Pandemik yorgunluk

“Başkalarını korumak artık bir anlatı değil.” Wagner bunu şöyle açıklıyor: “İnsanlar ancak kendi özgür iradelerinin kurallarına uymaya isteklidirler.” Kendimizi başkalarını korumakla sınırlamak, bu anlatı artık tükendi. Etik olarak çok "onurlu", kulağa hoş geliyor, ama psikolojik olarak uzun vadede işe yaramıyor.

Pandemide üçüncü dalgayı yaşıyoruz ve durumun önem ve vahametine rağmen korku ve endişemiz başlarda olduğu gibi yüksek değil. Bir hatırlayalım, birinci dalgada hafta sonu yasağı öncesi oluşan kargaşa büyük tepki görmüş, yanlış planladı diye suçlanan içişleri bakanı istifa etmeye kalkmıştı. Şimdi rakamların bu kadar artmasına, haritalarda her yerin kıpkırmızı olmasına rağmen sanki insanlarda çok da şey yapmamak lazım der gibi bir gevşeklik var.

Bu durum sosyal psikologların kriz aşamaları tanımlamalarına uyuyor. Krizlerin bilinen dört aşaması var: (Verena Kast, Zäsuren und Krisen im Lebenslauf – Yaşam Seyrindeki Krizlerin Durakları – eski dönemi yenisinden ayıran kesitler)

Birincisi şok, cehalet ve inkâr; ikincisi tepki, duygusal kaos; üçüncüsü kabul etme, arama, bulma; dördüncüsü tümüyle alışma aşaması. Koşullar değişse de değişmese de biz değişiyoruz, uyumlu yaşamaya başlıyoruz.

Bunların içinde en önemlisi üçüncü aşama. Çare bulmaya çalışmakla duruma alışmak birlikte gidiyor, bir yandan kaos daha da artıyor. Değişikliğe üçüncü kriz aşamasında karar veriliyor. Tehlikeli maceralarda, yörüngede bir yılını geçiren astronotlar, Kuzey Kutbu araştırmacıları, dünyayı dolaşan denizciler hep benzer şeyler yaşıyorlar. Anlaşmazlıklar, kafayı yemeler, hastalıklar, can kaybı ve isyanlar bu dönemde çıkıyor. Kişi kendine acımaya, otoriteye öfke duymaya, kurallara uymamaya başlıyor. Bütün bunlar dopamin etkisiyle açıklanıyor.

Cumhurbaşkanı’nın her kısıtlama açıklamasının ardından kameralar yüksek riskli caddelere, parklara, deniz kenarlarına yerleştiriliyor: Sanki zombilerden söz eder gibi “Bakın görüyorsunuz, işte kurallara uymuyorlar” görüntüleri yayınlanıyor. Kısmi kapanmada yasağın başlamasına az kala ekranlarda, alışverişte, toplu taşıma araçlarında tıkış tıkış insanların telaşını izliyoruz. Kimilerinin maskesi burun ya da çene altına kaymış, kimileri kol kola girmiş, telaşlı telaşlı yürüyorlar. Bu insanların kurallara uymamasında mutlaka kişisel özelliklerinin, kültür ve geleneklerin rolü var. Ama işyerlerinde yakın temasla çalışma, otobüslerde yanak yanağa olma çaresizliği öteki tüm ayrıntıları kafalarda anlamsızlaştırmıyor mu?

“Pandemik yorgunluktan” söz eden Marburg sosyal psikoloğu Prof. Ulrich Wagner, insanların içine düştüğü ikilemin küçümsendiğini söylüyor. Kurallara sadece bir ceza tehdidi olduğunda, ayrıca da kural mantıklı olduğunda uyulur. Aylarca süren kısıtlamalardan sonra insanlar nasıl hareket ederlerse etsinler durumun zaten değişmeyeceği hissine kapılırlar. Öğrenilmiş çaresizlik deniyor buna ve üç tür tepki veriliyor: Depresyona giriyorum, isyankâr oluyorum ya da boş veriyorum. Bugün bu üç tepki de bir arada gözlemleniyor.

Wagner Almanya’yı kastediyor, ama bize de çok uyuyor söyledikleri: “Hayata geçirilen karmaşık kurallar, aynı zamanda insanların bunalıma girme riskini artırıyor.”

“Başkalarını korumak artık bir anlatı değil.” Wagner bunu şöyle açıklıyor: “İnsanlar ancak kendi özgür iradelerinin kurallarına uymaya isteklidirler.” Kendimizi başkalarını korumakla sınırlamak, bu anlatı artık tükendi. Etik olarak çok “onurlu”, kulağa hoş geliyor, ama psikolojik olarak uzun vadede işe yaramıyor. Bu yalnızca “birbirimize anlattığımız güzel bir hikâye.” Wagner ayrıca başka bir anlatı sorunsalını ele alıyor: Sorumluluk yalnızca bireye kaydırıldı.

Her yerde üç aşağı beş yukarı benzer durumlar yaşanıyor: Devlet sorumluluğu bireye yüklerken sorumluluktan çekiliyor ve bir Covid imtiyazlıları derecelendirmesi yapıyor.

Almanya’daki sorun şu: Eyaletlerde farklı uygulamalar var. Ve Almanlar bunun son derece adaletsiz olduğunu düşünüyorlar. Örneğin bir eyaletteki seyahat edebiliyorken, başka bir eyaletteki hapsolup kalıyor. Alman sağlık bakanı, çıkıp durumun vahim olduğunu, paskalya sırasında yaşananların vaka sayılarındaki artışı getirdiğini ve bu nedenle Merkel’in isteğine uygun olarak tümüyle kapanmaya gidileceğinin ön duyurusunu yaptı. Ancak öteki siyasi partiler kapanma yetkilerinin eyaletlerin elinden alınacak olmasından tedirgin oldular, tam kapanma istemediler. Orada da böyle politik hesaplar pandemi önlemlerinin önüne geçebiliyor. Ardında tıpkı bizde olduğu gibi çiğ politik ihtiraslar sırıtıyor. Ama bu arada şunu ekleyeyim: Almanya’da hiçbir parti, lebaleb kongreyi geçtim, iri ufaklı muhalefet partilerinin görece daha masum, kuralları çiğneyen görüntülerini bile öyle fütursuzca veremez.

Toplumun zihinsel bağışıklık sistemi çalışıyor. İnsanlar çelişkili, “bencil”, ama sosyal olarak da muhtaç yaratıklar. Kuralların adaletli ve mantıklı olmasına ihtiyaçları var, maksimum uyum ancak böyle sağlanabiliyor. Bu da kayıpların azalması demek.

Yoksa bu pandemi herhangi bir şekilde bitecek. Tarihçiler bize bunun iki yolunun olduğunu söylüyorlar: Tıbbi ya da sosyal olarak. Tıbbi son, çoğunluğun enfeksiyonu atlatmasıyla ya da aşılamayla geliyor. Sosyal sonun zihinde gerçekleşmesi daha olası: Hastalık korkusu azalacak, dikkat azalacak, diğer konular öne çıkacak artık kısıtlamaları kabul etmeyeceğiz ve hastalıkla yaşamayı öğreneceğiz.

Önceki İçerikTürkiye’de bir günde en yüksek sayıda ölüm
Sonraki İçerik‘Toplumsal eylemlerde çekim yapılamaz’ genelgesi 1 Mayıs’a yetiştirilmiş!