Papa Anıtkabir defterinde neden Atatürk’ü anmadı?

Papa’nın ziyaretiyle yaratıcı işlere imza atıldı: Doğrudan tarih uyduruldu. İznik Konsülü’nün 1600’üncü yıldönümünde 1925’de meğer Atatürk Papa’nın Türkiye’ye gelmesine izin vermemiş. Ama haklı oldukları bir konu olabilir. Vatikan’ın Atatürk’le ilgili hatıraları iyi olmayabilir. Çünkü 1929’dan 1960’a kadar Türkiye İstanbul’da görev yapan müstakbel Papa Roncalli ise dini kıyafet yasağıyla sınanmıştı

Papa Leo’nun ilk yurtdışı ziyareti için Türkiye’ye gelmesi, Türkiye’deki bazı çevrelerin geleneksel yabancı paranoyasını tetikledi.

Bu gerçek bir paranoya da değil.

Yani kimse Papa’nın ülkemiz üzerindeki kirli oyunlarından ya da milletimizin yavaş yavaş Hristiyanlaştırılacağından da endişe ediyor değil.

Bu daha çok milli bir spor. Kimliğimizi sağolsunlar biraz da bu Papalık, Patrikhane, Yunanlılar, Ermeniler gibi ezeli ve ebedi düşmanlara borçluyuz.

Söz konusu vatansa birazcık paranoyaklık da tedbir cinsinden teferruat olabiliyor.

Mesela ülkenin subaylarının emanet edildiği Milli Savunma Üniversitesi’nin rektörü Korgeneral Profesör Erhan Afyoncu, Papa’nın Türkiye’ye geliş için 27 Kasım’ı özel olarak seçtiğini çünkü bu tarihin Papa İkinci Urbanus’un Haçlı Seferleri çağrısı yaptığı ünlü “Deus vult! (Tanrı’nın emri budur) konuşmasının yıldönümü olduğunu iddia etti.

Ama nedense MSÜ Rektörü bu büyük meydan okumayı ancak Twitter’dan ifşa edebildi.

Normalde iktidar çevrelerinde çok popüler, bir sürü kişiye bir telefon uzaklıkta. Arayıp uyarsa, bu büyük skandala devletimiz bir cevap verebilirdi.

Ama o da herhalde böyle şeyleri ancak Twitter’a yazıp, ilkokuldan beri bu paranoyalarla yetiştirilmiş sonra bir de üzerine Kurtlar Vadisi ile cila yapmış bir kitleyi heyecanlandırabileceğini iyi biliyor.

Ankara’yı arasa oradaki itibarına gölge düşebilirdi.

Ama böyle yapınca da iktidar Papa ile işbirlikçi gibi oldu. Yine araya bir Fatih’in toplarından SİHA’lara uzanan tarihi bir perspektif koyup bu gaffı da muhakkak toparlayacaktır.

Neyse ki ordumuz bu 1000 yıllık tehditlere karşı uyanık subaylar yetiştiriyor.

Bu anlayışla yetişen teğmenlerin arada bir kılıç çekmesine çok da şaşırmamak gerek

Bu paranoyadan beslenenler Papa’nın ziyaretiyle daha da yaratıcı işlere imza attılar; Doğrudan tarih uydurdular.

Herhalde AK Parti iktidarı izin verdi ama Atatürk vermedi demek için 1925 yılında yani İznik Konsili’nin 1600’inci yılı için dönemin Papa’sının Türkiye’ye gelişine Atatürk’ün izin vermediği bilgisi bir anda yayıldı.

Nasıl yayılmasın Atatürkçülüğün resmi sahibi Atatürkçü Düşünce Derneği, Papa’nın ziyaretini eleştiren açıklamasında açıkça “Büyük Atatürk 100 yıl önce böyle bir ziyaret ve gösteriye izin vermemişti” dedi.

Doktor unvanını nasıl aldığını daha önce bu köşeden okuduğunuz müstafi Amiral Cihat Yaycı bir adım daha ileri gidip Atatürk’e açıklama bile yazdı:

“Bu devletin bütünlüğü için büyük tehdittir”

Yaycı hazır tarih uyduruluyor diyerek Konsil’in 1500’’ıncı yılında da “Osmanlı padişahlarının” bu kutlama talebini reddettiğini söyledi.

1500’üncü yılında hangi padişahın olduğuna bile bakıp yazmaya gerek görmeden.

“Padişahlar konseyi” karar vermiş gibi!

Yaycı, sonra kendi kendini tekzip edip 1925 yılında İznik Konsili için Papa’nın gelmesine değil, Patrikhane’nin toplantı girişimlerine izin verilmediğini yazdı.

Uzun uzun bir kaynakçayla da bu iddiasını doğrulamaya çalıştı.

Üşenmeyip kaynakçadaki bazı kitaplara ve arşivlere baktım.

Mesela 6 Mart 1924 tarihindeki bir TBMM Gizli Celse zaptına atıf yapmış. 6 Mart 1925 tarihinde bir gizli celse yok.

Alexis Alexandris ve Dimitri Pentzopoulos’un kitaplarından sayfa numaralarıyla atıflar koymuş. Kitapları bulup baktım, söylediği gibi İznik Konsili, Patrikhane’nin toplantı izniyle ilgili tek kelime geçmiyor.

Gerisine de bakıp onu ayrıca yazmak isterim.

Anlaşılan yine bir yerlerden yüzünü dahi görmediği kitaplardan sayfaları ve arşiv belgelerinin numaralarını copy paste alıp yazmış.

Dediği doğru olsa bile 1925 yılında Patrikhane’nin toplantı girişimi ile Papa’nın gelmesi arasında hiçbir ilişki yok.

Patrikhane’nin daha Lozan’ın yeni imzalandığı bir tarihte öyle bir toplantıya cüret edecek hali de yok.

Ama tabii kimin umurunda.

Erdoğan’ın izin verip Atatürk’ün izin vermediği Papa hikayesi bir anda muhalif çevrelerde viral oldu.

Halbuki o kadar kuyruklu bir yalan ki.

Milattan sonraki ilk yüzyıldan yani aziz Aziz Petrus’tan 1960’a kadar papaların Roma dışına çıkışı bile nadirdi.

Bu 1900 yıl içinde Roma dışında İtalya’nın diğer şehirlerine giden papalar, İstanbul’a yani Bizans’a gelen papalar ve Fransa’ya giden papaların sayısı 10’u geçmiyor.

1960’lardan önce son kez Roma’dan 1804’de Napolyon’un taç giyme töreni için Paris’e giden Papa 12. Pius çıkmıştı.

Ayrıca 1925 yılında bir bağımsız Vatikan devletinden bile bahsedemeyiz.

Çünkü 756’da kurulan Papalık devleti 756 – 1870 yılları arasında Fransa’nın himayesinde bağımsız bir devlet olarak ayakta kalmış, 1848 yılından itibaren İtalyan birliğinin sağlanması sürecinde Papalık ve İtalya arasında çetin mücadeleler yaşanmış, İtalya 1870 yılında Vatikan ve ona bağlı bölgeleri ele geçirmişti.

Papalar da İtalyan egemenliğini reddettiler ve 1929’a kadar da Roma’nın dışına çıkmadılar.

Ancak 1929’da Mussolini’nin imzaladığı anlaşmayla Vatikan yeniden bağımsız bir devlet oldu.

Yani 1925 yılında Papa’nın İznik Konsili için Türkiye’ye gelmek istemesi hiçbir türlü mümkün değildi.

Ayrıca Osmanlı padişahlarının reddetmesi da mümkün değildi tabii.

Çünkü tam tersine Osmanlı padişahları 19’uncu yüzyılda Rusya’ya karşı Vatikan’la işbirliği içindeydiler, Osmanlı padişahları Papa’ya karşı gayet saygılıydı.

Hatta 2. Abdülhamid, 1888 yılında, İtalya’daki sıkıntılar dolayısıyla Roma’dan ayrılarak bir süre başka bir yerde ikamet etmek düşüncesinde olan Papa XIII. Leo’yu Katolik Ermeni Patriği Azaryan Efendi aracılığıyla İstanbul’a davet etmişti.

Bu kısımlar tamamen uydurma.

Ama haklı oldukları bir yer olabilir.

Gerçekten de Vatikan’ın Atatürk’le ilgili hatıraları çok iyi olmayabilir.

İlginç bir şekilde Papa Leo, Anıtkabir ziyaretinde özel deftere yazdığı kısa notta genelde yapıldığı üzere Atatürk’e atıf yapan bir cümle kullanmadı.

Belki de Amerikalı bir Papa olarak sadece Türkiye’yle ilgili bir mesaj vermesinin yeterli olacağını düşünmüştür.

Ama bir çeşit kurumsal hafızanın yansıması da olabilir bu.

Çünkü Türkiye 1929 yılında yeniden bağımsız bir devlet olunca Vatikan’ı tanımamıştı.

Ancak 1960’da DP’nin son aylarında Türkiye Vatikan’ı bir devlet olarak tanıdı.

Peki bunun nedeni neydi?

Laiklik değildi. İtalya ile olan sorunlardı esas olarak. Balkanlarda, Adalar’da İtalyan yayılmacılığı Türkiye’yi rahatsız ediyordu. İtalya ile anlaşmış bir Vatikan devletine bu şüpheyle bakıldı.

Ayrıca Lozan’a göre Türkiye’de yaşayan 35 bin Katolik bir dini azınlık değildi. Vatikan’ın kabulüyle Katolik vatandaşlar üzerindeki vesayeti de kabul edilmiş olunacaktı. Bu da istenmiyordu.

Rinaldo Marmara’nın Vatikan arşivlerinde yaptığı çalışmalara bakılırsa 1930’ların başında Türkiye’nin Vatikan’ı tanıma girişimi sırasında kamuoyunda oluşan Vatikan karşıtlığı, Vatikan’ın Türkiye’yi Hristiyanlaştıracağı paranoyasının arkasında İngiliz istihbaratı vardı.

Bir önceki Vatikan Temsilcisi Margotti de köyü bir diplomattı ve Ankara’da rahatsızlığa neden olmuştu.

Onun kötü mirasından sonra Türkiye’ye gönderilen yeni temsilci daha sonra Papa oldu: Roncalli.

Monsenyör Roncalli, Sofya’dan yeni görev yeri İstanbul’a Ocak 1935’de geldi.

Trenden iner inmez Emniyet’e gitti ve polise gidip kendisini dini bir görevli olarak bildirdi. Çünkü Türkiye Vatikan’ı tanımadığı için kardinaller sıfatsız olarak görev yapmışlardı.

Roncalli’nin biyografisini yazan Peter Hebblethwaite, müstakbel Papa’nın “o andan itibaren, gittiği her yerde, Kafka’yı andırır bir biçimde, zan altındaki biri olma deneyimini yaşadığını” yazar.

Cumhuriyet arşivlerine bakılırsa gelir gelmez gittiği Emniyet’te kendisiyle görüşen emniyet müdürü de hemen içişleri Bakanlığı’na yazıyla durumu bildirmişti:

“Gayrı resmî surette İstanbul’da bulunan Papa vekilinin tayin edilen yere yine gittiği, Bulgaristan’da memur olan Papa vekili Roncalli sıfatıyla gelerek kanununun 4. fıkrası dâhilinde İstanbul’a gidecek ve vazifesi Türkler’deki Katoliklerin dinî işleriyle bizzat surette meşgul olmaktan ibaret olduğunu, kendisinin selefi gibi resmî hiçbir sıfatı olmayan bir misafir bulunduğunu ve dinî kıyâfe meseleleriyle hiçbir ilgisi olmadığını ve kendisi şahsen bir devletin kendi dinî müesseselerine tatbik ettiği bir kararın ecnebi müesseselerine şâmil olmasını isteyecek mantıksız olacağını mutalâasından olduğunu ve İstanbul’a muvassalatında Vali ve Dahiliye Müdürünü ziyaret ile kendisini takdim edeceğini ve Ankara’daki Katolikleri görmek üzere oraya gittiği vakit kendisini kabul etmek lütfunda bulunacak zevâtı ziyaret edeceğini söyledi ve pasaportunun düştükçe vize edilmesini rica etti.

Cevaben kendisine hiç bir resmî vazifesi olması hasebiyle memleketimizde resmî bir faaliyet icra edemeyecek ve herhangi bir işle meşgul olmayacağını temin olunduğunu ve bu bey’in İstanbul’a İtalyan olduğundan ve kendisinin her ecnebi gibi memleketimizde hâlâ kabul ve müsamaha göreceğini söyledim. Pasaportuna hususi vize vazolunacağı maruzdur.”

Roncalli, gelir gelmez programda olmamasına rağmen, İstanbul valisi Muhiddin Üstündağ’a bir nezaket ziyaretinde bulunmuştu:

“Üstündağ, Roncalli’nin selefi, katı ve tavizsiz Margotti’yi tanıyordu; ilk başta buz gibiydi. Fakat kısa sürede yeni gelenin cazibesine kapıldı ve ikisi, Boğaz’a bakan terasta birlikte rakı içerek sohbet ettiler. Bu, oldukça ürkütücü bir göreve iyi bir başlangıç oldu: İslam’ı ve genel olarak tüm dini “gerici” sayıp reddetmekle meşgul bir İslami ülkede, Vatikan’ın temsilcisi olmak.”

Bu ziyaretin de Dışişleri Bakanlığı’nı kızdırdığı anlaşılıyor:

“Malumu Devletleri olduğu üzere Papalık Hükümeti bizce tanınmış değildir. Ve bu Devletin her hangi memurunun mümessil sıfatı izafe edilmesi tarafımızdan tensip edilmemiştir.

Rahip M. Angelo Guezeppe Roncalli’nin selefi olduğu gibi saygıdeğer bir misafir olarak muamele görmesi ve kendisine hiç bir resmî sıfat tanınmaması hattâ hareketimizin esasını teşkil eder.

Kaldı ki bu rahibin İstanbul Valisini ziyaret etmesi, Türk katoliklerinden bahsetmesi ve onlar namına idarei kelâm eder gözükmesi Hükümetimizce hiçbir vechile tecviz olunamaz.

Bu cihetleri İstanbul Valisine tavzih ve ihtar ile bu hususun buyrulması ve Vali tarafından o rahibe verilmiş hüviyet belgesinin ne olduğunun anlaşılması için, bu vesileyle İsticlâri’nin yüksek mümessillerini de vize ederim.”

Fakat Roncalli’yi esas bekleyen kötü sürpriz İstanbul’a gelişinden kısa bir süre sertleşen laiklik uygulamaları oldu.

Önce bütün İslami ve diğer dini yayınlarla birlikte piskoposluğun haftalık yayını olan La Vita Cattolica, “dinî propaganda” nedeniyle kapatıldı.

Roncalli, yazdığı bir mektupta bu yasağı mizahi bir dille anlatmıştı:

“Bilmiyorum, Büyük Perhiz pastoral mektubumda ne söyleyeceğim, yahut yayımlanacak mı. Geriye sadece dua ve litürji hakkında konuşmak kalıyor. Teolojik erdemler bile yasak. En azından hâlâ hayırseverlikten bahsetmem mümkün olur umarım. Ama Türklerle herhangi bir iş yapmak bile tehlikeli olabilir; Marmara adasındaki son deprem bunu gösterdi.”

Ama hayatını en çok zorlaştıran daha sonra çıkarılan bir kanun olacaktı.

Resmi olarak 13 Haziran 1935 tarihinde yürürlüğe giren ama haberi aylar öncesinden duyurulan kanuna göre artık tüm dini görevlilerin mabetler dışında dini kıyafet giymeleri yasaktı.

Kanun o kadar sertti ki “mabed ve ayinlerde ruhani kıyafet taşımakla mükellef olanlar, mahalle hükümetlerince tanzim edilecek olanlardan alınacak listeler mucibince ancak mabed ve ayinlerde ruhani kıyafet taşımaya mezun addedilmişlerdir” maddesine bakılırsa mabedlerde kimlerin dini kıyafet giyebileceği bile izne bağlıydı.

Roncalli, 13 Nisan 1935’te bir psikopos arkadaşına yazdığı mektupta yasağı şöyle anlatmıştı:

“Bildiginiz gibi, Haziran’dan itibaren buradaki bütün papazlar, keşişler ve rahipler sivil elbiseyle dolaşmak zorunda kalacak. Bu, herkes için büyük bir sınav. Eğer iş bununla sınırlı kalırsa mutlu olacağız. Umarız Meksika’da olanların bir benzeri olmaz.”

Meksika’da olanlardan kastettiği katı laik terör döneminde rahiplerin yakalanıp kurşuna dizilmesiydi.

Ama Roncalli yasağa hızlıca uyum gösterdi:

“Ne fark eder, Tanrı’nın sözünü ilan ettiğimiz sürece cüppe mi, pantolon mu giydiğimiz?”

Bir dinî törenden sonra diğer rahiplerle sivil kıyafetler içinde Saint-Antoine Kilisesi’nden çıkarlar:

“Episkopos çok uzun zamandan beri giymemiş oldukları kıyafetleriyle görünmekte çok zorlanan en yaşlılarının arasında her zamankinden daha hoş ve gülümser, neredeyse eğlendiğini gösterir bir ifadeyle, kıyafetle rahip olunamayacağını gösterme dikkatiyle ilerliyordu.Kıyafetin tek tip olması bir yana aynı renk olmasını bile zorunlu kılmak istenmemişti, sadece koyu, ciddi bir kıyafet rengi öngörülmüştü; hepsi o kadar.’”

Bu sivil kıyafetler içinde o günün anısına toplu bir fotoğraf da çektirmişlerdi.

Roncalli Vatikan’a gönderdiği ilk notta durumu şöyle anlatır:

“Rahip elbisesiyle görünürsem kanunu ihlal etmiş sayılacağım ve delege olarak konumum tehlikeye girer. Papa Türkiye’de resmen tanınmıyor ve bu yasak nedeniyle hükümetle çatışırsam çok tehlikeli olabilir.”

Yıllar sonra ilk kez sivil kıyafetle sokağa çıktığı günü de not eder anılarında:

“İlk kez sivil kıyafetle dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ama bu bir utanç değil, bir itaat meselesi. Görünüşümden dolayı bir şikâyet veya ihbar, temsil ettiğim Makam için büyük zarar olur. Bu yasak Katolik toplumunun moralini kötü etkiledi.”

Roncalli, yasağı anlamak için Dışişleri yetkilileriyle gayriresmî bir görüşme yapar.

Yetkililer, yasanın “herkese eşit uygulandığını”, sadece Katoliklere değil tüm din adamlarına yönelik olduğunu söylerler.

Roncalli not eder:

“Devletle bir çatışma yaratmamaya çok dikkat etmeliyim.”

Yasanın “geçici olup olmadığını” sorduğunda ise kesin bir cevap alamadığını yazar anılarında.

Ama Fener Patrikhanesi’ni ziyaretinde yasağın Ortodoks ruhbanları da vurduğunu ve “özel bir Katolik karşıtlığı olmadığını” söyler:

“Doğunun kardeşleriyle bu defa devlet karşısında aynı kaderi paylaşıyoruz.”

Fransız elçisi aracılığıyla Ankara’ya Büyük ayinlerde (özellikle Noel ve Paskalya) mabet içinde dinî kıyafet giyme hakkının korunması için girişimde bulunur.

Hükümet, “ibadethane içinde kıyafete karışmayız, fakat sokakta yasak” yanıtını verir. Roncalli raporunda şöyle yazar:

“Bu sınır içinde hareket etmekten başka çaremiz yoktur. Sabır ve sessizlik benim en güçlü silahlarımdır. Bu halkın kalbini kazanmak istiyorum; dinî alışkanlıkları nedeniyle zaten yabancı görülen bizlerin bir de kanunla karşı karşıya gelmesi doğru değildir.”

1937 yılında ilk kez randevu aldığı ve daha sonra yakın dost olacağı Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Numan Menemencioğlu’yla aralarında şöyle bir konuşma da geçer:

“Roncalli: Size teşekkür ederim. Bazı tatsızlıklar olsa da Katoliklerin ülkenin yasalarına

gösterdikleri saygıyı Türk yetkililerin de görmüş olduklarını umut ediyorum. Üzerimde taşıdığım giysi bunun bir kanıtı.

Menemencioğlu: ⁠Devletin laiklik ilkesi temeldir; laiklik özgürlüğümüzün garantisidir.

Roncalli: ⁠Kilise laikliğe karşı olmamaya dikkat edecektir. Ama ben iyimserim. Her şeyde

ayırandan çok birleştireni tercih ederim. Doğal ilkelerde aynı fikirde olduğumuza

göre birlikte bir nebze yol alabiliriz. Gerisi için, güvenmek en iyisi. Bu arada,

kendi açımızdan birkaç adım attık: Türkçe Kilise’ye girdi.”

Katı laiklik uygulamaları açısından çok daha ciddi bir sorun ise hükümetin Hristiyan okulları üzerindeki baskısıydı.

Notre Dame de Sion rahibelerine bağlı iki okul kapatılmıştı. Okullardan biri şimdilerde Cumhurbaşkanlığı’nın kullandığı Tarabya’daki yalıydı.

Herşeye rağmen Türkiye’yi sevmişti ve kilise tarihi için ileri bir açılım yapıp ibadetler içine Türkçe “Mübarek olsun Tanrı…”) cümlesini ekletti.

Aslında sivil kıyafet zorunluluğu ve resmen büyükelçi olarak tanınmaması Roncalli’nin belki de en büyük avantajı oldu.

Böylece İstanbul günlük hayatına karıştı, Şeref Stadyumu’nda Beşiktaş’ın maçlarına gitti, İstanbul’u ve Anadolu’yu dolaştı, Hristiyan izlerini takip etti ve çok geniş bir çevre edindi.

Biyografisinde bu sivil kıyafetli hali için şöyle yazıyor:

“Fötr şapkalı ve sade takım elbiseli Başpiskopos Roncalli’nin, makarnayı azaltmakta zorlanan Lombardiyalı bir işadamına benzeyen unutulmaz fotoğraflar bırakmak oldu.”

Müstakbel Papa, Türkiye’deyken Atatürk vefat etti. Ama cenaze sırasında görev icabı Yunanistan’da olduğu için cenazeye katılamadı.

Yine o İstanbul’dayken İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.

İlginç bir karşılaşma yaşandı. Nazi Almanyası Ankara’ya elçi olarak Katolik eski Başbakan Von Papen’i gönderdi.

Von Papen ve eşi zaman zaman kiliseye geliyor yerleri süpürüyor, çiçek düzenlemelerine yardım ediyordu.

Bu bağı Roncalli, 1942’den sonra haberdar olduğu Yahudi soykırımından Yahudilerin kurtarılması için kullandı. İstanbul’daki Yahudi cemaatiyle ilişkiler kurdu. Papa seçilince Von Papen’e Vatikan’da görev verip onu yargılanmaktan kurtarmıştı.

1943’de Varlık Vergisi sırasında da İstanbul’daydı.

Günlüklerinden Varlık Vergisi ile ilgili notlar da var:

“Bazı aileler yıkımın eşiğinde; onlara yardım etmekten başka çare yok.”

“Vergi, özellikle Hristiyanları ve Musevileri ağır vurdu.”

“Mütevazı bir şekilde yardım dağıttım.”

Bir yıl sonra 1944’de ani bir kararla Paris’e tayini çıktı. Eşyalarının bir kısmını bile alamadan İstanbul’dan gözyaşları içinde ayrıldı.

Günlüklerini notları bile neden daha sonra Türk Papa sıfatını aldığını gösteriyor:

“Türk halkı için dua etmekten hiç yorulmuyorum. Onların iyi kalplerini görüyorum. Mesih’in ışığıyla tanışmamış olabilirler ama Tanrı’nın sevgisine yabancı değiller.”

“İstanbul beni eğitiyor.

Burada kibirli olamazsınız.

Tanrı’nın sabrını öğreniyorsunuz; insanların yavaş yavaş açılan ruhlarını görüyorsunuz.”

“Sık sık geceleri Galata’dan Pera’ya yürürüm.

Türkler arasında kendimi güvende hissediyorum.

Bu insanlar adildir; gördükleri iyiliği asla unutmazlar.”

“Bu ülkeyi yargılamaya değil, sevmeye geldim.

Burada mesafe koyarsanız kimseye ulaşamazsınız.

Sevgi, bütün kapıları açmak için tek anahtardır.”

“Müslüman komşularımız iyi insanlardır.

Kimse onların içindeki adaleti ve inceliği inkâr edemez.

Birçok Hristiyandan daha nazik davranan Türkler gördüm.”

“Bu ülkeye bağlandım.

Ayrılık günü geldiğinde hüzün duyacağımı şimdiden biliyorum.”

Roncalli, 1958 yılında Papa seçildi ve Papa XXIII. John adını aldı.

Türkiye’de edindiği dostlarından Celal Bayar 1959’da Vatikan’ı ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. 1955’de Menderes de Vatikan’ı ziyaret eden ilk Türk Başbakanı olmuştu.

1960 yılının Ocak ayında da Türkiye Vatikan’ı devlet olarak tanıdı.

27 Mayıs darbesinden sonra Papa’nın Bayar’ın idamını engellemek için mektuplar yazdığı biliniyor.

27 Mayısçılar da Türk Papa’yla iyi ilişkiler kurdular. Hatta Sıkıyönetim Komutamı Refik Tulga, oturduğu eve levhayı bizzat çakmıştı.

Papa Leo’nun Anıtkabir defterini imzalarken Atatürk’e özel bir atıf yapmaması bu hatıralar yüzünden mi bilinmez.

Ama Türkiye bir Papa’ya ancak aramızda 10 yıl yaşayınca, maça gidip, Türkçe konuşunca ısınabilmişti.

Sevimli Osmanlı şehrimiz İznik’in bir Konsil’le anılmasına da Papa’nın 1700’üncü yıldönümü için Türkiye’ye gelip, TC vatandaşlarının elini öpmesine ve toplu ayinlere katılmasına bünyemiz alışık değil.

Neredeyse Papa’nın üç günlük seyahatinde bile kendini öz vatanında garip hissedenler olmaya başladı.

En iyisi daha fazla mesaj vermeden, şifreleri deşifre edilmeden bu ziyaret sağ salim bitsin. Biz de huzurumuza geri dönelim…Amen…

Önceki İçerikKılıçdaroğlu Sabah’a konuştu: “CHP yolsuzluk iddialarıyla yol alamaz, derhal arınmalı”
Sonraki İçerikMesud Barzani Cizre’de: “Bütün gücümüzle barış sürecini destekliyoruz”