Pastadan bir dilim daha

Annesi somyayı pencere önüne yerleştirmesine itiraz etmişti. Perdelere, pencereye ulaşmak için iki büklüm uzanması gerekecekmiş. Zaten beli ağrıyormuş. İnatçılık edip uğraştırmasaymış insanı. Nilüfer inatçılık etmişti. Hayatında belki de ilk defa. Uyku tutmadığında dirseğini pencere pervazına dayayıp dışarıyı seyredebilecekti. Yatağını sadece yatıp uyumak için değil, oturup hayal kurmak için de kullanabilecekti.

“Haydiii! Elini çabuk tut. Geç kaldık. Çıkıyoruz biz” diye seslendi annesi.

Çoktan hazırdı Nilüfer. Yıkanmış paklanmış, annesinin giymesini söylediği elbisesini sırtına geçirmiş, saçlarını tarayıp topuzunu yapmış, çantasına mendilini, aynasını, cüzdanını, el kremini yerleştirmişti.  Elini de ‘çok çabuk’ tutmuştu. Çok çabuk tutmuştu ki, her işini halledip hazır olduktan sonra, odasında birazcık zaman geçirebilsin. Misafirliğe gidileceği günler, odasına girilip çıkılmazdı fazla. Nilüfer de dirseğini pencere pervazına dayayıp çenesini avucunun içine alır, rahat rahat otururdu yatağında. Annesinin seslenmesiyle fırlayıp kalktı, yatak örtüsünü düzeltti, kapıya koştu. Tam kapıyı ardından çekiyordu ki, yatak örtüsünün ayak ucundaki buruşukluğu farketti. Telaşlı adımlarla geri dönüp bembeyaz, yeni yıkanıp kolalanmış ham pamukludan örtüyü çekiştirip düzeltti. Ellerini okşar gibi son bir kez başucundan ayakucuna gezdirdi, azıcık uzaklaşıp baktı. Sonuçtan memnundu. “Yatağım” diye mırıldandı neredeyse şaşkınlıkla. Yatağı pencere tarafında enlemesine duruyordu. Duvardan duvara, başucundan ayakucuna milimi milimine denk gelmişti. Neyse ki!.. Çok korkmuştu sığmayacak diye.

Dört ay kadar önce, babaannesinin odanın tam ortasına yerleştirilmiş kiralık hasta yatağı da çıkarıldıktan sonra, yaşlı gözlerle kapıyı aralamış, ürkek ürkek içeriye göz atmıştı. Boş oda minicik görünmüştü gözüne. Meğer o koca yatakmış odayı kocaman gösteren. Babaannesinin ayaklı serum askısı, oksijen tüpleri… Babaannesinin varlığıymış… Onun o heybetiymiş. Annesi odaya yerleşebileceğini söylediğinde duyduğu sevinç yüzünden çok utanmıştı. Babaannesinin ölümüne sevindiğini sanmıştı. Suçluluk duygusuyla itiraz edecek olmuş, bu sefer de annesi tarafından riyakârlık etmekle suçlanmıştı. Oda dururken salondaki kanepede yatmaya devam edeceğini sanmıyormuş herhalde. Her lafı ‘laf ola beri gele’ymiş. Sanki söylemese, kendiliğinden geçip yerleşmeyecekmiş odaya… Evet! Geçip yerleşmeyecekti odaya. Aklına bile gelmeyecekti geçip yerleşmek. Oda çoktan oturma odasına dönüşmüştü zaten. Annesi tavan arasından demir somyayla şilteyi indirtmiş, odanın kapıya bakan uzun duvarına ortalatıp yerleştirtmiş, şiltenin üzerine yerlere uzanan çiçekli örtüsünü sermiş, aynı kumaştan kılıflar geçirilmiş minderleri duvara yaslayarak yatağa divan görünümü kazandırmıştı. Önüne bir orta sehpa, pencere önüne salondan taşınıp getirilmiş karşılıklı iki iskemle… Tamamdı işte! Nilüfer beğenmişti. Güzel olmuştu oturma odaları. Kalabalık taziye ziyaretleri, mevlütler sırasında çok da işe yaramıştı. Artık hepsi geride kaldığına göre… Öyle demişti işte annesi. Geçebilirmiş odaya.

Annesi somyayı pencere önüne yerleştirmesine itiraz etmişti. Perdelere, pencereye ulaşmak için iki büklüm uzanması gerekecekmiş. Zaten beli ağrıyormuş. İnatçılık edip uğraştırmasaymış insanı. Nilüfer inatçılık etmişti. Hayatında belki de ilk defa. Uyku tutmadığında dirseğini pencere pervazına dayayıp dışarıyı seyredebilecekti. Yatağını sadece yatıp uyumak için değil, oturup hayal kurmak için de kullanabilecekti. Annesi, “Ne halin varsa gör. Uzanmakla falan uğraşamam valla. Yatağına basar çıkar öyle açar kaparım ben de perdeyi pencereyi” demiş, dönmüş çıkmıştı odadan.

Birkaç güne kalmadan Nilüfer’in odası ardiyeye dönmüştü bile. Ütü masası kapının arkasına yaslanmış, elektrikli süpürge yatağının altına sürülmüş, kirli sepeti, çamaşır teli, hatta pompalı damacana duvar kenarlarına yerleştirilmişti. Kahvaltıdan önce başlıyordu hareketlilik. Hep o pompalı damacana yüzünden. Kahvaltıdan hemen sonra, elektrikli süpürgeyi almak için odaya dalıyordu annesi. Hep o beceriksizliği yüzünden. Akşam yemeği sonrası süpürüyordu ortalığı ama beğendiremiyordu annesine. Sonrasında… işte malum! Kurutulmuş çamaşırlar yatağının üzerine yığılıyor, ütü masası odanın ortasına yerleştiriliyor, ütü faaliyeti son bulup da ütü masası katlanıp kaldırılınca, yerine çamaşır teli açılıyor, ıslak çamaşırlar asılıyor, on dakikada bir kuruyup kurumadıklarını kontrol için odaya dalınıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, odasından el ayak çekilince rahat bir nefes alıyordu Nilüfer. Odasının azıcık da olsa keyfini çıkarmak için erkenden uyanıyordu. Yine de şikâyet etmeyi aklından bile geçirmiyordu. Artık onun da bir odası, bir yatağı vardı; daha ne olsun! Kendini bildi bileli salondaki kanepede yatmıştı. Uyumak için gecenin ilerleyen saatlerini beklemeye alışıktı. Yine de tek bir şey rahatsız ediyordu Nilüfer’i. Bembeyaz yatak örtüsü üzerinde sık sık beliren o ayak izi… Temiz, titiz kadındı annesi; terliksiz de gezmezdi. Yine de, işte… yatak örtüsü öylesine beyazdı ki! Her seferinde çitileye çitileye üzerindeki lekeyi çıkarıyor, köpük köpük leğene basıyor, durulayıp kolalıyor, kurutup yerine seriyordu. O beyazlık içini aydınlatıyordu. O ayak izi belirip de karartana kadar…

Avuç içlerinde yatak örtüsünün beyazlığı, odasının kapısını, sonrasında açık bırakılmış sokak kapısını ardından çekip, evin önünde kendisini bekleyen otomobile doğru koştu. Tam adımını atacakken “daha binmedim” diye seslendi her zamanki gibi. Gülüştüler her zamanki gibi. Nilüfer işin şakaya vurulmasından memnundu. Hâlâ korktuğu için seslendiği anlaşılsın istemezdi.

Yaklaşık on yıl kadar önce başlarına gelmişti o iş. 17-18 yaşlarındaydı o zamanlar Nilüfer, babaannesinin de iyi zamanlarıydı, amcasının evine misafirliğe birlikte gidebiliyorlardı. Babaannesini otomobilin arka koltuğuna yerleştirmiş, kemerini takmış, bastonunu koltuğun kenarına yaslamış, kapısını kapamış, yanına binmek için otomobilin arkasından dolanacakken, kapıyı sertçe vurmamış olduğunu farketmiş, kontrol etmek için gerisin geri dönmüş – ne olur ne olmaz- kapıyı açıp tekrar sıkıca kapamış, koşarak otomobilin arkasından dolanmış, yerine geçmek için adımını atmışken… gaza basmıştı babası. Bir ayağı otomobilin içinde, bir ayağı caddede metrelerce koşmuştu. Caddeyi arşınlayan sol ayağı otomobilin hızına yetişmez olup da sürüklenecekken farkedip frene basmıştı babası. Nilüfer kendini koltuğa çekip kemerini bağlamış, dikiz aynasından suçlu suçlu babasına bakmıştı. “Gerizekâlı” diye haykırmıştı babası o korkuyla. “İş açacaktın başımıza.”  Sonra annesine dönüp, ‘o iş’de nasıl da hiçbir suçu olmadığını anlatmaya koyulmuştu. Her zaman çok dikkat edermiş. Kapı kapanma seslerini dinlermiş. Üç defa kapı kapanma sesi duymuş işte!

Babasının aklını karıştırdığı için çok utanmıştı Nilüfer. Neredeyse iş açıyormuş başlarına. Bütün neşesi kaçmıştı. Oysa yola koyulmazdan önce nasıl da sevinçliydi. “Amcanlara gideceğiz” demişti annesi. “Kuzenlerinle oynarsın yine.” Amcasının evine vardıklarında, üzerinde tuhaf bir ağırlık hissetmişti. Midesine bir taş oturmuştu sanki. Elini, kolunu kaldıramıyordu. Kuzenlerinin ısrarına dayanamayıp Barbie bebeklerle oynamayı kabul etmiş ama kendini oyuna verememişti. Kızlar sıkılıp oyundan çıkarmışlardı Nilüfer’i. Süklüm püklüm salona döndüğünü gören yengesi, ne olup bittiğini anlamak için kalkıp kızların odasına dalmıştı. Yine suçlanıp azarlanacağını anlayan Nilüfer, kızlardan özür dilemek için odanın kapısına vardığında, kendisini hedef alan o sözü, o gün ikinci defa, bu sefer de on yaşındaki kuzeninin ağzından duymuştu: “Gerizekâlı”. Yengesi öfkeyle susturmuştu kızı: “Şiist! Ne ayıp şey! Her duyduğunuzu tekrarlamayın öyle. Ablanız o sizin.”  “Ama anne genetikmiş diyorlar. Ya biz de gerizekâlı olursak?” diye vızıldamıştı oniki yaşındaki kuzeni. “Genetik falan değilmiş. Uydurmayın. Genetikse bile, bulaşıcı değil ya! Hadi çağırın da güzel güzel oynayın.” Odadan çıktığında burun buruna gelmişlerdi. İrkilip bir adım geri sıçramıştı yengesi, konuşulanları duyup duymadığını anlamak için kocaman kocaman bakmıştı suratına. “Üzülme yengeciğim. Ben üzülmüyorum artık. Alıştım öyle demelerine. Hem kimselere bir kötülüğüm, bir zararım da yokmuş zaten” deyip teselli etmeye çalışmıştı onu. Yengesinin gözlerinden yaşlar boşanmıştı. “Öyle söyleme… Öyle söylemelerine izin verme!” diye fısıldamıştı boynuna sarılırken.

Amcasının evine gidecek olmak eskisi kadar sevindirmiyordu Nilüfer’i. Kuzenleri büyümüştü. En sevdiği oyun takımlarını çıkarıyorlardı çıkarmasına ama kendilerini oyuna veremiyorlardı. Sıkılıyordu Nilüfer de. Yengesini göreceği için seviniyordu yalnızca.

Yengesi her zamanki neşesiyle karşıladı onları. Neşesi hem içten ve samimi, hem de zorlama ve kondurmaydı. Biliyordu Nilüfer. Kendisi içindi o neşe, yalnızca kendisine yönelikti. O da neşelensin, güzel vakit geçirsin diyeydi. Neşelenemiyordu ama içi sevinçle doluyordu. Yorgunluk kahvesi ikramı, hal hatır sorma faslı bitince kızlar odalarına çağırdılar Nilüfer’i. Kızma Birader oynamayı teklif ettiler ama kabul etmedi bu sefer. Kuzenleri sıkılsın istemedi. “E hadi makyaj yapalım öyleyse” diye bağırıştılar. Çok eğlendiler. Çok güzel oldular. En çok da Nilüfer güzel oldu. Kızlar hayran hayran baktılar yüzüne. Güzel olduğunu biliyordu zaten Nilüfer. Karşılaştığı her oğlan aşık olmuştu kendisine. Şimdilerdeyse, karşılaştığı her genç adam aşık oluyordu. Yine de yanında fazla durmak istememişlerdi… istemiyorlardı. Kızların iteklemeleriyle salonda buldu kendini. Ne kadar güzel olduğunu herkes görsünmüş. Yengesi “Ah Nilüferciğim, çok güzel olmuşsun!” diye bağırdı. “Makyajsız da güzeldir benim kızım” dedi babası. “Nilüfer makyajdan rahatsız olur” dedi annesi. “Hemen yıkamak ister yüzünü. Hadi git de yıka yüzünü kızım.”

Babaannesinin en sevdiği yemekleri yapmıştı yengesi. Onu hep birlikte anmak için. Hem de ‘ruhuna değsin’ diye. Sofrada hem hüzünlendiler, hem neşelendiler. Yemeğin sonlarına doğru yengesi mutfaktan seslendi: “Nilüferciğiiim… Sana bir sürprizim vaaar!” Elinde kocaman, süslü bir pastayla içeri girdi ve “vallahi darılmaca gücenmece yok. Bu pastayı sırf, geçen gelişinizde Nilüfer sevdiği için yaptım” diyerek sofranın ortasına yerleştirdi. “O yüzden… müsaadelerinizle ilk dilim Nilüferciğim’e”. Nilüfer mahçup mahçup teşekkür ederek tabağını uzattı. Pasta öylesine lezzetliydi ki gözlerine yaşlar hücum etti, boğazına bir yumruk tıkandı. O ilk lokmayı, üst üste yutkunarak zorlukla mideye indirdi. Sonrasında, iştahla tabağına gömüldü. Pastasını silip süpürdüğünde, hazırladığı ikinci dilimi uzattı yengesi. Annesi atılıp, “Nilüfer yemez ikinci dilimi” dedi.

Yengesi her zamanki neşesiyle uğurladı onları. Yine beklediklerini söyledi tekrar tekrar. Otomobile adımını atacakken “daha binmedim” diye seslendi Nilüfer. Gülüştüler. Eve varana kadar hiç konuşmadılar.

Sokak kapısını aralık buldular. Hırsız girmiş. Birkaç saat sonra gelen polisin dediğine göre kapıdan girmiş, Nilüfer’in oda penceresinden kaçıp gitmiş.

Kapıyı açık bulunca, Nilüfer’e bakıp bağırışmıştı ikisi birden. Bu kadarı da fazlaymış artık. Neredeymiş aklı. Kapıyı kapatmadan evden çıkılır mıymış hiç? İçeri adım atıp da, evdeki dağınıklığı görünce anlamışlardı işin aslını. Annesinin feryat figanı durulur gibi olunca odasına koşmuştu Nilüfer. Penceresi açıktı. Yatak örtüsünün üzerine serilmiş, eskimeye yüz tutmuş tertemiz havlunun üzerinde ayak izi vardı. Demek kıyamamış. Örtüsüne basmaya kıyamamış. O bembeyaz örtüsünün üzerine odasındaki kirli sepetinden kirli havlu koymaya bile kıyamamış. Banyoya girmiş, banyo dolabını açmış, temiz havlu almış. Yenilere kıyamamış… Nilüfer’in vücudu derinlerinden kopan bir hıçkırıkla sarsılmıştı. Eskimeye yüz tutmuşlardan… Tam da annesinin yapacağı ama işte… hiç yapmadığı gibi. 

Odasından fırladığı gibi annesinin karşısına dikilmiş, avazı çıktığı kadar haykırmıştı: “O ikinci dilimi yiyecektim ben. Neden mani oldun?”