Sekülerlik, dindarlık, kadınlık

“Hazır kadınlar artık seküler-dindar ayrımını anlamsız kılacak ölçüde sadece kadın kimlikleriyle ve dayanışma içinde hareket etmeye başlamışken geçmişi deşmenin, mevcut ‘iyi’ durumu sorgulamanın, ‘pişmiş aşa su katmanın’ ne âlemi var?” Bence var…

“Dindar kadınların direnişine seküler kadınlar da çok şaşırmış olmalı” başlıklı son yazıma (Serbestiyet, 8 Ağustos) gelen eleştiriler ve itirazlar üzerine yazacağım bugün.

Oral Çalışlar’ın yazısı Serbestiyet’te yayımlandı, dolayısıyla onun tamamına burada yer vermeyeceğim, fakat bana gönderilen bir başka eleştiriyi burada dikkatinize sunmak istiyorum.

Üniversite, hatta lise yıllarından beri kadın mücadelesinin içinde olduğunu bildiğim, zor yıllarda başörtüsü mücadelesi veren kadınların yanında durduğuna bizzat tanıklık edebileceğim bir kadından, Esra Elmas’tan gelen mektup şöyle:

“Seküler kesim çok büyük bir değişim geçirdi”

“Yazınızda 1990’lı yıllarda başörtülü kadınların yaşadıklarına dair aktardıklarınıza aynen katılıyorum. Başörtüsü takmayan, seküler bir yaşam tarzı içinde yetişmiş bir genç kadın olarak ve liseden itibaren başörtüsü eylemlerine destek vermiş, üniversite yıllarında bizzat katılmış biri olarak o dönem yaşananlara tanık da oldum. O günlerden bugünlere bin bir zorlukla, adaletsizlikle gelindi ve o dönemlerde yaratılan bu akıl dışı sorun, başörtülü kadınların hayatlarında etkisi hâlâ devam eden türlü sonuçlara yol açtı.

“Başörtülü kadınların kendi mahallerinde, iş hayatında, devlet kurumlarında yaşadıklarının yanı sıra dindar özel işletmelerde yaşadıkları sorunlar (yok sayılma, arka plana itilme, düşük maaşlarla çalıştırılma) yakın geçmişte pek çok araştırmaya konu oldu. 2000’lerde bu konuda en çarpıcı araştırmaları yapıp yayınlayan kurum  TESEV’di diye hatırlıyorum, ki TESEV çoğunluğu seküler insanlardan oluşan bir kadroyla çalışıyordu o dönemde ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı da dahil pek çok başörtülü genç kadının staj yahut çalışma imkânı bulabildiği bir yerdi. AİHM’nin başörtüsü kararına dair yaşadığımız hayal kırıklığını ifade eden yazıların en çok okunanlarından birini yazan kişi de Murat Belge’ydi örneğin.

“Yine başörtüsü yasaklarına karşı ilk sivil itaatsizlik eylemi kadınlı erkekli Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden oluşan bir grup tarafından (başörtüsü takmayan kadınların ve erkeklerin de eylem için başörtüsü takarak) okulun turnikelerini aşıp geçmek suretiyle yapılmıştı. Tabii o dönem seküler kesimde, bu sembolik ve güçlü eylemleri gerçekleştiren gruba rağmen, başörtüsü meselesine bir hak meselesi olarak bakan insan sayısı muhtemelen çoğunlukta değildi.   

“Fakat ben hem akademideki hem sivil toplumdaki tanıklığımdan hareketle 2000’ler boyunca seküler kesimin bu anlamda çok büyük bir değişimden geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliyorum. 90’lı yılların sonunda ve 2000’li yıllar boyunca birbiriyle tanışan kadınlar çokça değişti, dönüştü ve çok uzun zamandır birlikte çalışıyorlar. Çok uzun süredir birbirlerinin dertleri konusunda duyarlılık gösteren kadınlar her iki kesimde de artık çoğunluk gibi geliyor bana. Zaten İstanbul Sözleşmesi konusunda tüm farklarına rağmen sözleşmeden yana ses çıkaran kadınların varlığı da bunun en büyük kanıtı. 

“O yüzden yazınızın başlığındaki seküler kadınların bugünkü tabloya şaşırmış olduklarına yönelik ifadeniz beni şaşırttı. Niye şaşkın olsunlar ki? Tam aksine herkes gelinen noktadan son derece memnun gibi gözüküyor. Kadınlar arasında bu türlü net ve keskin bir karşıtlığın artık bir açıklayıcılığı yahut karşılığı yokmuş gibi geliyor bana.”

Bir kabul, iki rezerv

Esra Elmas’ın temel eleştirisi, benim eski gözlemlerimle değerlendirme yaptığım, köprülerin altından akan suları göremediğim üzerinde odaklanıyor.

Güvendiğiniz birisinin yıllar boyunca biriktirdiği doğrudan tanıklık ve tecrübe, sizin dolaylı tecrübe ve tanıklığınızla çelişiyorsa yapmanız gereken şey, kendi gözleminizin ve o gözlemlere dayanarak vardığınız sonucun en azından şüpheli hale geldiğini kabul etmektir. İnsan bazı durumlarda yanıldığını kabul ederken mutlu olur, bu da benim için öyle bir yanılgı oldu. Ezcümle, Oral Çalışlar’ın ve Esra Elmas’ın bana bu çerçevede ilettiği eleştirinin yerinde olduğu kanaatindeyim.

Yalnız iki küçük rezervim var:

Birincisi: Esra Elmas’ın bir cümlesi, sanki ben seküler kadınların, dindar-muhafazakâr kadınların direnişinden memnun olmadıklarını öne sürüyormuşum gibi bir içerik taşıyor. Şu cümlesi:

“O yüzden yazınızın başlığındaki seküler kadınların bugünkü tabloya şaşırmış olduklarına yönelik ifadeniz beni şaşırttı. Niye şaşkın olsunlar ki? Tam aksine herkes gelinen noktadan son derece memnun gibi gözüküyor.”

Şaşkın olmak ille de memnuniyetsizlik imâ etmez ki; memnuniyet içeren bir şaşkınlıktan söz ediyordum o ilk yazıda ben.

İkincisi: Ben seküler kadın hareketinin bazı boyutlarını ıskaladığımı kabul ediyorum, fakat geçmişten hâlis bir ders çıkarmış seküler kadınların bütün içindeki paylarının, aşırı iyimser sonuçlara cevaz verip vermediği hususundaki tereddütlerimi de koruyorum.

Salt siyasi bakışın sakıncaları

Eleştirinin -Esra Elmas’ınkinde olmayan- bir boyutu var ki, ona mutlaka cevap vermeliyim, ki bu yazıyı da asıl bunun için kaleme aldım.

Oral Çalışlar’ın eleştirisinin zemininde şöyle bir sitemi sezmemek mümkün değil: Hazır kadınlar artık seküler-dindar ayrımını anlamsız kılacak ölçüde sadece kadın kimlikleriyle ve dayanışma içinde hareket etmeye başlamışken geçmişi deşmenin, mevcut ‘iyi’ durumu sorgulamanın, ‘pişmiş aşa su katmanın’ ne âlemi var?

Bunu işte, salt siyasi bakışın tartışmayı darlaştıran, kısırlaştıran bir sonucu olarak görüyorum ve itiraz ediyorum. (‘Siyasi yaklaşım’ı kesinlikle pejoratif bir içerikle kullanmıyorum, hepimiz zaman zaman böyle davranırız ve öyle davranmanın ‘doğru’ olduğu anlar hiç de az değildir.)

‘Siyasi yaklaşım’ı, belirli bir anda ‘doğru’ ve ‘iyi’ görülen bir durum etrafında ilave tartışma yürütülmesinden, o durumun başka boyutlarıyla ele alınmasından, yani “pişmiş aşa su katılmasından” rahatsız olma tutumu olarak tanımlıyorum.

Pişmiş aşa su katmak mutfakta yemek yaparken olumlu sonuçlar vermeyebilir fakat toplumda bir yemek yapmaya çalışıyorsanız, yemeğiniz iyi ve arzu edilir bir seviyede olsa bile, yani “pişmiş” gibi görünse bile ilave su (ilave tartışma) o “pişmiş” toplumsal yemeği daha da kaliteli bir hale getirebilir.

Bu argümana “mükemmel iyinin düşmanıdır” argümanıyla mukabele edeceklere de şunu söylemek gerekir: Siz ‘iyi’yle yetinebilirsiniz, fakat yetinmek istemeyenlerin de tartışmayı sürdürme hakkının olduğunu kabul etmelisiniz.

Unumu eleyip eleğimi asmalı mıyım?

Bu nispeten soyut izahı somut konumuza bağlarsak…

Seküler kadınların “2000’ler boyunca geçirdikleri büyük değişim”i tam olarak idrak edememiş olmam, mevcut ‘iyi’ durumun farkına epeyce geç varmış olmam bana ne söylemeli? Burada artık tartışılacak bir şey bulmamalı mıyım, unumu eleyip eleğimi asmalı mıyım?

Bu soruya olumlu cevap verirsem, işte o zaman salt siyasi tutum takınmış olurum. Oysa ben, şu anda ‘hallolmuş’ gibi görünen, epeyce mesafe alındığı aşikâr olan seküler-dindar kadın dayanışmasının gerçek içeriğini; kırılgan olup olmadığını; seküler ve dindar kadınların ne kadarını temsil ettiğini; ideolojik tutumların ve onu da kuşatan zihniyet kalıplarının bu memnuniyet verici durumun üzerinde hâlâ sürdüğüne emin olduğum etkisini merak etmeye devam ediyorum.

Bunları merak etmek ve açıklıkla tartışmak, pişmiş gibi görünen yemeği bozmaz, yemeğe kıvam katar, lezzetini artırır.

Erkeklerin bu meselelerde konuşmamaları gerektiğine dair değerlendirmelere ise hiç katılmıyorum.

Önceki İçerikTelefon dinleme demode mi oldu
Sonraki İçerikBağdat-Ankara arasındaki drone krizi tırmanıyor