeşitli 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı metinlerinde (meselâ Mehmet Âkif veya Ömer Seyfettin’de) vahşet ve barbarlık deyimlerine rastladığımızda ise, (a) başta, kökenlerinde sadece kötüleyici, ötekileştirici popüler anlamların yattığını; (b) sonra, günlük kullanımdan antropolojiye geçtiklerini ve bilimsel anlamlar yüklendiklerini; (c) ama işin kaynağındaki sözel şiddet katmanlarını üzerlerinden atamadıklarını; (d) dolayısıyla, Batı dışı toplumlara uygulandığında sürekli aşağılayıcı Oryantalist çağrışımlar taşıdıklarını; (e) buna karşı ise bu sefer “asıl siz vahşi ve barbarsınız” kabilinden tersyüz edici, Oksidantalist reaksiyonlar meydana geldiğini… anlatmaya çalışıyoruz. Ama orada burada, sorgusuz sualsiz kabullenilmiş daha nice ırkçı, cinsiyetçi, dinci, homofobik aşağılama ve ötekileştirme terimi var, rastgele kullanmaya devam ettiğimiz. Her birinin pratik içinde sabırla ayıklanması gerekiyor.  

Mahmud Ertürk’ün 31 Aralık ne değildir? (31 Aralık 2021) yazısında, örneğin, pagan sözcüğüyle karşılaştım. Yazar Geç İlkçağ ve Ortaçağda Hıristiyanlığın, Hıristiyan inancı, kültürü ve camiasının altermatifi, dışında kalanlar, bazen öncesinde kalanlar anlamında, sürekli pagan sözcüğünü kullanıyor. Doğa yılının akışının, mevsimlerin birbirini izlemesinin, en kısa günden en uzun güne geçişin, Kışın yerini İlkbahara bırakmasının, ölmüş gözüken tabiatın tekrar canlanmasının, binlerce yıl boyunca doğa ile içiçe yaşayan insanların zihninde bıraktığı derin izlere değiniyor. Bunların Hıristiyanlıkta nasıl yeni biçim ve kisvelere büründüğünü hatırlatıyor.

Bu anlatımla (çok genişletilebileceği dışında) hiçbir sorunum yok. Problemli olan, Ertürk’ün Hıristiyanlık öncesi inanç ve kültür dünyası için sürekli pagan demesi. Bir bakıma mazur, çünkü bu konuda okumuş olabileceği Batılı prehistorya, antropoloji ve dinler tarihi kitaplarının da çoğunda pagan sözcüğü aynı şekilde geçiyordur muhtemelen. Ama bir an durup düşünmek iyi olmaz mıydı, bu kelime nereden geliyor diye? Özellikle Hıristiyanlıkta yer etmiş, Hıristiyanlığın İlkçağ ve Erken Ortaçağ ötekilerini anlatmak için kullanılan bir deyim olmasının, bir soru işareti doğurması gerekmez miydi?

Birincisi, yukarıda söylediğimin hemen tekrar altını çizeyim; pagan ve paganizm tamamen bir Hıristiyan deyimi. Kapsamına girenler açısından bir dış tanımlama veya adlandırma. Hıristiyanlar Hıristiyan olmayanlara böyle diyor. Tersten söylersek, o yüzyıllardaki tarihsel kullanımıyla, hiçbir gayri-Hıristiyanın kendisini pagan diye tanıması ve tanıtması söz konusu değil. Ancak 19. yüzyılda, büyük ölçüde Romantik akımın geçmişe dönüşçü boyutlarının etkisiyledir ki, bazı sanatçı grupları kendilerini pagan veya neo-pagan olarak tarif etmeye başlıyor. Sonra bu kullanım 20. yüzyıla da taşınıyor.

İkincisi, paganizm diye tek bir din veya inanç sistemi yok. Hıristiyanlık öncesinde Avrupa’nın çeşitli yörelerinde farklı etnik dinler (ya da kabile-aşiret dinleri) hüküm sürmekte. Genellikle birden çok ilâh ve ilâhe söz konusu. Bunları özellikleri, davranışları, ilişkileri, eylemler, insan hayatına müdahale biçimleri… kutsal kitapları olmadığı, söz konusu anlatılar habire yeniden işlenen efsane demetleri biçiminde nesilden nesile geçtiği için “mitoloji” dediğimiz öbeklerde toplanıyor. Ön planda, tabii devletli toplumlarda yükseldikleri için görece iyi organize olan, bu yüzden de en iyi bildiğimiz Eski Yunan ve Roma mitolojileri var. Ama önceleri ve sonraları, araları ve etrafları daha bir yığın yerel inanışla dolu. Girit’in Bronz Çağı Minos uygarlığı ve dini var; ortada ve sonra Avrupa’nın batı marjına çekilen (itilen) Keltler var; kuzeyde Germen ve İskandinavlar ile doğuda Slavlar var, çok büyük kabilesel kitleler oluşturan. Yanlarında, gene kuzeyde, daha çok şamanist karakterdeki Sami kavminin yanı sıra Baltlar ve Finler var. Finlerin güneye, Volga boylarına göç etmiş kolları var, Slav kültürüyle de karışarak Mari ve Mordvin yerli dinleri kılığına bürünen; onlara bitişik, Karadeniz’in kuzeyi ve doğusunda bütün bir İskit inanışları öbeği var, Sakaları ve Massagetleri de içeren; gene doğudan gelen Macar yerli dini var; nihayet orada burada Arnavutlar, Basklar, Etrüskler.

Muazzam bir karmaşa. Hıristiyanların ağzında pagan sözcüğü bunların hepsini tek bir ötekide birleştirecek şekilde kullanılıyor. Bilimsel düzeyde, karşılaştırmalı bir dinler tarihi çerçevesinde şu üç özelliklerinden söz edilebiliyor: (a) Hepsi çoktanrılı. İnanılan ve tapınılan ilâhî varlıkların çoğulluğu söz konusu. Bazen hepsinin üzerinde bir baş ilâh veya ilâhenin yer alması, bu özelliği değiştirmiyor. Söz konusu baş tanrı veya tanrıçanın biricik yaradan olduğu anlamına gelmiyor. (b) Henüz üstü silinmemiş, örtülmemiş biçimlerde doğaya yakınlar; doğa ile ilişkilerini, bağlantılarını açıkça sergiliyorlar. Bu, (Mahmud Ertürk’ün de kaydettiği gibi) kısmen mevsimlerin yıllık akışındaki belirli dönüm noktalarını, kısmen belirli mekânları (kayalıkları, orman köşelerini, pınarları, akarsuları), kısmen yeryüzünün bereketini kutsama pratiklerine yansıyor. Bazen, bir bütün olarak doğaya ilâhî bir kudret atfedildiği de sezilebiliyor. (c) Hepsinde değilse de bir kısmının merkezinde dişi bir kutsallık yer alıyor. Hazreti İbrahim’in Tanrısı tartışmasız erkek. Bu erillik ilkesinin prehistoryasında, uzak öncesinde, bazen bir baş Tanrıçada somutlanan belirli bir dişillik ilkesi yer alıyor.  

Günümüzün bazı dinler tarihi uzmanları, bu büyük çeşitliliğin toptan paganizm diye paketlenmesindeki etnosantrizme ve ahlâkî mutlakçılığa dikkat çekiyor. Bir yanda, üstün ve ayrıcalıklı dünya dinleri var. Diğer yanda ise bu küçük yerel dinler. Kendi başlarına incelenmek yerine, dünya dinlerinin olmadığı (aştığı) her şeye indirgeniyorlar. Antropolojinin başlangıcında, İbrahimî inancı merkeze alıp başka her şeye onun ötekisi gözüyle bakan bu 1/0 zıtlığı hayli belirgin. Temelinde kısmen de sömürgecilik (Avrupa medeniyetinin büyük coğrafî keşif ve fetih seferleri sırasında Avrupa-dışı ilkel kavimlerle buluşması) yatıyor.

Üçüncüsü, pagan deyiminin Hıristiyanlarca ötekileştirici kullanımı galiba ilk 4. yüzyılda başlıyor ve işin asıl enteresan tarafı, dindaş olmayanı dinî ölçütlerle değil din dışı (sosyo-kültürel) ölçütlerle ötekileştirip aşağılamak şeklini alıyor. Klasik Latincede pagus, sınırlı bir yöre veya bölge demekmiş (ben de azıcık zahmet edip wikipedia’dan öğreniyorum, yani herkes yapabilir); buradan, Geç Dönem Latincesindeki paganus türüyor ve taşra/taşralı, köysel/köylü, kırsal alan/kırsal alana özgü gibi anlamlar kazanıyor. Hödük, yamak, ırgat, ahmak, budala. Evet, İS 4. yüzyılda birilerine pagan(us) dediğinizde, artık bütün bu çağrışımlarla yüklü. Hemen tam, bizdeki kıro’nun karşılığı. Aynı aşağılayıcılığı taşıyor.

Dördüncüsü, Latin Hıristiyanlığının kapsamlı zaferiyledir ki, Kilise bu mevcut, hedefi itibariyle dinî ama içeriği itibariyle henüz din-dışı sıfatın üzerine atlayıp, ona net bir dinî anlam kazandırıyor. Ortaçağda ve sonrasında paganlık veya paganizmin, “sahte tanrı”lara inananlar ve inanışlar için horlayıcı, kötüleyici biçimde kullanılması tamamen yerleşiyor. Paganlık Hıristiyanlığın antitezi, pagan ve Hıristiyan da Hıristiyanlığın özbenlik tanımlamasının vazgeçilmez eksenlerinden biri haline geliyor.

Beşincisi, bu gelişme sadece Latince konuşan Batı ile ve Latin Kilisesiyle sınırlı. Doğuda ve Doğu Kilisesinde ise dinî anlamda pagan karşılığı Helen (Yunanlı) veya ethnikos (aşiret mensubu) sözcükleri kullanılıyor. Paganus veya paganos ise yukarıda sözünü ettiğim adî, geri, hödük, bayağı gibi çağrışımlarıyla, tamamen seküler bir ötekileştirme olarak varlığını koruyor. Burada dil ve kültür gelişiminin beklenmedik kıvrımları, tarihsel tesadüfleri söz konusu. Hıristiyanlık, kökeni itibariyle Yahudilik içinde bir reform mezhebi. Yani ilk Hıristiyanlar hep Yahudi. Zamanın Yahudileri ise kendilerini etnik köken değil din üzerinden tanımlıyor. Bu kullanım Yahudilikten Hıristiyanlığa geçiyor. Etraflarındaki diğer grupların baskın karakterini ise, böyle birleştirici bir inanış yerine, kendi (dar) klan-kabile kimliklerine bağlı kalmaları olarak görüyorlar. Ve bütün bunlar, o dönemin Yahudiya (Judaea) eyaletinde çok yaygın olan Koine Yunancası üzerinden ifade buluyor. İsa da (Aramicenin yanısıra) Koine konuşuyor ve Hıristiyan İncili de ilk Koine Yunancasıyla yazılıyor (yazıya geçiriliyor).

Onun için Yahudiler gibi Hıristiyanlar da ethnikos diyorlar, “etnik unsur” misali, çeşitli çoktanrılı inanışlarını sürdüren gruplara. Kutsal Kitapların Latinceye ve sonra İngilizceye çevirisine (ve genel olarak bütün İngilizce Kilise metinlerine) bu sözcük gentile diye geçiyor. Latince gens, klan, soy, bir atadan türemiş kandaşlık grubu demek. Dolayısıyla gentile, tam ethnikos karşılığı: kendi kandaşlık gruplarına bağlı yaşayanları, (artık tektanrıcı) inançları üzerinden tanımlanmayanları, yani Yahudi-Hıristiyan olmayanları ifade ediyor. Derken bunun üzerine bir de Doğu – Batı ayırımı biniyor. Giderek Latinize olan Batı Roma İmparatorluğu’nun elitlerinin bilincinde, Koine Yunancası Eski Yunan’ın politeistik (çoktanrılı) inanç sistemiyle özdeşleşiyor. Dolayısıyla Doğu Roma diyarlarında yaşayan gayri-Hıristiyanlara toptan Helenler (Yunanlılar) denmeye başlıyor ve bu aşağılayıcı kullanım da Hıristiyanlığın ilk bin yılı boyunca devam ediyor.

Altıncısı, giderek başka anlam ve çağrışımlar da yükleniyor pagan sözcüğüne. Hedonizmle, zevk düşkünlüğüyle özdeşleşiyor. Hıristiyanlar ahlâklı, idealist, diğerkâm, geleceğin ve öbür dünyanın derdinde. Paganlar ise alabildiğine materyalist, bencil, tensel, zevk ü safa peşinde. Bu ikilem de Ortaçağ düşüncesinin şekillenmesinde önemli rol oynuyor.

Yedincisi ve sonuncusu, İngilizcede pagan deyimine 17. yüzyıla kadar rastlanmıyor(muş). Sonrasında, yukarıda değindiğim gentile’dan başlayarak, infidel (imansız) ve heretic (sapkın) sözcükleriyle birlikte, aşağılayıcı biçimde kullanılıyor. İslâmda ise buna kâfir ve müşrik sözcükleri karşılık geliyor.

Uzunca bir kıssadan basit birkaç hisse. Bunların hepsi bir inanç sisteminin içinden, o inancın ötekileri için kullanılan horlayıcı sıfatlar. Aynen gâvur gibi. Bugünkü duyarlılıklarımızla, kendini herkese dinletmeyi amaçlayan bilgi, bilim ve düşünce söylemlerinde yeri olmamalı. Şahsen ben hiç kullanmıyorum. İngilizce polytheist, polytheism, polytheistic ve Türkçe çoktanrılı diyorum. Öğrencilerim pagan dediğinde de, “yani çoktanrılı” diyor, açıklıyor ve devam ediyorum.