Sardunyanın anlattıkları

Giriş katında oturup yalnızlığına, kaderine, sıla hasretine gergef işleyen kadınlar belirdi pencerelerde… O nakışlarda hapsolan ömürler, penceresi hep örtülü hayaller vardı bir de. Bazısının sadece torununa masal gibi anlattığı… Oysa saçlarını pencerenin yanında, güneşte tarayarak kuruturdu eskiden genç kızlar, yoksa ben mi öyle hayal ettim.

Şehirleri, semtleri gece pencereleri ele verir. Gece yolculuğunda tüm ışıkları erkenden sönmüş köylerden, kasabalardan geçersin. Sabaha karşı 04.00’de, 05.00’de aydınlanmaya başlar pencereleri… O biyoritme, ardı başka hayatlı-mesaili pencerelere neredeyse ürpererek, inanmayarak, anlasan da içselleştiremeyerek bakarsın.

Oralar şehirlerine gece-konduğunda da tuhaf baktı, Ankara’daki mazisi Cumhuriyet’ten bile ergen “şehirli”ler. O köylerden, üç şehir dışındaki cümle taşradan “muhit”ine, hatta apartmanına göçen sırtı “yorganlılar”a pek alışamadı.

Penceresiz oda-evlerinde, merdivenaltı hücrelerinde yaşayan, en şanslılarının vasisdasından mazgala baktığı kapıcı daireleri vardı mesela.  Eh, “Senden yardım umar her düşen dara” Başkent’te, -gerçek anlamıyla- başlarını sokacak bir yer bulmuşlardı nihayetinde: “Yeterdin onlara güzel Ankara”.

Yeterdin de… Bazı daireler, kapılarını arada nefes almak için mecburen açık bıraktıkları penceresiz odalarından gelen yemek kokusundan mız mız şikâyet eder, bazısı eli belinde bağırırdı onlara: “Kokunuzu da yutun, yok edin, oda kokusu sıkın hanenize…” Tanık oldum. Zihnimden “Soba, pencere camı ve iki ekmek istiyoruz” sloganlı nümayişler geçti.

Bir de giriş katındaki penceresinde oturup yalnızlığına, kaderine, sıla hasretine gergef işleyen kadınlar… O nakışlarda hapsolan ömürler, penceresi hep örtülü hayaller vardı bir de. Bazısının sadece torununa masal gibi anlattığı… Oysa saçlarını pencerenin yanında, güneşte tarayarak kuruturdu eskiden genç kızlar, yoksa ben mi öyle hayal ettim.

Gececil canlıların pencereleri

Akşamları bakardın şehrine, pencereden bakardın; uzaktan görünen tüm evler ışıl ışıl. O birkaç saat hızla geçer, o ışıkların çoğu erkenden sönerdi, ev sönerdi: Ertesi sabaha yatardı o evler, mesaiye kurulu sabahın erken uykusuna… Gece iyice sabaha ilerler, iki-üç ışık ötede! Senle beraber?

Gecenin köründe yazar mı, çizer mi, okur mu, televizyon mu seyreder… Uykusuz mutlu mudur, uykulu mutsuz mu? Hastası mı vardır yoksa öğrencisi mi… Gece mesaisinden/nöbetten mi geldi ya da başka bir şehir kadar uzak işine mi gitmeye hazırlanıyor.

Kaç gece kuşu, gececil canlı (Nocturnal Animal) yaşar o muhitte… Nesli tükenmekte midir acaba? Yoksa günışığıyla değil bilgisayarların ışığıyla mı büyümekte, çoğalmaktadır yeni nesil canlılar… Bakardın… Bir an o pencerelere yazılır, bazen yazardın.

İnsan cereyanda kalınca değişir

Tarifine uygun “pencere”, “manzara menzilli” pencere görmek için de mi seyahate çıkmalı artık? İlk kez gittiğin ülkede, şehirde, oteline-moteline kapağı attığında, koşar bakarsın ya pencerenden. Oradaki pencere bakmaların farklıdır, aslına döner. İşte orada iki haftadır dile dökmeye çabaladığım “pencere bakmaları” vardır. O ilgi, merak, hayret, koca bir şeyi, hayatı anlama gayreti… 

Oradaki “ecnebi”liğe, farklılığa hayran olursun, dilinden, “face”inden, “insta”ndan düşmez de, döndüğünde fikrine, dinine, milletine, sözüm ona “ırk”ına her “yabancı”, her türlü “farklı”, öteki olur nezdinde. Farklılığa ülkende katlanamazsın. Pencerenden bile gözükse, pervazında külhanlaşırsın.

Bakar da düşünmezsin ki, “ev”e dönünce de bakışsız pencerelerinden öyle, o bakışla bakabilsen… Baksan, her insan için her seferinde değişir mi manzara bilemem ama “pencere”nin mânâsı kesin değişir. Hatta sen biraz değişirsin belki, kalınca cereyanda…

Aynı yerden tek kare fotoğraf

Smoke filminde her sabah, aynı saatte, aynı noktadan tütün dükkânının, kadrajına, makinesinin penceresine giren aynı sokağın, sadece bir kare fotoğrafını çeker Auggie (Harvey Keitel)… Çektiği kareler, mevsimiyle, güneşi, yağmuru, karıyla, o sırada oradan geçen insanlarıyla, kalabalığı ya da o an için ıssızlığıyla, “an”ıyla aynı mıdır?

O karelerden bir gün dökülen kıyafeti, ertesi gün iki dirhem bir çekirdek, bir gün güle oynaya, başka bir gün kamburuyla ya da her gün “aynı”, tıpatıp-tipitip geçen insanlar, o “manzara”… Aynı mıdır? Hele o karelere sadece bir kez giren yahut o karelere her gün girip de bir gün aniden yok olan, yitirilen insanlar…

Bu ülkede fotoğraflar, pencereler hayattan yok olanlarıyla, yitirilenleriyle kıymetli, o nedenle de kıyasıya hazindir. O fotoğrafları, “kimler geldi kimler geçti” pencereleri önemseyen, bakmasını bilen/seven insanlar için hayatın albümü aynı mıdır?

En kalender ve afili pencere çiçeği

Turgut Uyar  ne güzel anlatırdı penceresini dizelerinde: Geçerdi pencereye akşamüstleri… Pervazında boy boy sardunyalar, fesleğenler, köşebaşında bir güzel kız… Ahmet Efendi geçerdi sokaktan, selam verirdi. Bakkal İbrahim selam verirdi, alırdı o da… Bir manav, bir meyhane, iki akasya, kumrular geçerdi kilisenin çan kulesinden. Taşçı Kemal geçerdi, çocukluk arkadaşı… “Fesleğenler kokar, sardunyalar kızarır. Bir hoş olur”du…

Şimdi umudum, o kızaran sardunya. Ağaçlar kesilirken, sokak köpekleri işkenceden geçirilip zehirlenirken, kara kediler hâlâ uğursuzken, el kadar kaldırımlarıyla sokak dev, beton yapıların gri pelerininde kaybolurken, hafıza mekânları tek tek yitirilirken… Ve hayat tüm inceliklerin üzerinden koşaradım geçerken… Sardunya hâlâ bazı pencerelerde, balkonlarda ayaklanıyor üç mevsim.

Pencere çiçeklerinin en kalenderi ama inadına başı dik, inadına fiyakalı sardunyaya geniş bir paragraf ayırmam lazım. Sardunya felsefesinin temel ilkelerine… Bir yerinden kırılsa da… O kırılan “dal”ını toprağa kavuşturduğunda yine bir hayat başlar, yeni bir can olur. Toprağa değdiğinde hiç nazlanmadan boy atar. Kırılsa da, küsmez hayata, pencereyi üvey, öksüz bırakmaz… Gözü aldatır da bazen, gönlü aldatmaz. Ne güldür, ne kır çiçeği. İkisinin arasında bir yerlerdedir, hakkıyla saltanatı.

Vita tenekeli sardunyadan sahneler

Bir yönüyle şehirlidir ama bakarsın, çiçekli basma minderli, sedirli, çilingir balkona taşınmış… Yani sardünya. Sınıfsız pencere çiçeğidir aslında. Bir daha farkına varıyorum; insanların sardunyalardan öğreneceği çok şey vardır. “Bir lokma, bir hırka” değil ama kastım, gönlünce, rengince ayaklanan sardunya.

Bunu biliyor Edip Cansever: “Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım. /Dişlerimle sıyırdım, sardunya rengi ve sardunya tadında idiler. /Büyük bahçelerin küçük içinde. /Saksılardan birinde. /Uyurken uyandırılmış gibi. /Beni bir sardunya büyüttü belki de…”

Sardunyanın büyüttüğü çocuklardan birisi, Reha Mağden de biliyor: “Aydınlık ve günahsız odaların çiçeğidir sardunya. Yaprakları ayinlerdeki eller gibi göğe açılmış, göğü çağıran bir çiçektir. Henüz açmamış haliyle, gövdesi uzadıkça yapraklarını göğe doğru çevirip sürekli çağıran…sürekli çağıran… Ama herkes beceremez bir zaman dümdüz bir dal olan gösterişsiz bitkilerin açılmasından zevk almayı.”

Vita tenekeli sardunyaların, Zeki Müren’in hatıralarındaki yeri de müstesna: “Babaannem küçük, boş havuzun etrafına kırmızı sardunyaları dizerdi. Benim ilk sahnem, o sardunyalı havuzlar oldu…” Hayatı dersen, belki bir yaprağından koparsan, “sardunya rengi ve sardunya tadında”…

Onat Kutlar’da ağaçtır, sardunya. Can Yücel yârinin sessizliğini onunla hayra yorar: “O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği…” Ama tutuklarlar onun hayalindeki sardunyayı… “Tutuklayıp sardunyayı /Attılar dip kapalıya. /Yataklık etmiş ki zaar. /Suçu tevatür ve esrar. /Elbet bir kızıllığı var.”

Pencere manzarası ve “iç barış”

Çoğu insanın menzilinde, talihsiz, tez “ermiş”liğinde kalmadı öyle rengârenk pencereler. N’apsın, penceresi birbirine uzak, Ankara dışına kaçtı bazısı. Kimi az uzağına, 25-30 kilometreyle il sınırlarına… Kendi manzarasını yetiştirdi, penceresinin önüne:

Akrabası mezarlık servilerine inat hayat vaat eden omuz omuza Leylandiler, çamlar, ceviz, kiraz, kaysı, dut, elma, ıhlamur ağaçları. Golf sahası nizamında olmayan, başıbozuk çayır çimen… Ve kırmızı sardunyalar elbette. Kedilerin arada kokladığı…

Penceresi o kalabalığa, o nüfusa baktığında, geçişi, saltanatı, farklı karakterleri her yıl giderek flulaşan, yok olan mevsimler, daha bir görünür oldu sanki. Mevsimleri onlar üzerinden izledi, anladı. Onlarla hatırladı ilkbaharın ilkbahar, yazın yaz, sonbaharın sonbahar ve kışın kış olduğu zamanları.

Aldı, koydu, büyüttü. Baktı ki, manzarasını ayarladığında insanın kendinle geçinmesi daha kolay, münakaşası daha ılıman, aldatıcılığı daha cazibeli ve zararsız. Pencere barıştı esasında. Lâkin insanın penceresi nadiren “hayat” oluyor, çokça içe dönük ve hayatı “ömrü”nden ibaret kendisi. Benpenceresi ve denk, “uygun” düşerse bir sardunya…

BİR PENCERE/İKİ ŞARKI

Barış Manço’nun 80’li yılların hitlerinden “Domates, biber, patlıcan”ı da beni eski pencerelere götürür. Ama pencereden eve dolan seslere, onun gibi yakınmazdım o zamanlar. Sadece sattığı şeylerle değil zanaatıyla, özgün “arya”sıyla da envai türlü seyyar sesleri… Hepsinin kendine has sokak serenatları, birbirine karışan hoparlörsüz sokak akapellaları…

Güvercin sesi, kumru sesi, sığırcık, serçe, kırlangıç, saksağan, karga, gecesine baykuş sesleri duyulurdu sonra… Havana göre, en koyu gecenin bile çekilen seslerinin, yalnızlığın, mutlak sessizliğin metaforu olmadığını kanıtlayan cırcır böceği sesleri.

Hele denizi varsa pencerenin, menzilindeki sesler değişirdi hemen. Açık bir pencereden eve yakından dolan, dalga, pancar motor, martı sesleri, deniz kokusu bile -yalıları saymazsak- eskiden de imtiyaz mıydı acaba? Yoksa 24 saat denize baka baka, çivit badanalı bir duvara mı dönüşürdü bazılarının erken tüketilmiş manzaraları.

Ya bahçeli pencereler? Bahçeler, bahçeli evler kırsal kalır, “yoksul” sayılırdı da… Evlatlarının yeni yeni yapılan çok katlı, moderen-lüküs dairelere, ismi sahibinden apartmanlara mı kayardı yavaştan gözleri, gönülleri… Tahayyüllerine “inşaat” mı yerleşirdi?

Ortaçgil’in Pencere Önü Çiçeği

Bülent Ortaçgil’in “Pencere Önü Çiçeği” ise sitemkârdı fazlasıyla. Dışarıya yerleşen, arkadaşlarına kavuşan bir sardunyaya değil, pencere içine konan, yapayalnız “süs çiçeği”neydi sitemi.  Dudak da büküyordu biraz: “Pencere önünde arkadaştan ayrı /Porselen saksıda bir süs çiçeği /Evin hanımı her akşamüstü /Su ve güneş sunar, entelektüel… /Pencere önü çiçeğine /Ne ansızın yağmur, ne gökkuşağı /Ne dipdiri sabah, gözyaşı… /Ne şebnem görmüştür, ne kırağı tanır /Ama iyi konuşur, kitap gibi /Rastgele çiçeklere arada bir bakar /Cansız cam ardından, tül perdelerden… /Pencere önü çiçeğine /Ne mecburen güneş, ne karakış /Ne dopdolu bahar ürpertisi… /Zorlu bir rüzgârla boynu hiç kıvrılmaz /Haylaz çocuklarca hiç koparılmaz /Gece çökünce açılır lambalar /Öteki çiçekler ay ışığındalar…” (Bu bölümdeki resim, Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar mısın” albümünün kapağından alınmıştır.)