Reşat Nuri’nin sanatı

Yani, inandırıcılıktır esas olan ama bir tiyatro eseri ya da film, hiçbir zaman tam bir inandırıcılığa sahip olamayacağından, inanmak istediğimiz inanırız. İnandırıcı olması aynı zamanda bizim inanabilir olmamıza ve inanmak isteyip istemememize bağlıdır. Kendine inanamayan insanlar sanata da inanmazlar bu yüzden.

Reşat Nuri’nin geçen hafta bahsettiğim, ağırlıklı olarak tiyatro yazılarından oluşan kitabı birkaç nedenle oldukça önemli. Birincisi, onun Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Yeşil Gece, Acımak ve benzeri her biri sadece edebiyatımızın değil hayatımızın klasikleşen birer parçası haline gelmiş eserlerinin sırrını anlamamızı sağlıyor. İkinci olaraksa gerçek bir sanatın ve sanatçının sırrını açık ediyor.

Reşat Nuri eserlerinde, yarattığı bir takım karakterleri konuşturarak onlara kendi fikir ya da duygularını söyletmeye çalışmıyor. İplerini elinde tuttuğu kuklalarla oyun oynamıyor. Tam tersine fazlasıyla ciddiye alıyor bu işi ve hayatın kendisi kadar ipleri elde tutulamaz karakterler bulup çıkarıyor. Sonra ise bu karakterlerin kendi adlarına konuşmalarını, kendi duygularını doyasıya yaşamalarını, kendi ahlaklarını oluşturmalarını ve bir süre sonra yazarını unutturup bildikleri bir maceraya atılmalarını sağlıyor. Tam da bu nedenle, Çalıkuşu’nun Feride’sini, Reşat Nuri’den bağımsız bir varlık olarak düşünebiliyoruz. Ya da, Yaprak Dökümü’nün Ali Rıza Bey’ini.

Bu karakterler, aynı zamanda hayatı ve hakikati taklit etmeye çalışmak gibi bir aczin içine düşmüyorlar. Çok gerçekler ve bütünüyle hayatın içindeler ama aynı zamanda gerçekliği dönüştürebilecek bir güce de sahipler. İsterlerse başka türlü hareket edebileceklerini biliyoruz; her an bizden uzaklaşıp hayal alemine de geçebilecek kadar ince bir sınırda hareket etmekteler. Ne çok gerçek, ne de büsbütün fantezi ürünü değiller. Çünkü bu bir temaşa sanatı ve her sanatta olduğu gibi bu da gerçek olmayan gerçekleri anlamamızı sağladığı için bizi hayatın dışına çıkarıp ona hayal aleminden baktırıyor ve başka türlü asla göremeyeceğimiz sayısız fikir ve duygu yaşatıyor. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi, gerçekte karşılığı olan sayısız duygu ve düşünce bambaşka bir senaryo ve oyunculukla karşımıza çıkıyor, hayatı yeniden sahnelerken üzerimizdeki yüklerden kurtulmamızı sağlıyor: “Temaşadan beklediğimiz böyle biraz rüya, biraz da teşnedir. Hayatın renksiz ıttıradından, küçüklüklerinden, didinmelerinden usandığımız için tiyatroya gidiyoruz.” (s.5).

Dolayısıyladır ki tiyatro, ne gerçek ne hayal, ne hakikat ne de fantazidir. Fazlaca hakikate bağlılık hemen her sanat için geçerli olsa da, en çok tiyatro sanatını (temaşa sanatlarını) öldürücüdür. Kendi gerçekliğimizi ve hakikatimizi bir an için unutup dışına çıkamadıkça ötesine de geçemeyiz çünkü ve hayatın küçüklüklerle dolu yükünün altında ezilir gideriz. “Tiyatroda bir rüya ve peri alemi de seyr etmemiz lazım gelse yine eser devam ettiği müddetçe hakiki mevcudiyetimizi unutmaya, kendi varlığımızdan başka bir hayat karşısında bulunmak galat-ı hissine (illusion) sahip olmağa ihtiyacımız vardır.” (s.9).

Yani, inandırıcılıktır esas olan ama bir tiyatro eseri ya da film, hiçbir zaman tam bir inandırıcılığa sahip olamayacağından, inanmak istediğimiz inanırız. İnandırıcı olması aynı zamanda bizim inanabilir olmamıza ve inanmak isteyip istemememize bağlıdır. Kendine inanamayan insanlar sanata da inanmazlar bu yüzden. Bu aynı zamanda başka türlü bir hayatın varlığına inanmaktır ve tam da bu yüzden sanat -hakiki sanat-, bize görünen ve bilinenin başka türlü de olabileceğini göstererek sınırları -ve de engelleri!- yok eder. Özgürleştirici ve kurtarıcıdır bu nedenle. Ve özellikle tiyatronun, vasatlığa yeri ve tahammülü yoktur; ya sanat eseridir ya değil. Ya başka türlüsü mümkündür ya da kendi sınırlarımızın içine hapsedici bir ağırlıktır.          

Ne çok düşünmüş Reşat Nuri, ne çok kafa yormuş tiyatroya. Sahne dekorundan aktörün psikolojisine, bu alanda nasıl müellif yetişebileceğinden -neden tiyatro yazarı yetişemediğinden- hakiki eserin temel özelliklerine, ifadeye, jestlere ve mimiklere kadar hemen her konuyu ince ince düşünmüş ve yazmış. Yunan tiyatrosundan alıp o günün Fransa’sına kadar bütün bir tiyatro tarihinden yol almış.

Tiyatronun ahlaken yozlaştırıcı olduğu yönündeki eski bir tartışmaya da kayıtsız kalmayarak “Tiyatro ve ahlak” başlıklı yazılarla katılmış. Yaygın görüşlerin tam tersine, tiyatronun bir ahlak yaratıp yaratamayacağını sorgulamış. Sanatla ahlak arasında kendini belli etmeden hissettirmek gibi güçlü bir ilişki kurmuş. Nasıl ki kendini belli eden ve “bağıran” sanat etkisiz bir kabalığa düşerse ahlak da gösterişçi olduğunda aksi bir tesirde bulunur: “Sokaklarda dilenenler arasında ben bağırıp ağlayanlardan ziyade renksiz dudakları, ümidsiz gözleriyle gülümsemeye çalışanlara acırım.” (s.65). “Açım” diye bağıran değil ümidsiz gözleriyle gülümsemeye çalışan sanatçıdır.

Diyebilirim ki bu kitap bir tiyatro yazıları derlemesi değil bir tiyatro okuludur. Her okul gibi, sizi bir şeylere hazırlar. Adım adım, ince ince işlenerek devam ettikçe okul olduğunu unutup doğallıkla yaşamaya başladığımızda okuldan da en fazla faydayı elde etmiş oluruz. Her gerçek eser bir okuldur ve de. Mezun olsanız da ondaki eğitiminiz devam eder. Asıl mesaj hep görünmeyen tarafta gizlidir. Gösterişli diplomalar alsanız da işin bu tarafı kolayca elde edilemez. Her eser, en az iki anlama sahiptir: ilkin görünen yüzünde size kendi hayatınızı yeniden düşünme fırsatı verirken ardından sanatın kendi hayatının sırrını açık eder. Mesela, Yaprak Dökümü tam olarak böyledir. Ali Rıza Bey için esas mesele çocuklarının birer birer kaybolup gitmesi gibi görünse de daha derin bir meselesi vardır ve işte bu sanattır: “Onun asıl yaprak dökümünü çocuklarının birer birer dökülmesinde değil kendi fikir ve kanaatlerinin dökülmesinde aramak lazım gelir.” (s.121).

Anlıyoruz ki Reşat Nuri’ye göre büyük eser ve büyük sanat büyük insanlardan ayrılmaz bir konudur. Şenliksiz şehirlerimizin en büyük süsüdür. Tıpkı büyük adamlarda olduğu gibi bir doğallık ve kendini göstermek istemeyen bir telaşsızlık hali barındırır. O nedenle kolayca içine alır ve bununla da kalmayarak çok geçmeden sizi sarıp sarmalayıcı olur. “Gerçekten büyük adamlar hususi yaşayışlarında ne kadar sade ve gösterişsiz, ne kadar herkes gibi oluyorlar. Yanlarına yaklaşılmaz hissini verenler, gözünün rengini göstermiyenler sırma şeridli kapı kavaslarıdır.” (s.236).

Konu sonra döner dolaşır bizde neden tiyatro yok’a gelir. Bu konuda, dönemin ünlü tiyatro adamı Muhsin Ertuğrul gibi düşünmemektedir Reşat Nuri: “‘Ye’sin fazla bir derecesi insanı haksız eder’ derler. Ertuğrul Muhsin Bey kabahatin hepsini efkar-ı umumiyeye yüklemekte hata ve haksızlık ediyor.” (s.265). Çünkü, ona göre bu ülkede gerekli tohum vardır (her şeyde olduğu gibi yani!) ama uygun çevresel hava koşulları bulunmadığı için tiyatro serpilememekte, hep dış ülkelerden getirilen tercüme ve adaptasyon eserlerle iktifa edilmektedir.

Artist yetişmemesinde de yine bazı kafa karışıklıkları bulunmaktadır. “Bu meslek acaba ahlaka mugayır bir şey midir?” diye soranlara şöyle der Reşat Nuri: “Sahnede oynayacağınız komedya hayatta ticarethanelerde, nezaret koridorlarında oynayacağınız rolden daha başka mahiyette değildir. Bahusus memuriyet hayatında külah kapmaz, mevkinizi muhafaza etmek için iliklenmiş fersude redingotunuzla, elinizin mütebasbıs selamı gözlerinizin müebbed korkusuyla oynayacağınız o elim komedyadan.” (s.269).

Buradan hareketle şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki sahne sanatlarında rolün içine girebilmek için insanın, hayatın ve kendisinin dışına çıkabilir olması lazımdır. Bu ise kendimize dışarıdan bakabilmeyle yakından alakalıdır. Ve dahası, hayatın içinde fazlaca rol yapanlar sahnede -siyasi sahne de çok farklı değildir- hakikatçi davranmaktan kendilerini bir türlü alamadıkları için hayli zorlanırlar. Başka bir ifadeyle, yaşanmamış hayatlardan gerçekte yaşanmamış eserlerden oluşan sanatlar çıkmaz.

Muzır eser konusunda da -bugünün dizi gençliği için belki de- dersler barındıran görüşlere sahiptir: “Mesela hudutsuz emeller, erişilemeyecek saadetler göstererek kendi halinde bir takım kimselere hayatlarını renksiz, evlerini mukassi, günlerini şiirden mahrum gösteren, olmayacak hasretler, mecnun şöhret hevesleri veren bir eser bence sefil bir meyhaneyi, bedbaht insanları, düşmüş kadınları gösteren bir eserden çok daha muzırdır.” (s.277).

Ta o zamanlardan (1934’lerde) sanatla hayatın ahlaklarının farklı farklı olduğunu, çıplak bir kadınla çıplak bir kadın heykeli arasındaki ahlak başkalığını anlatmaya çalışır Reşat Nuri. Bu bir eğlence konusu değildir. Rasgele salonlarda yapılamayacak bir iş olup, sanılanın aksine gösterişçi olmayıp gösterişten uzaklaşmak için var olan bu sanat, kendi mimarisini ister. Oysa bu binalar devlet eliyle yapıldığı için çoğu kez amaçla tezat teşkil eder. Bu konuda şöyle der: “Devlet, bina yapma işinde daima megaloman ve gösterişçidir. Hele uzun asırlar bekledikten sonra günün birinde gayrete gelip kolları sıvadığı zaman mekteb, daire, hastane, tiyatro vesairenin en büyüğünü yapmağa kalkar. Devlet ne kadar küçük ve fukara olursa bu noktadaki ihtirası o kadar azıp kudurur. Misal Balkanlar ve Güney Amerika’daki ufak devletlerin çoğunun İngiliz devletinden ihtişamlı operaları vardır.” (s.427).

Kitaba dair yazacaklarım bitmemişti ama bu sözlerden sonra yazıyı burada bitirsem, olur sanırım.       

Önceki İçerikCOVID-19’un bilmediğimiz bilinmeyenleri
Sonraki İçerikZor görev: Kabil Havalimanı’nı korumak…